Pazartesi, Haziran 15, 2015

Fikret İLKİZ'den durum saptama: "HERKES EGOSUNU BİR KENARA KOYMALI"

Fikret İlkiz- 15 Haziran 2015
HERKES EGOSUNU BİR KENARA KOYMALI

Başta sözün sahibi ve sonra herkes…

Anayasaya göre egemenlik yetkili organlar eliyle kullanılır. Yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasa ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir (AYM Madde 8). Cumhurbaşkanı parlamenter sistemlerde devletin başı sıfatıyla hakem konumundadır. Tüm siyasi partilere, iktidar ve muhalefete karşı bağımsız ve tarafsız kalması beklenir. Bu beklentinin yaşama geçirilmesi amacıyla Cumhurbaşkanının parlamento veya halk tarafından seçilmesinin özel önemi vardır.

1924,1961 ve 1982 Anayasalarının yapım sürecinde Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yöntemi önerilmiş ama benimsenmemiştir. Bu arayışın nedeni cumhurbaşkanının tarafsızlığını sağlamayacak bir statünün sağlanabilmesidir.

1987 yılında eski Cumhurbaşkanlarından Turgut Özal’a Başbakanlığı döneminde; “Ben Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini daha demokratik görüyorum. Çünkü Cumhurbaşkanı’nın epey yetkileri var. 1961 Anayasası gibi değil. Partiler aday gösterebilir veya dışarıdan aday gösterebilir, ama Meclis yerine Cumhurbaşkanı’nı halk seçmelidir. Cumhurbaşkanı da ona göre kendini güçlü hissetmelidir. Dikkat edin, bu başkanlık sistemi değil. Yani Amerika’daki başkanlık sistemi değil. Cumhurbaşkanımıza yetkiler vermişiz… Ağırlık onda… Halk seçerse daha güçlü olur” demişti (Hürriyet 23.04.1987). Aynı görüşü paylaşan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 01.10.1999’da TBMM yasama yılı açış konuşmasında mahzurlarına rağmen Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin, hatta mutlaka halk tarafından seçilmesinin, demokrasiye güç kazandıracağı ve demokratik kurumlara daha çok otorite kazandırması için yararlı olacağı görüşündeydi (Onar, Erdal yazısından. Anayasa Hukuku Kurultayı, 2001. TBB Yayını. Sayfa 373-374).

Geçmiş tartışmaların ve köprülerin altından çok sular aktı…

31.05.2007 kabul tarihli 5678 sayılı Kanunla Anayasa’da yapılan 14. değişiklikle 1982 Anayasasının 102 inci maddesi değiştirildi. Cumhurbaşkanının TBMM tarafından seçilmesi yürürlükten kaldırıldı.  Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan adayın cumhurbaşkanı seçilmiş olacağı ve bir kimsenin en fazla iki defa olmak üzere beş yıl süreyle Cumhurbaşkanı seçilebileceği kabul edildi. Anayasa değişikliğinden sonra yürürlüğe giren 19 Ocak 2012 kabul tarihli 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu hükümlerine göre “Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir” (Madde 2).

Recep Tayyip Erdoğan 14 Ağustos 2001'de Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kurdu. Kurucu Genel Başkanı seçildi. AKP, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde üçte iki parlamento çoğunluğuyla tek başına iktidar oldu. Genel seçimlerde milletvekili adayı olamayan R.T. Erdoğan, yapılan yasal düzenlemeyle milletvekili adaylığının önündeki yasal engelin kalkması üzerine, 9 Mart 2003'te Siirt ili milletvekili yenileme seçiminde oyların yüzde 85'ini aldı ve 22. Dönem Siirt Milletvekili olarak parlamentoya girdi. 15 Mart 2003 tarihinde Başbakan görevini üstlendi.

Şimdi Cumhurbaşkanı olan R.T.Erdoğan, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde partisinin %46,6 oy alması üzerine 60. Hükümeti, 12 Haziran 2011 seçimlerinde % 49,8 oy alarak 61. Hükümeti kurdu ve Başbakan olarak görev yaptı.
10 Ağustos 2014 Pazar günü yapılan seçimde 21.000.143 (%51,79) oy olarak 12. Cumhurbaşkanı seçildi.

28 Ağustos 2014 tarihli 29102 sayılı 2. Mükerrer sayılı Resmi Gazetede “10.8.2014 Pazar günü genel oyla yapılan seçimde halk tarafından seçilerek görevime başlamış bulunuyorum” diyen Recep Tayyip Erdoğan; TBMM üyeliğinin sona ermesi ve “Başbakanlık Makamının boşalması nedeniyle, yeni Başbakan atanıncaya kadar Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığa vekâlet etmesini ve yeni Hükümet kuruluncaya kadar mevcut Bakanlar Kurulunun görevini sürdürmesini” Cumhurbaşkanı sıfatıyla rica etti.

12. Cumhurbaşkanı Anayasanın 103 maddesine göre hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, laik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağına, adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağına yemin etmiştir…

Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini temsil eder, Anayasanın ve Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. Anayasa kendisine “tarafsız devlet başkanı” sıfatıyla yetkiler vermiştir. Siyasal olarak “taraflı olan” Hükümetle veya Hükümet Partisi ile yetkilerini paylaşamaz. Örneğin yüksek yargı organlarına yaptığı seçimler bakımından kullandığı yetki “tarafsızlık statüsü” nedeniyle verilmiştir. Kanunların Anayasaya aykırılığı nedeniyle Meclise geri gönderme yetkisi verilmesinin nedeni de tarafsızlığıdır.

Daha açık söyleyelim; Cumhurbaşkanı devleti temsil etmek, demokratik sosyal hukuk devleti ilkelerini ve laik T.C’yi yüceltmek ve kollamak görevlerini Anayasa kurallarıyla üstlenen yansız bir baştır (AYM 18.12.1979 tarih 1979/45 sayılı kararından, AYMKD, s. 17, s372-376).      

Günümüzün 12. Cumhurbaşkanı Anayasada ve Anayasa Mahkemesi kararlarında yazılı tarife uyup uymadığı son seçimlerde kendini gösterdi.  

12. Cumhurbaşkanı genel oyla halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanıdır. Demokrasi anlayışlarının başımıza açtığı baskı rejimi ve olağanüstü dönemlerin olağanlaştırılmasındaki çabaları inkâr edilemeyen önceki Cumhurbaşkanlarından Özal ve Demirel’in demokrasinin kuvvetlenmesi ve kurumları için Cumhurbaşkanının halk tarafından seçimin sonucu ve yaşananlar ortada. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra Türkiye’nin “uçurumun kenarından döndüğü” ve aktif olarak seçim çalışmalarına katılımından dolayı asıl seçimi kaybedenin 12.Cumhurbaşkanı olduğu ve “başkanlık sistemi” isteğine halkın “hayır” dediği tekrar tekrar söyleniyor, yazılıyor ve herkes tarafından vurgulanıyor.

Umarım anlaşılmıştır…

Anayasa Mahkemesi twitter.com’un kapatılmasının ifade özgürlüğüne aykırı olduğu kararına Hükümet çok sert tepki göstermişti (20.03.2014/zaman.com.tr/politika_twitter-mwitter-hepsinin-kokunu-kaziyacagiz_2206121.html) web sayfasında yer alan Zaman gazetesi haberine göre Başbakan R.T.Erdoğan partisinin mitinginde yaptığı konuşmasında "Uluslararası komplolar bu işin içinde, bu twitterler var ya, şimdi mahkeme kararı çıktı. Bu twitter mwitter, hepsinin kökünü kazıyacağız.  Efendim uluslararası camia şöyle der böyle der, hiç beni ilgilendirmiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gücünü görecekler. Bunun özgürlükle alakası yok. Özgürlük birinin mahremine girmek değildir, özgürlük devletin sırlarını bu tür kanallarla, fitnelemek değildir. Buna fırsat vermeyeceğiz, süratle bu adımı atıyoruz. Ülkemin güvenliği söz konusu. Ülkeme fitne fesat sokmak isteyen ister ulusal olsun ister uluslararası olsun karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve bizi bulacaktır."  demişti.
Başbakan olarak kullanmadı ama 12. Cumhurbaşkanı şimdi twitter.com hesabını kullanıyor.

Seçimleri değerlendirdiği “Recep Tayyip Erdoğan ‏@RT_Erdogan 11 Haz.” twittleri Cumhurbaşkanlığının web sayfasında duruyor.

“Türkiye'yi hükümetsiz bırakan, egolarına mahkûm olanlar, tarihe de milletimize de bunun hesabını veremezler.”

Bir diğeri; Herkes egosunu bir kenara koymalı, bir an önce ülkemizde hükümet kurulmalı ve devlette devamlılık esastır anlayışıyla devam edilmelidir.”

Twitter hakkında Başbakan olduğunuz yıllarda görüşleriniz malum olmasına karşın; 7 Haziran 2015 genel seçim sonuçlarından sonra 12. Cumhurbaşkanı olarak, “Devletin başı” olduğunuza göre; önce siz Sayın Cumhurbaşkanı ve sizden sonra “herkes egosunu bir kenara koymalı”…



Etiketler: , , , , , , , , ,

Pazar, Haziran 29, 2014

GERÇEKLERİ SAKLAMAK ESAS MIDIR?

Av. Fikret İLKİZ

Bilgi edinme hakkı temel insan hakkı mıdır? Evet, öyledir ve bu hakka işlerlik kazandırmak için 2003 yılında 4982 sayılı "Bilgi Edinme Hakkı Kanunu" kabul edilmiştir.

Amacı, "demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin" esas ve usullerin düzenlenmesidir. Bu Kanuna göre; herkes bilgi edinme hakkına sahiptir.

Ama bu Kanun Türkiye’de bilgi edinme hakkını sağlamadı. Sadece bilgi edinmeme hakkının düzenlenmesine yarayan bir kanun oldu.  

Kanun vardı ama bilgi edinme hakkı Anayasada yoktu. 12 Eylül Referandumu ile 2010 yılında  "hak" olarak Anayasada tuhaf bir biçimde yer aldı.  Anayasanın "Dilekçe Hakkı" başlıklı 74. maddesi "VII. Dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı" olarak değiştirildi. 74. maddenin üçüncü fıkrası yürürlükten kalktı ve yerine "Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir” şeklinde yeni bir fıkra eklendi:

Böylece 2003 yılında kabul edilmiş olan Bilgi Edinme Hakkı Kanununda yer alan "Herkes, bilgi edinme... hakkına sahiptir" cümlesi Anayasaya taşındı.  

Anayasa yapılan bu tuhaf aktarmanın, yani bilgi edinme hakkının gerekçesi çok kısadır:
"Bireylerin, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen iş ve işlemlerle ilgili olarak bilgi edinebilmesi, kamu yönetiminde şeffaflığın sağlanması bakımından büyük öneme sahiptir. Bilgi edinme hakkı, bu konuda çıkartılan özel bir kanunla düzenlenmiş bulunmasına rağmen, Anayasada bu hakkı doğrudan düzenleyen açık bir hüküm yer almamaktadır. Günümüz toplumunda büyük öneme haiz olan bu hakkın garanti altına alınmasının ileri bir adım olacağı düşünüldüğünden, madde de yapılan değişiklikle bilgi edinme hakkı Anayasada açıkça düzenlenmektedir."

Brezilya'da 1988'de, Kolombiya'da 1991'de, Paraguay'da 1992'de ve Arjantin'de 1994'de Anayasa değişiklikleri sırasında "halkın gerçekleri öğrenme ve bilgi edinme hakkı" kabul edilmişti. Türkiye’de ise 2010 yılında Anayasada “bilgi edinme hakkı” olarak yer aldı.

Soran olursa eğere; Anayasa da bilgi edinme hakkı var mı? Var!
Peki, uygulamaya baktığımızda bu hak Türkiye’de var mı? Hayır yok!
Bu hak sadece kanunlarda yazılıdır, bizim ülkemizde halkın bilgi edinme hakkı yoktur. Gerçekleri öğrenme hakkı ise hiç yoktur.
Gerçeğe çıkan tüm yollar, devletin “sır” alanları ile kanunen kapatılmıştır.
Sadece varlığı kanunlarda “yazılı” olan temel haklar vardır ve aslında yoktur. Halkın gerçekleri öğrenme hakkının önünde yasaklar, bilgi edinme hakkının önünde ise türlü çeşitli kanuni engeller ve sınırlandırmalar vardır. İşin özeti budur, örneği çoktur.   
Örneğin sınırlı sayıda yayın organına tebliğ edildiğini varsaydığım, medyada sadece yayın yasağı olarak “haber” olan ve bu şekilde medyaya duyurulan ama tebliğ edilmeyen ve tipik olarak halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkının önünde sansür yaratan Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi kararıdır.
Ankara C. Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosunun “Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğunda bulunan ve İŞİD terör örgütü tarafından bilinmeyen bir yere götürülen Türk vatandaşlarının güvenliklerinin sağlanması için CMK 157 ve 5187 sayılı Basın Kanunun 3. Maddesine göre olay ve soruşturma konusunda yayın yasağı konulması” talep edilmiş. Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesi 15.06.2014 tarih ve 2014/377 D.İş sayılı kararı ile bu talebi reddetmiştir. Bunun üzerine Başsavcılık 16.06.2014 tarihli 2014/84425 soruşturma sayılı yazısı ile bu karara itiraz etmiştir.
İtirazı inceleyen Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi kararında; “ Ankara C. Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosunun; mağdur edilen Başkonsolos ve görevlilerin yaşamsal güvenliklerinin sağlanması ve bu konuda gereksiz gerçeğe aykırı ve devletin zafiyetini ortaya koyacak şekilde yayınlar yapılması nedeniyle…”  yürütülen 2014/84425 soruşturmasına ilişkin olarak soruşturma konusunun “gerçek bir olaya” dayandığının anlaşıldığı belirtilmiştir.
Bu nedenlerle “ kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, milli güvenlik hususları” nazara alınarak Başsavcılık itirazı kabul edilmiş ve Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesinin kararı kaldırılmıştır.
Mahkeme Hâkimi bu soruşturma dosyası ile ilgili olarak “…her türlü yazılı, görsel basın ve internette soruşturma tamamlanıncaya kadar CMK 157 ve 5187 sayılı Basın Kanunun 3 ve Anayasanın 26/2 maddesi gereğince YAYIN YASAĞIKONULMASINA…” karar verilmiştir.
Demek ki “soruşturma tamamlanana kadar” yayın yasağı sürecektir. Olaydan anlaşıldığına göre açılan bu Soruşturmada sürerken suç failleri İŞİD militanları yakalanıp haklarında Türkiye’de dava açılana kadar yayın yapmak yasaktır. Varsayımsal olarak ve “muhtemelen”; soruşturma devam ederken yayın yapılırsa eğer; bu yayın “gereksiz” ve “gerçeğe aykırı” ve “devletin zafiyetini ortaya koyacak şekilde” yapılmış “yayın” olarak kabul edileceğinden; kamu güvenliği, toprak bütünlüğü ve milli güvenlik ihlal edilmiş sayılacaktır.
Bu bir mahkeme kararıdır. Yayın yasağıdır. Kanuni dayanağı vardır ama ifade özgürlüğü bakımından kabul edilemez bir karardır. Hukuka, anayasaya ve kanunlara aykırıdır.  Halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkının ihlalidir. Yayın yasağı açıkça sansürdür. Soruşturmanın konusu olan bu olayda asıl olan; olup bitenlerin bilinmesi ve gerçeklerin öğrenilmesi esastır. Çünkü bu olay bakımdan şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkelerine bağlı bir yönetimin, hukuk devletinde halkından gizleyeceği bir şey olmamalıdır.
Öte yandan halkın bilgi edinme, gerçekleri öğrenme hakkını sağlaması gereken ve halkın gözü, kulağı olan medya organlarının, bu tür hukuka aykırılıklarla, yayın yasakları ve sansür kararlarıyla ilgili haber yapması, yasağa rağmen yayın yapması, yasağı tanımaması gibi ilkesel tavrı veya bu tür sorunları da kalmamıştır.
Yayın yasağı var mıdır? Vardır. Kararı kim vermiştir? Mahkeme vermiştir. O halde ortada bir mahkeme kararı bulunduğuna göre ona uymak gerekir. Yasak, yasaktır. Artık mahkemenin yayın yasağı koyduğu konu hakkında yayın yapılamaz. Bu durum normaldir!
İzlenen yol budur ve yayın yasakları artık kimsenin umurunda değildir.
Halkın gerçekleri öğrenme ve bilgi edinme hakkı;  her şeye rağmen ve özellikle yayın yasaklarının getirdiği “bilgisiz bırakılma” ve “gerçeği saklama” alışkanlıklarına dayalı devletin “sır” alanlarını sürekli genişlettiği ileri demokrasiye rağmen “vardır”.

Etiketler: , , , , , , , ,

Salı, Kasım 27, 2012

BÜLENT TANÖR GALATASARAY ÜNİVERSİTESİ'NDE ANILIYOR...


Bülent Tanör’ü Anma Günü: Türkiye’nin Temel Anayasal Sorunları


gsu.edu.tr/docs/duyurular/2012/bulent-tanor-anma-gunu.pdf

Toplantının Serkan Köybaşı tarafından tutulan notları da şurada!

Etiketler: , , ,

Pazartesi, Temmuz 16, 2012

HUKUK DEVLETİ VE UTANÇ


Fikret İLKİZ 16 Temmuz 2012

Sadece Anayasa Hukukunun mu “aykırı” kahramanı değildi, hayatın su katılmamış kahramanlarından birisiydi.
Şimdilerde büyük bir istekle yapmaya uğraştıkları Anayasa uğruna, insan hakları savunucuları gibi davranan, temel haklar varmış gibi yapan yasa yapıcılarının toplayıp toplayıp “havuzlarında” biriktirdikleri “görüşlerden” ne çıkacak bilinmez ama klasik Anayasa hukukunun karşısına yeni Anayasa kuramlarını koyan ve üreten Anayasa biliminin “aykırı kahramanı” Prof. Bakır Çağlar’dı.
Prof.Dr. Bakır Çağlar’ı 25 Temmuz 2011’de kaybettik. Işıklar içinde yatsın.
Öğrencileri Hoca’larının ardından “O şimdi gökyüzünde münzevi bir yıldız” diye yazmışlar.
Bazı öğretim üyeleri, “hukuk” öğrettikleri tutuklanan öğrencilere sahip çıkmayı görevlerinin bir parçası saydılar ve bu ülkenin sorunu olarak gördüler, görüyorlar. Çok daha yüreklice işler yaptılar, yapıyorlar. Hukuk devletinde yaşanan aykırılıklar karşısında bilim insanı olmanın ayrılmaz bir parçası olarak kabul ettikleri anlayışla tepkilerini, akıl, bilim ve eylem üreterek gösterdiler. Çok onurlu davranan tüm öğretim üyeleri arasında başı çekenlerin başında Galatasaray Üniversitesi’nin “bir kısım” öğretim üyeleri olduğuna tanığım.
Bu üniversitenin Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Sayın Dr. Burak Çelik, Anayasa biliminin aykırı “kahramanı” Prof.Dr. Bakır Çağlar’ı yazmış (Güncel Hukuk. Temmuz 2012.)

-Neden yazıyorsunuz, neden binlerce makaleyi kâğıda döküyorsunuz?
Prof. Dr. Bakır Çağlar’ın “Bir Anayasacının Seyir Defteri” adlı kitabı, aslında hukukun neden “insanlık mesleği” olduğuna dair bir öğreti. “Fado, hüzünlü kaderin gitarla söylenişi. Bazı mekânlarda yaşanmayan insan hakları gibi…” cümlesinin sahibi Sayın Çağlar, bu kitabının önsözünde neden yazdığını sorguluyor…
Düşüncelerinizi gerçeklerle sınamak ister misiniz? Yüzleştiğiniz gerçekleri, gerçeklere olan tanıklığınızı yeniden düşünmek,  yeniden “okumak” ve yeniden kendinizi sınamak, yeniden yazmak istemez misiniz?
Sayın Çağlar’ın eski bir hikâyeyi anlatışını anımsadım.  Tam da bu günleri düşünmek ve günümüz gerçekleriyle yüzleşmek gibi…
Sayın Bakır Çağlar yıllar önce “Hukuk Devletinde Gündelik Hayatın Estetiği” başlıklı bir tebliğ sunmuş ve konuşmasında bazı problemler hakkında sorular sormuştu.
Hocanın sorduğu sorulardan birisi şöyleydi: Eğer hukuk devleti varsa ve bu hukuk devletinin gündeliğini yaşayanlar varsa, kimler hukuk devletine ulaşabilir? Bir ayırım yapmak gerektiğine inanıyordu. Hukuk devletini yaşayanlar var, bir de yaşamayanlar var…

1994 yılında Alman Kültür Merkezi ve HFSA tarafından gerçekleştirilen “Hukuksal Olgular Araştırması ve Hukuk Devleti” başlıklı sempozyumda Kafka’nın bir öyküsünü özetlemişti. Aynı başlıkla yayınlanan kitapta (Alkım. 1996) yer alan tebliğine aktardığı bu öykü şöyle:  
“ …Çok kısa olarak önce ufak bir giriş yapacağım. Giriş şu: Kafka’nın kısa bir öyküsü bu. Bu kısa öykünün başlığı “Hukuk Önünde”…
Kafka “Hukuk Önünde” başlıklı bu kısa öyküsünde şunu söylüyor: “ Hukuk Sarayı” olarak adlandırılan bir barınak var. Bir gün bir adam bu barınağın önüne gelir. Kapı açık… Ama girişi bir gardiyan tutmuş, içeri girilmesini engelliyor.
Şimdi bu "Hukuk Sarayı" önüne gelen kişiye gardiyan "şimdilik içeri giremezsin" der, "bekle". Adamın bütün yalvarma ve yakınmaları sonuçsuz kalır. Yıllar geçer adam orada, kapının önünde yaşlanır. Yalnız, umutsuzca yalnız yaşlanır. Artık ölmek üzeredir. Görme duyusunu da yitirmiştir. Günün birinde kapıda ölgün bir ışık görür ya da görür gibi olur ve gardiyana sorar. Soru şu: "Eğer herkes hukuk peşinde ise, nasıl olur da bunca yıl benim dışımda hiç kimse içeri girmeyi talep etmez?". Gardiyanın cevabı: "Çünkü buraya senin dışında kimse giremezdi. Bu giriş, kapı senin için yapılmıştı. Şimdi sen öleceksin ben de kapıyı kapatıp gideceğim". Hukuk devletinde gündelik hayatın estetiğinin kısa özeti bu.”  
Hukuk devletini kim üretir? Kimler hukuk devletinin gündeliğini yaşar?
Bu ülkede yaşayan insanlar olarak “günlüklerimize”, hukuk devletini bizim yargıçların ürettiğini yazabilecek miyiz?
Günlüklerimize, üretilen hukuk devletinin yapıcılarının yazdığı “hukuk devletini”, bizim de tıpkı onlar gibi yaşadığımızı yazabilecek miyiz?
Hukuk devletini “yeniden inşa” ettiğinizle övünüyor, adliye “sarayları” inşa edip duruyorsunuz, kapılarına “gardiyanlar” dikiyorsunuz.  Hukuk devletine kimse ulaşmasın diye herhalde… Cezaevleri inşatlarını artırıyor, “saraylarınızı” cezaevleri içinde kuruyorsunuz. Kapısına jandarmaları dizip, “müstakil girişi bulunan” diye duruşma tutanaklarına yazdığınız “saraylarınızın mahkemelerine” kimseleri sokmuyorsunuz?
Saraylarınızı, yazdığınız yasaları, yasa uygulayıcılarınızı çok beğeniyor, övünüyorsunuz.
Hukuk devleti diye övdüğünüz devletinizde, payımıza düşen “saraylarınız” önünde beklemek ve beklerken ölmekse eğer; bizler bu mekânlarda hukuk devletinin gündeliğini yüzyıllardır yaşamayan insanlarız.
Sizin “hukuk” devletinizde uyguladığınız hukuk; farklı mekânlarda, insanlara farklı uygulanan hukuksa eğer; bizlerin günlük yaşamında “hukuk” yoktur ve bizler “hukuk devletini” yaşamıyoruz demektir.
Böyle bir “hukuk” devletinde utanç içindeyim. Utanıyorum!  

Etiketler: , , , ,

Pazar, Mart 25, 2012

GAZETECİLER VE KİŞİSEL VERİLER



                           Fikret İLKİZ

Haberlere göre, kişisel verilen korunması ile ilgili olan Kanun tasarısının yeniden Meclis gündemine getirileceği açıklandı. Böylece Anayasa değişikliği ile kabul edilen yeni düzenleme ile Türk Ceza Kanunundaki kişisel verilerle ilgili hükümlerin ardından “kanun” yapılacağı anlaşılıyor. 
Sadece ve sadece bu nedenle yeniden ve yeniden yazarak hatırlatmak gerektiğine inanıyorum. 
Hükümet tarafından, TBMM 23 üncü dönemde 24.04.2008 tarihinde kanun tasarısı olarak Meclise sunulduğu halde her nedense kanunlaşmadığı için eski tasarı artık hükümsüz durumda. Anlaşılan Hükümet, tasarıyı yenilemek suretiyle Meclise yeniden getirecek.  
Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısının özü, kişisel verilerin ne olduğu ve işlenmesinde kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı ile temel hak ve özgürlüklerinin korunması ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin uyacakları esas ve usullerin düzenlenmesi ve bir kurul korunmasını amaçlamaktadır.
Çoğunluğun evet dediği Anayasayı, 5982 sayılı Kanunla (13.05.2010 Resmi Gazete) değiştirerek Anayasa’nın "Özel Hayatın Gizliliği" hakkındaki 20. Maddesine eklenen son bir fıkra ile “kişisel verilerin korunması” anayasada yer aldı. Düzenlemeye göre, artık herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsamaktadır. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller ise kanunla düzenlenecektir. 
Böylece kişisel verilerin “korunması” ve bir kanun yapılması Anayasada yer aldı. 
Görüşüme göre, Anayasa Madde 20 son fıkrası, kişisel verilerin “gizliliğinin korunması” hakkında bir düzenleme içermiyor ve devlete insanların kişisel verilerinin gizliliğinin korunması hakkında bir yükümlülük de getirmiyor. Hatta çıkarılacak olan kanunda yapılacak düzenleme ile “öngörülen hallerde” veya kişinin açık rızası ile kişisel verilen “işlenmesi” kabul ediliyor. Ama tam tersi olmalı ve “kişisel verilerin gizliliğinin korunması” Anayasada ilke olarak yer almalıydı. Böylece Anayasadaki bu yasak nedeniyle gizliliğin ihlaline neden olacak nitelikte kanun çıkarılması da yasaklanmış olacaktı.   
Ne devlet, ne de kişiler, kimsenin kişisel verilerinin gizliliğinin ihlaline neden olacak hukuka aykırı davranış içine girmelidir ne de kanunlar hak ihlaline neden olacak biçimde düzenlenmelidir. Anayasada yer alan düzenleme kişiler verileri koruyor, ama kişisel verilerin gizliliğini korumuyor. Çıkarılacak olan kanunlarla, “öngörülen hallerde” gizliliğin ihlal edilebileceğine dair kanuni düzenleme yapılmasına açık kapı bırakıyor. 
Kişisel veriler hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olarak elde edilmelidir. Kişisel verilerin toplanması, elde edilmesi, kaydedilmesi, düzenlenmesi, saklanması, değiştirilmesi, okunması, sorulması, kullanılması, transfer yoluyla başkalarına verilmesi, yayılması ya da hazır bulundurulması için yapılan her türlü işlem, yani “kişisel verilerin işlenmesi” de hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olmalıdır. 
Kişisel veriler açık ve belirli olan, hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun amaçlar için kaydedilebilir ve kullanılabilir. Kullanmak için amaç aşılmamalıdır. Kişisel veriler doğru ve güncel olmalıdır. Gerektiğinde yenilenmeli ve silinebilmelidir. Bu nedenle bütün bu halleri gerektiren “gereken haller” açık olmalıdır. Kişisel verilerin toplandıkları amaç için gereken sürenin dolması ile kişilerin kimliklerini belirtecek şekilde muhafaza edilmemelidir. 
Daha da önemlisi kişisel veriler sadece açıklanan koşullardan anlaşılan veya kanunla öngörülen amaçlara uygun olarak işlenebilirler. Sadece bu nedenle bile, çıkarılacak olan kanun veya kanunlar çok önemlidir. 
Sonuç olarak kişisel verilerin “gizliliğinin sağlanması ve korunması” temel insan hakkı olarak kabul edilmelidir. Kişisel verilerle ilgili tek bir kanun çıkarılması dahi yeterli değildir. 
108 sayılı Kişisel Verilerin Otomatik İşlenmesine İlişkin Olarak Bireylerin Korunması Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesinde (28 Ocak 1981), “Özellikli veri kategorileri” olarak sayılan “hassas kişisel veriler” “İç hukukta uygun güvenceler sağlanmadıkça, ırk menşeini, politik düşünceleri, dini veya diğer inançları ortaya koyan kişisel nitelikteki verilerle sağlık veya cinsel yaşamla ilgili kişisel nitelikteki veriler ve ceza mahkûmiyetleri otomatik bilgi işlemine tabi tutulamazlar”. 
Yeniden ve başka bir kanun tasarısı hazırlanır mı bilinmez ama eğer eskinin tekrarı yeniden gündeme gelirse, 2008 yılında hazırlamış olan kanun tasarısı herkes ve özellikle "gazeteciler" için bazı sakıncalar içermektedir ve “çok” tehlikelerle doludur. 
Bir kurulumuz daha olacak ve “Kişisel Verileri Koruma Kurulu" kurulacak. Kurulunun üyelerini ve Kurul Başkanını, Bakanlar Kurulu seçecek. 
Gazetecilerin kendi meslek örgütleri tarafından belirlenmiş olan meslek kuralları veya etik ilkeleri artık bu Kurul tarafından belirlenebilecek ya da Kurul kararları ile “uyumlu hale” getirilmesi istenecek gibi gözüküyor.  
Haberler ve köşe yazıları hakkında bu Kurul “geçici önlem” kararları(!) bile alabilecek…
Neyse, geçmişten geleceğe bir kanun tasarı hakkında hatırlatmada bulunmak istedim. 
Gazeteciler böyle bir kanun tasarısıyla ne bu ülke insanları için ne de kendi özgürlükleri, hakları, çalışma koşulları ve meslek ilkeleri için geçmiş yıllarda ilgilenmediler. 
Yeniden gündeme gelecek bu kanun tasarı hakkında kamuoyunu bilgilendirmek, haber vermek, aydınlatmak gibi amaçlarla da ilgilenmeyecekler ve başlarına dert açılmadan da ilgilenecek gibi gözükmüyorlar zaten…

Etiketler: , , , ,

Pazar, Ekim 09, 2011

KİŞİSEL VERİLER VE GAZETECİLER



               Av. Fikret İLKİZ

Yaklaşık bir yıldır arada bir yazdığımız konu yeniden gündeme gelecek.

Avrupa Konseyi'nin 1981’de imzaya açtığı 108 sayılı Otomatik Olarak İşlenen Kişisel Veriler Bakımından Bireylerin Korunması Hakkında Sözleşme Türkiye tarafından imzalanmıştır, ama onaylanamamıştır. Çünkü bu Sözleşme'nin onay kanununu çıkarabilmek için Türkiye’nin iç hukukunda öncelikle bu Sözleşmeye uygun bir “kanun yapma” şartı var.

Türkiye kişisel verilerin gizliliğini koruyacak bir kanunu henüz kabul etmemiştir. Yıllardır Türkiye hakkındaki İlerleme Raporlarında bu “eksiklik” yazılıdır. En son hazırlanan "Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı"  2008 yılından beri gündemdedir.

Hatta bu tasarı kanunlaşmadan “kişisel verilerin korunması”, en son 5982 sayılı Kanunla (13.05.2010 Resmi Gazete) değiştirilen Anayasa’nın "Özel Hayatın Gizliliği" hakkındaki 20. Maddesine eklenen bir fıkra ile anayasal bir hak haline gelmiştir.

Anayasaya göre, artık herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsamaktadır. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller ise kanunla düzenlenecektir.

Bir türlü çıkamayan kişisel veriler hakkındaki kanun çalışmaları hızlandı.

Eski Tasarıda kişisel verilerin işlenmesinde kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı ile temel hak ve özgürlüklerinin korunması ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin uyacakları esas ve usullerin düzenlenmesini amaçlanmıştı.

Yenisi ne olur bilinmez… Ama eğer eskinin tekrarı yeniden gündeme gelirse 2008 yılında hazırlamış olan kanun tasarısı "gazeteciler" için bazı sakıncalar ve tehlikeler içeriyordu. Hak olarak kişisel verilerin korunması Anayasada yer almasına rağmen, geçmiş yasama döneminde kalan Tasarı gizliliği korumuyor, kişisel verilerin kişinin rızası dışında işlenmesini sağlıyordu.

Eski Tasarıda "Kişisel Verileri Koruma Kurulu" kurulması vardı. Eğer yeniden getirilirse; bu Kurula öğretim kurumlarında en az on yıl öğretim üyeliği yapmış veya özel veya kamu hizmetinde en az on yıl fiilen çalışmış olanlar arasından, altı yıl süreyle görev yapmak üzere 7 kişi seçiliyor. Kurulun yetkilerini bağımsız olarak kullanması söz konusuydu. Hatta hiçbir organ, makam, merci ve kişi Kurulun kararını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremeyecekti. Kurulunun üyelerini ve Kurul Başkanını, Bakanlar Kurulu seçecekti. Bu durumda eski Tasarıya göre Başbakanlığa ve Bakanlar Kuruluna bağımlılığı olan bir Kurul daha kurulması hedeflenmişti.

Eğer yeni Tasarıda aynı düzenleme korunursa, bağımsız olmak bir yana kurulacak Kurul "yürütmeye" bağımlı olacaktır.
Gerçi günümüzde artık yürütmeye bağımlı olmayan bir Kurul kalmamış olsa bile; en az bağımsız ve özerk kurullar kadar önemli olan bir başka sorun daha kapıdadır. Çok daha sakıncalı olan böyle bir yapılanma bakımından "gazetecilik amacıyla veri işlenmesi” adı altında, gazetecilerin ellerindeki verilerin gazetecilik amacıyla işlenip işlenmediğinin denetimi yolu açılacaktır. Bu amaç kim tarafından ve nasıl belirlenecektir?

Önceki Tasarıda olduğu gibi "kişisel verilerin işlenmesi bakımından mesleki davranış kuralları" eğer kurulacak  "Kurul" tarafından belirlenecek olursa; gazetecilerin kendi meslek örgütleri tarafından belirlenmiş meslek kuralları veya etik ilkeleri artık yürütmeye bağımlı bir Kurul tarafından belirlenecek demektir. En sakıncalı düzenlemelerden birisi de budur.  Gazetecilerden ve onların meslek örgütlerinden, kendi meslek ilkelerini bu Kurul kararları ile “uyumlu hale” getirmeleri istenirse, bu nasıl olacaktır?

Eski Tasarıda yayın yoluyla kişilik hakları ihlal edilenlerin Kurula şikâyet etme hakkı tanınmıştı. Şikâyetçi kişi bakımından telafisi güç veya imkânsız bir zararın doğması ihtimali bulunursa, Kurul'un "geçici önlemler almak" – ne demekse- dâhil, karar verme yetkisi vardı. Kurul nasıl bir "geçici önlem kararı” alacaktır ve karar medyada nasıl uygulanacaktır?

Bütün bu düzenlemeler önceki Tasarıda yer aldığına göre, yeniden gündeme gelecektir.

Yıllardır söylediklerimizi tekrarlarsak, kişisel verilerin gizliliğini korumak adına getirilmesi düşünülen denetimle, gazetecilerin ve kamuoyunun haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı bir kere daha sınırlandırılacaktır.

Olabilecekleri ve karşılaşılacak sorunları tekrar tekrar yazarak anlatmaya çalıştığımız, sadece gazetecilerin basın özgürlüğünün sınırlandırılacağı ve medya üzerinde bir denetim sistemi daha yaratılacağı endişesi yanında, asıl önemli olan; herkesin kişisel verilerinin gizliliğinin ortadan kalkacağı tehlikesidir.

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Pazar, Mayıs 22, 2011

MAHREMİYETİN GİZLİLİĞİ VE HEPİMİZ

Fikret İLKİZ

12 Haziran 2010 tarihinde yapılacak genel seçimlerden önce milletvekilliğine adaylığı koyan MHP merkez yönetimindeki kişilerin özel yaşamlarının gizlice kaydı ve yayınlanması nedeniyle görevlerinden ve adaylıktan istifa etmeleri nedeniyle ortaya çıkan hak ihlallerinden sadece birkaçını anımsatmak için bir Yargıtay kararını örnek göstermekte yarar var. 

Yargıtay tarafından incelenerek karara bağlanan manevi tazminat istekli davanın konusu “izinsiz kaydedilen” ses kaydının bir davada kanıt olarak kullanılmak istenmesidir. Dava, bir avukatın açılacak davalarda kanıt olarak kullanılmak üzere izinsiz olarak kaydedilen ses kaydının çözümünü yaptırarak noter emanetine aldırması nedeniyle kusurları olan kişiler aleyhine açılan manevi tazminat davasıdır.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (2009/8119 Esas, 2010/7573 Karar, 23.06.2010 Tarih) verdiği kararda Anayasaya, Türk Ceza Kanununa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre “özel hayatın gizliliği” nedir sorusunu yanıtlamıştır. Özel hayatın gizliliğinin ihlaline neden olan “ses ve görüntünün gizli kaydı” nedeniyle kişilik haklarının ihlali konusunda örnek kararlarından birisidir. Yargıtay 4 Hukuk Dairesi kararına göre;

“Günümüzde ulaşılan teknolojik gelişmeler nedeniyle yasa dışı yollarla kişilerin her türlü özel konuşmalarının dinlenmesi, en özel görüntülerinin izlenmesi ve kaydedilmesi olanağı vardır. Gerçekten son yıllarda kişilerin ses ve görüntüleri gizlice kaydedilerek kişilik haklarına zarar verilmesi nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nın 132, 133 ve 134. maddelerinde haberleşmenin gizliliğinin ihlali, kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması ile özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi eylemleri ayrı ayrı suç olarak düzenlenmiştir.

Anayasa'nın “Özel hayatın gizliliği” başlıklı 20. maddesinde; herkesin özel ve aile yaşamına saygı gösterilmesini isteme hakkı bulunduğu belirtilmiş; ayrıca bu hak, Medeni Yasa'nın 24. ve 25. maddeleri ile koruma altına alınmış; Borçlar Yasası'nın 49. maddesinde de kişilik haklarının saldırıya uğraması durumunda uygulanacak yaptırım belirtilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesinde ise, herkesin özel ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiş; maddenin ikinci fıkrasında yasaya uygun sınırlamanın ancak ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, suç işlenmesinin önlenmesi, dirlik ve düzenin, sağlığın, ahlakın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasada öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabileceği belirtilmektedir.

Bu konuda Devletin resmi soruşturma ve kovuşturma organlarına getirilen yasal bazı sınırlamaların gerçek kişiler açısından öncelikle uygulanması gerektiği gibi tanınan ayrık durumlardan bu kapsama girmeyen kişi ve kuruluşların yararlanması söz konusu değildir.

Yukarıda belirtilen yasal düzenlemelerden de açıkça anlaşılacağı üzere kişinin özel yaşamının gizliliğine dokunulamaz, kişinin sıfatı ve konumu ne olursa olsun rızası dışında kamuya açıklanamaz. Bunlar kişinin gizli alanını oluşturur. Bir kişinin hukuka aykırı bile olsa konuşmalarının ve görüntüsünün gizlice kayda alınması onun kişilik haklarına ve özel yaşamına saldırı niteliği taşır. Bu ses ve görüntü kayıtlarının herhangi bir yolla kamuoyuna yansıtılması, açıklanması da kişilik haklarına yapılmış başka bir saldırı niteliğindedir.”

Yargıtay’ın, özel yaşamın gizliliği hakkındaki temel ilkesi budur. 

Dava konusu olayda; bir avukat önceki vekil edeni olan dava dışı (A...) 'ün hile ile avukatlık ücret sözleşmesi imzalattığını kanıtlamak amacıyla, davacının evinde isteği dışında gizlice sesini kaydetmiş, daha sonra davacının ses kaydı bulunan CD'yi davalının avukatı (B...)'e vermiştir. Aleyhine manevi tazminat davası açılmış olan davalı avukat, konuşmaların gizlice kaydedilmesi nedeni ile CD'nin Ceza Muhakemesi Yasası'nın 206/2-a ve 217/2 maddeleri uyarınca hukuka uygun elde edilmiş delil niteliği taşımadığını bilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Yani kısaca; davada ileri sürülen delil kanuna aykırı olarak elde edilmiştir, o halde delil değildir. Aynı zamanda yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş, her türlü delille ispat edilebilir. Yani eğer delil hukuka uygun elde edilmemişse yüklenen suçun ispatı için delil niteliğinde kabul edilmemelidir.

Buna rağmen davalı (A.E.)'a ait  (…) 27. Noterliği'ne başvurarak CD'nin çözümünü yaparak emanete alınmasını istemiştir. Davalı noter başkâtibi (…) daire dışında notlar alıp çözümü yapmış, davalı noter kâtibi (H.)’de tutanaklara geçirmiş, çözümleme ve emanet tutanağı noter başkâtibi tarafından imzalanarak saklanmak üzere CD'yi emanete almıştır.

Yargıtay 23.10.2010 tarihli bu kararında, aleyhine manevi tazminat davası açılan davalı noterin ceza soruşturması ve kovuşturmasına neden olabilecek bir konuda noterlerin tespit yapmaması gerektiği Adalet Bakanlığı'nın 93/27, 95/55 ve 98/16 sayılı genelgeleri ile bildirilmesine rağmen bu hususa aykırı davrandığına işaret etmiştir. İşlemi yapan ve tutanağı imzalayarak CD’yi emanete alan noter kâtibi H. ile başkâtip E. üzerinde gerekli denetim ve gözetim, hatta onları Adalet Bakanlığı genelgeleri hakkında bilgilendirme görevini yerine getirmediğinden dolayı kusurlu bulmuştur. Noter başkâtibi E. ise, CD'nin daire dışında deşifre edilmiş çözümlerini tutanaklara geçirip noter adına imzaladığı için sorumludur. Yargıtay diğer davalı Noter Kâtibi H.’ın sadece CD çözümünü tutanaklara yazmış olduğundan herhangi bir sorumluluğu bulunmadığı kabul edilmiştir.

Kararın geriye kalan bölümünü Yargıtay kararından okuyalım:

“Gizlice kaydedilmiş CD'nin kanıt olarak kullanılamayacağını bilmesi gereken ve çözüm yaptırarak emanete aldıran davalılardan Avukat B.’in eylemi, amacı böyle olmasa bile davacının kişilik haklarına saldırı oluşturur.

Dosyadaki kanıtlardan; ses kaydının yasaya aykırı olarak, gizlice elde edildiği anlaşılmaktadır. Gizli yollardan ses kaydedilmesi, davacının gizli kalması gereken ye açıklanmasında kamu yararı bulunmayan özel yaşamı ile ilgili sırların dışarıya yansıtılması, davacının kişilik haklarına saldırı oluşturur.”

Yargıtay kararına göre gizlice kayıt yaparak CD’ye kaydettikten sonra, gizli kaydı bir davada delil olarak kullanmak isteyenler, sesini gizlice kaydettikleri kişiye karşı gerçekleştirdikleri bu kusurlu eylemleri ile Anayasa'ya TCK'na ve İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı davranmışlar ve kişilik haklarına saldırıda bulunmuşlardır.

Ne dersiniz, acaba özel yaşamın gizliliğine saygı gösterilmesi hakkı ihlal edilen sadece MHP’liler mi?

Etiketler: , , ,

Pazar, Temmuz 11, 2010

"GAZETECİLERİN VERİLERİ TEHLİKEDE" - Av. Fikret İLKİZ

Tekrar tekrar yazmak ve anlatmak gerekiyor.

Avrupa Konseyinin 28 Ocak 1981 tarihinde imzaya açtığı 108 sayılı Otomatik Olarak İşlenen Kişisel Veriler Bakımından Bireylerin Korunması Hakkında Sözleşme  Türkiye tarafından imzalanmıştır, ama henüz onaylanamamıştır.  

Sözleşmenin onaylanabilmesi için Sözleşmede öngörülen ilkelere uygun bir  kanun çıkarmamız  zorunludur.  Türkiye kişisel verilerin gizliliğini koruyacak bir kanunu henüz kabul etmemiştir. 

Ama bu arada, Anayasanın bazı maddelerini değiştiren 5982 sayılı Kanunla (13.05.2010 Resmi Gazete) Anayasada yer alan “Özel Hayatın Gizliliği” hakkındaki 20. maddeye fıkra eklenmiştir. Artık herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsamaktadır. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller ise kanunla düzenlenecektir.  

“Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı” bu Anayasa değişikliğinden iki yıl önce Bakanlar Kurulunca 7.4.2008 tarihinde kabul edilerek TBMM  Başkanlığına 22.04.2008 tarihinde gönderilmiştir. 

Tasarı, kişisel verilerin işlenmesinde kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı ile temel hak ve özgürlüklerinin korunması ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin uyacakları esas ve usullerin düzenlenmesini amaçlamaktadır.

2008 yılı Ekim ayı itibariyle bu “Tasarı” TBMM’de Adalet Alt Komisyonunda…

Bu Tasarı “gazeteciler” için tehlikelidir. Son Anayasa değişikliği ile ayrıca hak olarak kabul edilen “bilgi edinme hakkına” sahip olan vatandaşlar içinde öyledir. Çünkü özel yaşamın gizliliğinin korunması esastır ama, bu Tasarı gizliliği korumuyor. Aksine kişisel verilerin kişinin rızası dışında işlenmesini sağlıyor…Gizlilik, bireylere karşı.

Tasarıya göre “Kişisel Verileri Koruma Kurulu” kurulacak. Bu Kurula  öğretim kurumlarında en az on yıl öğretim üyeliği yapmış veya özel veya kamu hizmetinde en az on yıl fiilen çalışmış olanlar arasından, altı yıl süreyle görev yapmak üzere 7 kişi seçilecek. Kurul yetkilerini bağımsız olarak kullanacak. Hiçbir organ, makam, merci ve kişi Kurulun kararını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremeyecektir.

Geçmişte kurulan “kurullar” anımsanırsa inanılması güç ama, Tasarıda böyle yazılı. Kurulun üyelerini ve Kurul Başkanını, Bakanlar Kurulu seçecek. O halde Başbakanlığa  ve Bakanlar Kuruluna bağımlılığı olan bir Kurul daha ortaya çıkacaktır.

Bu Kurul bağımsız değil, “yürütmeye” bağımlı olacaktır. 
Tasarıya göre; yayın sahipleri veya temsilcileri ile bunların çalışanları olan gazeteciler tarafından ancak ve sadece “gazetecilik amacıyla” veri işlenmesi hali kabul edilmektedir. Gazetecilerin ellerinde bulunan verilerin gazetecilik amacıyla kullanılması kanun gereği olacaktır. Getirilmesi düşünülen koşul, yani sınırlandırmanın özü; kişisel verilerin gazetecilik amacıyla işlenip işlenmediğinin denetimidir. 

Tasarıda “Kişisel verilerin işlenmesine ilişkin ilkeler” ile “Kişisel verilerin işlenmesine ilişkin tedbirler” açısından getirilen sınırlandırmaya göre, “kişisel verilerin işlenmesi bakımından mesleki davranış kuralları” uygulanacaktır.

Bu mesleki davranış kuralları nedir diye sorarsanız, örneğin Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesinde kabul edilen davranış kuralları olmayacağını hemen söylemek gerekiyor…Çünkü mesleki davranış kurallarını kurulacak olan “Kurul” belirleyecek. Oysa gazeteciler için asıl belirleyici olan kendi meslek örgütleridir ve örneğin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Sendikasıdır.

Eğer gazeteciler ve yayıncılar, verilen enformasyon gereksinimlerinin karşılanması için “düşünceyi açıklama ve yayma” hakkına uygun davrandıkları takdirde kişisel verileri işlemeleri ile yaratacakları haberler veya yazılar, ancak bu “takdirde” hukuka uygun sayılacaktır. Demek ki, “davranışın takdiri” gibi bir sorun ortaya çıkacaktır. 

Meslek kuruluşları  bu Tasarının kanunlaşması halinde kendi meslek kurallarını bu kanunla uyumlu hale getirmekle görevlidir. Bu nasıl olacaktır? Demek ki, kanuna göre kurulacak Kurul’un belirleyeceği “mesleki davranış kuralları” ile meslek kuruluşlarının kendi etik ilkeleri veya doğru davranış kuralları arasında “çelişki” ve “uyumsuzluk” çıkacaktır. 

Kurula, kişilik haklan ihlal edilenlerin başvuruları hakkında karar verme yetkisi tanınmıştır. İlgili kişi bakımından telafisi güç veya imkansız bir zararın doğması ihtimalinin bulunması halinde Kurul’un “geçici önlemler almak” yetkisi vardır.

Devam eden bir yazı dizisi ile ilgili şikayet üzerine Kurul acaba nasıl bir “geçici önlem” kararı verecektir? Ya da yayınlanmış bir yazı için verilecek “geçici önlem” kararı ne olacaktır ve nasıl uygulanacaktır?

Tasarıda ilgili madde gerekçesinde “geçici önlemlerin” neler olduğu açıklanmamış. Ama düşününce yasalarda olmayan bu yeni “geçici önlem”in pek de iyi bir şey olmadığı anlaşılıyor… Ne olduğu ve nasıl uygulanacağı bilinmiyor ama Kurulun  “yargısal” ve infaza yönelik bir yetkiye sahip olacağı çok açık.

Eğer Tasarıda yer aldığı gibi mutlaka “Kurul” oluşturulacaksa, bu kurulun bağımsızlığının ve özerkliğinin kişilerin özel yaşamlarının gizliliğinin korunması açısından hayati önem taşıdığını kabul etmeliyiz. Bunu gazeteciler, kamu oyuna anlatmalı. Kendi başlarına gelecek olanların ve ellerinde bulunan “kişisel verilerin” başına geleceklerinin farkına varmalı.  

Kişisel verilerin gizliliğini korumak adına getirilecek olan yeni “kanuni” sınırlandırmalarla gazetecilerin ve kamuoyunun haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı tehlikededir…

Etiketler: , , , ,