Pazartesi, Eylül 15, 2014

SANSÜRE UYGUN KANUN

Av. Fikret İLKİZ
10 Eylül 2014 kabul tarihli 6552 sayılı “İş Kanunu İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması İle Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun” Mecliste kabul edildi. 11 Eylül 2014 tarihli Resmî Gazetenin 29116 sayılı (Mükerrer) nüshasında yayımlanarak yürürlüğe girdi. 
Bu Kanunun 126 ve 127 inci maddeleri (yani Tasarının 129 ve 130 uncu maddeleri) 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun değişiklikleri ile ilgilidir ve TBMM’de 8 Eylül 2014 tarihli oturumda görüşüldü. Kuruluş sırasında  “antidemokratik” olarak nitelendirilen Erişim Sağlayıcıları Birliği daha yeni kurulmuş olduğu halde yedi ay önce 6.2.2014 kabul tarihli 6518 sayılı ve 26.02.2014 kabul tarihli 6527 sayılı Kanunla değiştirilmiş olan 5651 sayılı Kanunun 3 üncü ve 8. maddeleri yeniden ve esaslı biçimde değişti.  
08.09.2014 tarihli Meclis oturumunda reddedilen önergelerden sonra tek bir önerge kabul edildi. O da Mustafa Elitaş ve arkadaşlarının önergesidir ve şöyledir: 
"MADDE 129- 4.5.2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "iki bin Yeni Türk Lirasından on bin Yeni Türk Lirasına" ibaresi “iki bin Türk Lirasından elli bin Türk Lirasına" şeklinde ve dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
"(4) Trafik bilgisi Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından ilgili işletmecilerden temin edilir ve hâkim tarafından karar verilmesi hâlinde ilgili mercilere verilir."
Plan Ve Bütçe Komisyonu bu değişiklik önergesini takdire bıraktı. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan ise bu önergeye katıldığını ifade etti… 
Bu maddenin gerekçesi aynen şöyledir: “Mevcut durumda internet trafiğine ait bilgiler ancak bir soruşturma ya da kovuşturma olması durumunda mahkeme kararı ile işletmeciden temin edilebilmektedir. Hâlbuki çoğu zaman bir soruşturmaya başlanabilmesi için bu bilgiler gerekmektedir. Ayrıca trafik bilgilerinin farklı işletmecilerden farklı biçim ve düzenlerde gönderilmesi, bu bilgileri talep eden ilgili mercilerde kullanım zorluğu doğurmaktadır.
Mahkeme kararı üzerine ilgili işletmeciye başvurup trafik bilgisinin talep edilmesi ve işletmecinin talep edilen bu ham bilgileri kullanılabilir ve anlamlı hale getirip göndermesi ya da ham olarak gönderilen bilgilerin Başkanlık tarafından kullanılabilir ve anlamlı hale getirilmesi zaman almakta, böylece soruşturma ve kovuşturmaları geciktirmektedir. Terör saldırısı tehdidi gibi acil durumlarda talebe zamanlıca cevap verilmesi imkânı bulunmamaktadır. Diğer taraftan, işletmecilerin talep edilen bu ham bilgileri kullanılabilir ve anlamlı hale getirmesi işlemleri ciddi bir mali külfet oluşturmaktadır. Bu nedenle, fıkra ile işletmecilerin ek mali külfet altına girmesinin önlenmesi de sağlanmış olmaktadır. 
Bu nedenlerle, temin edilecek genel internet trafiğine ilişkin bilgilerin hâkim kararı üzerine ilgili mercilere verilmesi öngörülmektedir.” 
Önerge oylanmış ve kabul edilmiş, kabul edilen önerge doğrultusunda madde oylanmış ve kabul edilmiştir. (6552 sayılı Kanun Madde 126) 
Ardından Tasarının 130’uncu maddesi ile ilgili 4 ayrı önerge gündeme gelmiştir. Önergeler oylanmış ve kabul edilmemiştir. Ardından Tasarısının 130 uncu maddesinde Mustafa Elitaş ve arkadaşları tarafından aşağıdaki değişiklik önerilmiştir:  
"MADDE 130- 5651 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin beşinci fıkrasında yer alan "yirmi dört saat" ibaresi "dört saat" şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
"(16) Milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi nedenlerinden bir veya bir kaçına bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, erişimin engellenmesi Başkanın talimatı üzerine Başkanlık tarafından yapılır. Erişim sağlayıcıları Başkanlıktan gelen erişimin engellenmesi taleplerini en geç dört saat içinde yerine getirir. Başkan tarafından verilen erişimin engellenmesi kararı, Başkanlık tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar”.
Plan Ve Bütçe Komisyonu Başkanı önergeyi takdire bırakmış, Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı önergeye katılmıştır. 
Madde gerekçesi: “Milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi nedenlerinden biri veya bir kaçına bağlı olarak internet ortamında vuku bulacak ihlallere yönelik çok kısa sürede koruyucu idari tedbir alınabilmesi hedeflenmiştir. Bu değişiklikle "milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması" ile "suç işlenmesinin önlenmesi" hususlarında, "gecikmesinde sakınca bulunan hal" kapsamında erişimin engellenmesi öngörülmüş ve böylece Anayasadaki düzenlemelere uygunluk sağlanmıştır. Bu kapsamda verilecek idari tedbir kararlarının, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulması ve hâkimin, kararını kırk sekiz saat içinde açıklaması öngörülmektedir. Önerge oylanmış kabul edilmiş, önerge doğrultusunda madde oylanmış ve değişiklik kabul edilmiştir (6552 sayılı Kanun Madde 127).
Açıkça Hükümete/Yürütmeye bağımlı TİB hâkimiyetine geçen tüm trafik bilgilerinin, herkesin kişisel verilerinin elde edilmesi, internette erişimin 4 saat içinde engellenmesi milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması kavramlarıyla açıklanacak ve internet ortamındaki sınırlandırmalar “kanuni” ama hukuka aykırı olacaktır. 
Kişisel Verilerin Gizliliğinin Korunması Hakkındaki Tasarısının kanunlaşması gün geçtikçe zorlaşmaktadır.  

Sansürün adı; artık kanuni sansürdür. 5651 sayılı Kanunda değişiklik yapan İş Kanunu hakkındaki (!) 6552 sayılı bu “kanuni” değişiklik de sansüre uygundur! 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Pazar, Haziran 29, 2014

GERÇEKLERİ SAKLAMAK ESAS MIDIR?

Av. Fikret İLKİZ

Bilgi edinme hakkı temel insan hakkı mıdır? Evet, öyledir ve bu hakka işlerlik kazandırmak için 2003 yılında 4982 sayılı "Bilgi Edinme Hakkı Kanunu" kabul edilmiştir.

Amacı, "demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin" esas ve usullerin düzenlenmesidir. Bu Kanuna göre; herkes bilgi edinme hakkına sahiptir.

Ama bu Kanun Türkiye’de bilgi edinme hakkını sağlamadı. Sadece bilgi edinmeme hakkının düzenlenmesine yarayan bir kanun oldu.  

Kanun vardı ama bilgi edinme hakkı Anayasada yoktu. 12 Eylül Referandumu ile 2010 yılında  "hak" olarak Anayasada tuhaf bir biçimde yer aldı.  Anayasanın "Dilekçe Hakkı" başlıklı 74. maddesi "VII. Dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı" olarak değiştirildi. 74. maddenin üçüncü fıkrası yürürlükten kalktı ve yerine "Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir” şeklinde yeni bir fıkra eklendi:

Böylece 2003 yılında kabul edilmiş olan Bilgi Edinme Hakkı Kanununda yer alan "Herkes, bilgi edinme... hakkına sahiptir" cümlesi Anayasaya taşındı.  

Anayasa yapılan bu tuhaf aktarmanın, yani bilgi edinme hakkının gerekçesi çok kısadır:
"Bireylerin, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen iş ve işlemlerle ilgili olarak bilgi edinebilmesi, kamu yönetiminde şeffaflığın sağlanması bakımından büyük öneme sahiptir. Bilgi edinme hakkı, bu konuda çıkartılan özel bir kanunla düzenlenmiş bulunmasına rağmen, Anayasada bu hakkı doğrudan düzenleyen açık bir hüküm yer almamaktadır. Günümüz toplumunda büyük öneme haiz olan bu hakkın garanti altına alınmasının ileri bir adım olacağı düşünüldüğünden, madde de yapılan değişiklikle bilgi edinme hakkı Anayasada açıkça düzenlenmektedir."

Brezilya'da 1988'de, Kolombiya'da 1991'de, Paraguay'da 1992'de ve Arjantin'de 1994'de Anayasa değişiklikleri sırasında "halkın gerçekleri öğrenme ve bilgi edinme hakkı" kabul edilmişti. Türkiye’de ise 2010 yılında Anayasada “bilgi edinme hakkı” olarak yer aldı.

Soran olursa eğere; Anayasa da bilgi edinme hakkı var mı? Var!
Peki, uygulamaya baktığımızda bu hak Türkiye’de var mı? Hayır yok!
Bu hak sadece kanunlarda yazılıdır, bizim ülkemizde halkın bilgi edinme hakkı yoktur. Gerçekleri öğrenme hakkı ise hiç yoktur.
Gerçeğe çıkan tüm yollar, devletin “sır” alanları ile kanunen kapatılmıştır.
Sadece varlığı kanunlarda “yazılı” olan temel haklar vardır ve aslında yoktur. Halkın gerçekleri öğrenme hakkının önünde yasaklar, bilgi edinme hakkının önünde ise türlü çeşitli kanuni engeller ve sınırlandırmalar vardır. İşin özeti budur, örneği çoktur.   
Örneğin sınırlı sayıda yayın organına tebliğ edildiğini varsaydığım, medyada sadece yayın yasağı olarak “haber” olan ve bu şekilde medyaya duyurulan ama tebliğ edilmeyen ve tipik olarak halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkının önünde sansür yaratan Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi kararıdır.
Ankara C. Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosunun “Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğunda bulunan ve İŞİD terör örgütü tarafından bilinmeyen bir yere götürülen Türk vatandaşlarının güvenliklerinin sağlanması için CMK 157 ve 5187 sayılı Basın Kanunun 3. Maddesine göre olay ve soruşturma konusunda yayın yasağı konulması” talep edilmiş. Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesi 15.06.2014 tarih ve 2014/377 D.İş sayılı kararı ile bu talebi reddetmiştir. Bunun üzerine Başsavcılık 16.06.2014 tarihli 2014/84425 soruşturma sayılı yazısı ile bu karara itiraz etmiştir.
İtirazı inceleyen Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi kararında; “ Ankara C. Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosunun; mağdur edilen Başkonsolos ve görevlilerin yaşamsal güvenliklerinin sağlanması ve bu konuda gereksiz gerçeğe aykırı ve devletin zafiyetini ortaya koyacak şekilde yayınlar yapılması nedeniyle…”  yürütülen 2014/84425 soruşturmasına ilişkin olarak soruşturma konusunun “gerçek bir olaya” dayandığının anlaşıldığı belirtilmiştir.
Bu nedenlerle “ kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, milli güvenlik hususları” nazara alınarak Başsavcılık itirazı kabul edilmiş ve Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesinin kararı kaldırılmıştır.
Mahkeme Hâkimi bu soruşturma dosyası ile ilgili olarak “…her türlü yazılı, görsel basın ve internette soruşturma tamamlanıncaya kadar CMK 157 ve 5187 sayılı Basın Kanunun 3 ve Anayasanın 26/2 maddesi gereğince YAYIN YASAĞIKONULMASINA…” karar verilmiştir.
Demek ki “soruşturma tamamlanana kadar” yayın yasağı sürecektir. Olaydan anlaşıldığına göre açılan bu Soruşturmada sürerken suç failleri İŞİD militanları yakalanıp haklarında Türkiye’de dava açılana kadar yayın yapmak yasaktır. Varsayımsal olarak ve “muhtemelen”; soruşturma devam ederken yayın yapılırsa eğer; bu yayın “gereksiz” ve “gerçeğe aykırı” ve “devletin zafiyetini ortaya koyacak şekilde” yapılmış “yayın” olarak kabul edileceğinden; kamu güvenliği, toprak bütünlüğü ve milli güvenlik ihlal edilmiş sayılacaktır.
Bu bir mahkeme kararıdır. Yayın yasağıdır. Kanuni dayanağı vardır ama ifade özgürlüğü bakımından kabul edilemez bir karardır. Hukuka, anayasaya ve kanunlara aykırıdır.  Halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkının ihlalidir. Yayın yasağı açıkça sansürdür. Soruşturmanın konusu olan bu olayda asıl olan; olup bitenlerin bilinmesi ve gerçeklerin öğrenilmesi esastır. Çünkü bu olay bakımdan şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkelerine bağlı bir yönetimin, hukuk devletinde halkından gizleyeceği bir şey olmamalıdır.
Öte yandan halkın bilgi edinme, gerçekleri öğrenme hakkını sağlaması gereken ve halkın gözü, kulağı olan medya organlarının, bu tür hukuka aykırılıklarla, yayın yasakları ve sansür kararlarıyla ilgili haber yapması, yasağa rağmen yayın yapması, yasağı tanımaması gibi ilkesel tavrı veya bu tür sorunları da kalmamıştır.
Yayın yasağı var mıdır? Vardır. Kararı kim vermiştir? Mahkeme vermiştir. O halde ortada bir mahkeme kararı bulunduğuna göre ona uymak gerekir. Yasak, yasaktır. Artık mahkemenin yayın yasağı koyduğu konu hakkında yayın yapılamaz. Bu durum normaldir!
İzlenen yol budur ve yayın yasakları artık kimsenin umurunda değildir.
Halkın gerçekleri öğrenme ve bilgi edinme hakkı;  her şeye rağmen ve özellikle yayın yasaklarının getirdiği “bilgisiz bırakılma” ve “gerçeği saklama” alışkanlıklarına dayalı devletin “sır” alanlarını sürekli genişlettiği ileri demokrasiye rağmen “vardır”.

Etiketler: , , , , , , , ,

Pazar, Mayıs 05, 2013

GİZLİLİK KÜLTÜRÜNÜN KANUNU


Fikret İLKİZ
Sıra Sayısı 287 olan Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı, Nisan ayı başından beri kanunlaşmak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinin Genel Kurul gündeminde bekliyor.  2008 yılında hazırlanmış ve 2013 yılında gündeme alınan bu Tasarının “genel gerekçesi” beş yıl öncesinin gerekçesidir.
Eskimiş gerekçelerle eski Tasarılar basit bir yenileme yazısıyla TBMM’ne gönderilebilir. Ancak her Tasarı için bu yöntem geçerli değildir. Bu kadar önemli bir Tasarı yeniden gözden geçirilseydi daha iyi olurdu. Bu yöntemin seçilmesinin nedenini bilmiyoruz. Neden Devlet Sırrı Kanunu tasarısının eski haliyle Meclise gönderildiği, bu Tasarının “sırrı” olsa gerek.
Türkiye’nin 2008/2013 arası beş yıllık dönemde toplumsal ve siyasal olayları dikkate alırsanız eğer, Tasarının gerekçesi “eski” ve “eskimiş” durumda. Örneğin 2005 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu sekiz yıldan beri yürürlükte ve uygulanıyor. Bu “yeni” kanunlarda “sır” veya “gizlilik” ile ilgili olan maddeler yer alıyor ve uygulamada…
Sadece Türk Ceza Kanunu veya Ceza Muhakemesi Kanunda değil, kanunlarda ve 2008 yılından sonra kabul edilmiş olan yeni kanunlarda “gizli kalması gerekli olan bilgi ve belgeler” veya elde edilmesi, açıklanması veya yayınlanması “sır” ya da “devlet sırrı” olarak tanımlanan birçok düzenleme var.
Zaten 2008 öncesinde “sır” ve “gizli” kategorisinde maddeler içeren 75’den fazla kanun vardı. Şimdi ne olacak?  Önceki Kanunlar veya kanuni mevzuat yeni Tasarı kanunlaşırsa yeniden değişecek mi veya değiştirmeyecek misiniz?   
Daha başında Anayasa geliyor. Anayasa değişecek ise eğer 1982 Anayasasının eski hükümlerine göre hazırlanmış olan Tasarının gerekçesi bu kez çok eskimiş olmayacak mı? Çünkü Tasarının Gerekçesi Anayasanın 26 ıncı ve 28 inci maddelerine göre hazırlanmış. Hatta uluslar arası sözleşmelere göre bir Tasarı var karşımızda.
Gerekçeye göre yönetimde “gizliliğin uzun süre egemen olduğu” ama günümüzde “şeffaflığın” önem kazanması nedeniyle “toplumsal denetim ve katılımın artırılması bakımından”  kamu alanındaki sır kavramının yeni ve çağdaş bir anlayışla ele alınmasında zorunluluk bulunduğu belirtilmektedir.
Demek ki 2008 ya da 2013 yılına gelene kadar “yönetim” ya da “yürütme”ye egemen olan anlayış, gizlilikmiş! Kanun olmadığı için işlemlerin çoğu “kanunsuz” olup artık gün ışığında yönetim ilkesi gereği “kamuda” sır kavramını yeniden tanımlamak gerekmiş ve aslında bu süreçte “toplumsal denetim” kısıtlı ve sınırlıymış…
Tersten okuduğunuzda bu sonuca ulaşmak sizce kötü niyetli olmak mıdır? Bazen yapılandan çok daha iyisini istemek, daha demokratik olsun diye çaba göstermek, fikir söylemek kötü niyetse eğer, sorunun yanıtı evettir.  Tasarı şeffaflık diyor, ben gün ışığında yönetim diyorum. Tasarı kamu alanında sır demekle yetiniyor, ben asıl düzenlemenin “gizlilik” ve “sır” alanlarının tümünde yapılması gerektiğini söylüyorum. Tek koşul, demokratik toplum düzeninin gerektirdiği kadar ve demokratik hukuk devleti ilkelerine uygun olan gerekli müdahaleye izin verecek kadar “gizlilik” olacak.  
Tasarının gerekçesinde şöyle yazılı: “Demokratik ülkelerde bilgi edinme özgürlüğü, temel hak ve özgürlüklerin kullanılması bağlamında vazgeçilmez haklardan biri olarak kabul edilmektedir. Bu hak, birçok demokratik ülkede anayasal haklar arasında yer almıştır.”
Ülkemizde de ise yapılan düzenlemeler tersinedir. Bilgi edinme hakkı ile ilgili yasal düzenlemelerin içeriği ve uygulaması “bilgi edinmenin” sağlanması yerine sınırlandırılmasını esas alarak yapıldığından, bilgi edinme hakkı kanunlarla engelleşmiştir. Bilgi edinme hakkının etrafı duvarlarla çevrilidir. Nasıl bilgi edinemeyeceğiniz hakkındaki kanunlarla bu duvarlar örülmüştür.  
Adı “Evrensel İnsan Hakları Bildirisi” (Universal Declaration of Human Rights) olan, BM Genel Kurulunun 10.12.1948 tarih ve 217 (III) sayılı kararıyla kabul ve ilan edilmiş olan Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nin adı “Birleşmiş Milletler Evrensel Bildirisi” değildir. Tasarıya böyle yazmışsınız.  
Tasarının gerekçesinde yazılı “şeffaflık” kelimesinden ne anlamamız lazım bilinmez ama şeffaflık kavramının “uluslararası düzeyde ilk kez 19 uncu maddesinde iletişim özgürlüğü alanında ifade edilmiştir” cümlenizin de düzeltilmesi gerekir. Çok basitçe ifade etmek gerekirse Evrensel İnsan Hakları Bildirisi Madde 19: “ Herkesin görüş sahibi olma ve ifade özgürlüğü hakkı vardır; bu hak, müdahale olmaksızın bir görüşe sahip olma özgürlüğünü ve bilgi ve fikirleri ülke sınırları ile bağlı olmaksızın ve herhangi bir iletişim/(medya) aracılığıyla arama, elde etme / (alma) ve yayma özgürlüğünü içerir.” Hak ve özgürlük böyle tanımlandığına göre, Türkiye’de bu hakkı vermediğinize göre, EİHB’ne dayanamazsınız. Çünkü zaten “şeffaf” olmayı, iletişim özgürlüğünü bile Tasarı gerekçesinde hatalı kullanıyorsunuz. 19. maddede ifade özgürlüğünün çekirdek ve dokunulmaz özü düzenlenmiştir. Sınırlandırma ölçütleri yoktur. O halde 19. maddeye dayanarak insanların ifade özgürlüğüne “sır” ya da “gizlilik” adı altında sınırlandırma getirilemez.
Zaten değiştireceksiniz ama gelelim Anayasanın 26 ıncı ve 28 nci maddelerine…
Tasarı gerekçesinde Anayasanın 26 ncı maddesine atıfla düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlandırma ölçütleri arasında "Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması" ve Anayasanın 28 inci maddenin beşinci fıkrasında ise “devlete ait gizli bilgilere ilişkin (bulunan) her türlü haber veya yazı yazanların, bastıran ve basanların, bunları başkalarına verenlerin bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu tutulacakları” belirtilmiştir. Nitekim Türk Ceza Kanunu “Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk” başlığı altında Madde 326 ile 339 arasında bu suçları göstermiş. Bu maddelerin çoğunda “Devletin güvenliğine veya iç veya dış siyasal yararlara ilişkin bilgi veya vesikalar” sır/gizlilik kategorisine alınmış durumda. Bu tanımı değiştirecek misiniz?
Tasarıya göre; Anayasadaki ve bazı kanunlarda “devlet sırrı ve gizliliğiyle ilgili hükümler” yer almaktadır. Ancak neyin devlet sırrı olduğu, nasıl ve hangi usule göre belirleneceği, yetkili makam ve mercilerin hangileri olduğuna dair yeterli açıklık yoktur. “Bu nedenle 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun konuyla ilgili hükümlerinin uygulanmasında zorluklarla karşılaşıldığı gibi, basın ve yayın araçlarıyla devlet sırrı niteliğindeki konulara ilişkin olarak yapılan yayınlar sonucu devletin güvenliği, iç ve dış siyasal yararları bakımından ciddi tehlikeler ortaya çıkmaktadır.”
Mevzuat yetersizdir. Bu Tasarı ile şeffaf, denetlenebilir, demokratik bir yönetimin sağlanması, devletle vatandaşın menfaatlerinin uzlaştırılması, bireyin bilgi edinme hakkının sağlanması hususlarında devlet sırları ve gizlilik kavramlarına açıklık getirilmek isteniliyor.
Tasarının gerekçesine göre; bilgi edinme hakkı konusunda gereksiz engelleri kaldırmak, gerekli kolaylıkları ve şeffaflığı sağlamak, gereksiz gizlilik kültürüne son vermek için devlet sırları ve gizlilik alanının açık bir biçimde düzenlenmesi amaçlanıyor.
Devletin çok sevdiği “sırlarını” çoğaltma ve koruma içgüdüsünü dikkate alırsanız eğer; hayatımızın bir parçası haline getirilen ve vahim biçimde kanunların zihniyetine sinmiş olan “gizlilik kültürüne” rağmen, ikisi geçici 13 Maddelik bu Kanunla nasıl son verilecek acaba?

Etiketler: , , ,

Pazar, Nisan 28, 2013

DEVLET SIRRININ SIRRI NEDİR?


Fikret İlkiz
Ceza Muhakemesi Kanunun 47 inci maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Bir suç olgusuna ilişkin bilgiler, Devlet sırrı olarak mahkemeye karşı gizli tutulamaz.”  
Bu madde yazılı olan devlet sırrı nedir ve neler devlet sırrı sayılı?
CMK’nun 47 inci maddesinin (1) fıkrasının ikinci cümlesine göre; “Açıklanması, Devletin dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek; anayasal düzeni ve dış ilişkilerinde tehlike yaratabilecek nitelikteki bilgiler, Devlet sırrı sayılır”
Türkiye’de devlet sırrı hakkında “özel” kanun var mıdır?
Ceza Muhakemesi Kanunun 47 inci maddesinde “devlet sırrı” tanımı vardır ama devlet sırrı hakkında kanun yoktur. Ama şimdi Kanun geliyor.
2008’de hazırlanmış ama kanunlaşmamış olan Tasarı 21.10.2011’de yenilenmek suretiyle TBMM gündemine getirildi. “Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484)” verilmiştir ve Tasarının Sıra Sayısı 287’dir. Dolayısıyla 2008 yılına ait Devlet Sırrı Kanunun Tasarısı,  2 Nisan 2013 tarihinden itibaren TBMM’nin 24. Dönem 2. Yasama yılında yeniden gündemdedir.

Tasarının Hükümet Teklifi’ndeki  “Devlet Sırrı” tanımına göre; “(1) Devlet sırrı; açıklanması veya öğrenilmesi, Devletin dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek; anayasal düzeni ve dış ilişkilerinde tehlike yaratabilecek ve bu nedenlerle niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgi ve belgelerdir. (2) Birinci fıkra hükmü, demokratik toplum düzeni ve hukuk devleti ilkesinin gereklerine aykırı biçimde yorumlanamaz ve uygulanamaz.” (Tasarı Madde 3)  

Adalet Komisyonunun kabul ettiği metindeki “Devlet sırrı” ise ; “(1) Devlet sırrı, yetkisiz kişilere açıklanması Devletin uluslararası ilişkilerine veya milli güvenliğe zarar verebilecek mahiyetteki gizli bilgi, belge ve kayıtlardır. (2) Birinci fıkra hükmü, hukuk devleti ilkesine ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı biçimde yorumlanamaz ve uygulanamaz.”

Komisyonlarda yapılan tartışmaların satırbaşları AB Uyum Komisyonu raporunda yer alıyor. Kısaca belli başlılarına göz atmakta yarar var.

-Devlet sırrı niteliği taşıyan bilgi ve belgelerin ve diğer gizli bilgi ve belgelerin “gizlilik” konusundaki sürelerin ne olacağı tartışılmış ve Tasarı ile getirilen sürelerin uzun olduğu ama mevcut durumda süre konusunda hiçbir sınırlamanın bulunmadığı, buna karşılık Tasarı ile bu keyfi duruma en azından bir düzenleme getirildiği…   

-Devlet sırrı tanımının muğlâk olduğu görüşüne karşılık tanımın muğlâklık içerdiğini ancak bu muğlâklığın oluşturulacak olan Devlet Sırrı Kurulunun fikirleri esas alınarak aşılabileceğinin düşünüldüğü…  

-Devlet Sırrı Kurulunun iktidarın bazı sırlarını örtmede bir araç olarak kullanılabileceği eleştirileri üzerine, Kurulun oluşturulma amacının devlet sırrı tanımındaki muğlâklığın aşılması olduğunu, böyle bir kurulun oluşturulmaması halinde kamu kurumlarının tanımları keyfi bir şekilde yorumlayabileceğini ve ayrıca Kurulun kararlarına karşı yargı yolunun açık olduğu…   

-Kurulun kararlarında sadece yürütme organının unsurlarının yetkili olduğu ve bu durumun yürütmeyi orantısız bir şekilde güçlendirdiği eleştirisi yapılmış. Erkler ayrılığı açısından bilgi ve belgelerin nitelendirilmesinde yetkinin yürütmede olmasının doğal olduğu, mevcut uygulamanın farklı olmadığını, Kurulun kararlarına karşı yargı yolunun açık olması itibarıyla da yargı denetimine tabi olduğu…

-Mahkemelerin bazı bilgi ve belgelere erişiminin engellendiği ve bu durumun yargı yetkisine müdahale teşkil edeceği görüşü ileri sürülmüş. Tasarı hazırlanırken bilgi edinme hakkı ile devletin menfaatlerinin korunması arasında sürekli bir denge gözetilmeye çalışıldığı, ulusal güvenlik ve ulusal yarar gibi devlet menfaatlerinin korunması açısından mahkemelerin bazı bilgi ve belgelere erişiminin sadece Devlet sırrı niteliği taşıyan bazı bilgi ve belgeler için kısıtlandığını, mevcut uygulamada da zaten birçok bilgi ve belgenin mahkemelere gönderilmediği…  

-Tasarının bazı hükümleri ile Ceza Muhakemesi Kanununun bazı hükümleri arasında çelişkiler bulunduğu eleştirisine karşılık Tasarıda CMK’ da ilgili hükümlerinin saklı tutulduğu…  

-Devlet sırrı kavramına ilişkin olarak Cumhurbaşkanına ölçüsüz bir yetki tanındığı eleştirisine karşılık, Cumhurbaşkanına tanınan yetkinin sadece Cumhurbaşkanlığı faaliyeti esnasındaki ve Cumhurbaşkanlığı faaliyetine ilişkin bilgi ve belgeler için geçerli olduğu…

Acaba CMK’daki “devlet sırrı” tanımı varken Tasarının kanunlaşması halinde, saklı tutulduğu ileri sürülen CMK’da hükümler ile devlet sırrı tanımı ve diğer düzenlemeler arasında nasıl bir uyum sağlanacak veya nasıl bir uyumsuzluk ortaya çıkacak? Mahkemelerde “bir suç olgusuna ilişkin bilgiler” devlet sırrı olarak gizli tutulamayacağına dair CMK’daki düzenleme ile Devlet Sırrı Kanundaki düzenlemeler çatışırsa ne olacak?

Prof. Dr. Çetin Özek’e göre “Sır, bilmek hakkı olan kişiler dışında kalanların bilgiye ulaşamaması anlamına gelir.” (Daha geniş bilgi için bakınız Basın Özgürlüğünden Bilgilenme Hakkına adlı kitabı sayfa 61-71 arası. Alfa Yayınları. Eylül 1999)
Sayın Özek’in değerlendirmelerine göre, demokratik düzenlerde siyasal gücün bireylerden saklayacakları bir şey yoktur ve olmamalıdır.
Bilgilenme hakkının sağlanması yoluyla “bilgilenmiş birey” ve sonrada “bilgilenmiş toplum” ortaya çıkar. Süreç “saydam yönetimi” yaratır. Bu nedenle bilgi edinme hakkını sağlayan kitle iletişim araçlarının bağımsızlığı, korunması ve doğru bilgilerin, saptırılmamış gerçeklerin yaygın biçimde “haber” olarak, bilgi olarak toplumda dolaşımı; çoğulcu demokratik yaşamın en önemli etkenlerinden birisi olarak karşımıza çıkar.
Görüş edinme hakkına sahip bireylerden oluşan bir toplumun sahip olacağı toplumsal bilgilenme hakkı demokratik toplum düzeninin olmazsa olmaz koşulu olan ifade özgürlüğünün, gerçekleri öğrenme hakkının benimsenmesi ve uygulanmasıyla mümkündür.
Eleştirmek yerine “devlet sırrı” nedir sorusuna yanıt aramak ve tasarıyı kamuoyunda tartışmaya açmakta yarar yok mudur? Tasarı buysa eğer; üzerinde görüş oluştursak nasıl olur?

Acaba yapılacak olan kanunla demokratik hukuk devletinde devlet sırrının ne olduğuna kim veya kimler karar verecek ve bundan sonra hayatımızda neler “sır” olacak?

Etiketler: , , , , , ,

Pazar, Mart 17, 2013

YARGIDA OLANLARI BİLMEK


Av. Fikret İlkiz

Prof. Dr. Thomas Giegerich Raporunun kamuoyuna açıklanıp açıklanmadığını bilmiyorum. Ama 4 Şubat 2013 günlü bu “Rapor” bazı haberlerde ve köşe yazılarında yer aldı.

Raporun adı şöyle: “Türkiye Cumhuriyeti Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu: Çalışma Performansı Değerlendirme Raporu”

Türkiye’nin müzakereleri ile ilgili olarak “Türkiye Emsal Değerlendirme Misyonu (25 - 27 Nisan 2012) – 23’üncü Fasıl: Yargı ve Temel Haklar” bu Raporun alt başlığı.

Bu raporun asıl işlevi ise; 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliklerinden sonraki “yargı reformu” gereği Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun işleyişi ve Türk yargısının bağımsızlığı ve tarafsızlığı üzerindeki etkisini araştırmak.

Sorular sorulmuş. Prof. Dr. Thomas Giegerich önceki raporuna atıf yaparak soruyor:

Anayasa değişikliği, yargı reformu ve HSYK kuruluşu ile acaba Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki pratik iyileştirmeler ve artan güvenilirliğine ilişkin kanıt sunuyor mu?

HSYK uygulamalarında iyileştirmeler yapılarak ortadan kaldırılabilecek eksiklikleri göz önüne seriyor mu?

Yoksa Türk yargısının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda kamuya güven telkini için daha fazla reform mu gereklidir?

HSYK’nın ilk performans ve onsekiz aylık çalışmaları bu Raporda değerlendirilmiş.

Rapor’da Üçüncü Daire’de incelenmiş. Üçüncü Daire’nin görevinin yargıç veya savcıların görevini yerine getirirken bir suç işleyip işlemediğini incelemediği ve soruşturmalar için ya Teftiş Kurulu müfettişleri ya da kıdemli yargıç veya savcıların görev yaptığı belirtiliyor. Ama çok daha önemlisi şu: “Bu soruşturmalar ayrıca Adalet Bakanının önceden onayına tabidir. Ancak, yeni Yüksek Kurulun kuruluşundan beri, Bakan vetosunu kullanmamıştır.” Raporun bu bölümü bir hayli ilginç aslında.

Raporun önerisi çok net:  “Yargıç ve savcılara ilişkin disiplin incelemeleri ve soruşturma girişimleri üzerinde Bakan vetosunun kaldırılması” yönünde görüş bildirilmiş.

Daha da ilginç olanı Prof. Dr. Thomas Giegerich’in Hrant Dink davası hakkındaki görüşleri:

2.5.3.4. Hrant Dink Davası
Bu dava, Ermeni yazar ve gazeteci Hrant Dink’in katillerinin kovuşturulması ve mahkûm edilmesiyle ilgilidir. Bu da başka bir sansasyonel davadır. Ama bunun nedeni Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan yaşama hakkı ihlalinden dolayı Türkiye’ye hâlihazırda mahkûmiyet vermesi değil, Türkiye’nin Dink’in yaşamını koruyamaması ve cinayetini etkili bir şekilde soruşturamamasıdır. (Dink v. Türkiye,14 Eylül 2010 tarihli karar No. 2668/07 ve diğerleri).
Cinayetin failinin bu sürede suçlu olduğu kanıtlanmış ve uzun süreli hapis cezasına çarptırılmıştır. Ancak, (kamu görevlileri dâhil olmak üzere) diğer 19 asli şüphelinin yargılanmasının sonunda yetkili ceza mahkemesi cinayetin hiçbir yasadışı örgüt tarafından işlenmediğine karar verdi. Bunun üzerine, duruşma yargıcı ve ilgili savcı, geçerli kanıtların değerlendirilmesiyle ilgili olarak medyaya eleştirel açıklamalarda bulundular. Hala temyiz konusu olan davanın sonucundan dolayı değil, bu beyanlar yüzünden Üçüncü Dairece, duruşma yargıcı ve savcının resmi görevlerinin ihlal edip etmedikleri hakkında bir inceleme başlatmaya karar verdiği tarafıma bildirildi. Bu karar, toplum nezdinde, “derin devletle” ilişkisi olan ve yargının tarafsızlığı nedeniyle cezalandırılmayan kişilere meydan okumaya cüret eden yargı üyelerinin disiplin altına alınacağı/hizaya getirileceği gibi olumsuz bir izlenime neden olabilir. Bu yüzden, inceleme büyük bir özenle sürdürülmelidir.

Yine bu davada, Yüksek Kurul yargı sisteminin güvenilirliğini koruma ve özellikle iyi bilinen davalarda yargının düzgün işleyişine olan toplum güvenini sürdürme sorumluluğunu ciddiye alması gerekmektedir. Bu doğrultuda, Yüksek Kurulun, eylemlerini halka ivedilikle açıklamış olması gerekirdi.” (Rapor Sayfa 23)

Sonuç bölümünden birkaç satır: “Yargıç veya savcıların, yalnızca o dönemki yasalarca açık bir şekilde tanımlanan bir suç işlediklerinin kabul edilebilir kuşkuların ötesinde kanıtlanabildiği takdirde, disiplin yaptırımlarının uygulanmasını sağlayacak şekilde yasalarda değişiklik yapılmasını önermekteyim. Kanıtlanmayan söylentiler herhangi bir disiplin kovuşturması için hiçbir zaman yeterli bir dayanak olamaz. Özellikle kamuoyunca bilinen davalarda inceleme veya soruşturmaları başlatırken Yüksek Kurul yargı sisteminin güvenilirliğini koruma ve bağımsızlık ve tarafsızlık açısından kamunun yargının düzgün işleyişine olan güvenini sağlama sorumluluğunu ciddiye almalıdır. Yargıç ve savcıların bağımsızlığına, tarafsızlığına veya bireysel haklarını potansiyel olarak müdahale eden tüm Yüksek Kurul kararları yargı denetimine tabi tutulmalıdır.” (Rapor Sayfa 27)

Rapor’da Yüksek Kurul’un, “bu davalarla ilgili soruşturma kararlarının sonuçlarını halka ivedilikle açıklamalıdır” deniliyor.  

Görüşüme göre, toplumu derinden sarsan ve etkileyen, yargıya olan güvenin tartışılmasına ve sarsılmasına neden olan davalardaki yargının tüm aktörleri, yargıç ve savcıları hakkında yapılan soruşturmalar sonrasında verilen kararların ne olduğunu halk bilmelidir. Davanın adı ne olursa olsun, kitlesel eylemlere konu oluyorsa, adaleti ve vicdanları kilitliyorsa yargıda ne olup bittiğini halk bilmelidir. Eğer gazeteciler araştırırsa, haber yaparsa ve haber yaptırılırsa…
Böylece kamunun bilgi edinme hakkı yerine getirilmiş olur.  

Ayrıca halkın bilgilendirilmesi yoluyla yargı otoritesinin korunması ve halkın gerçekleri öğrenme hakkı sağlanır.

Bilgiden, haberden, olanların öğrenilmesinden, yargının eleştirisinden kim korkar?  

Ne dersiniz? Prof. Dr. Thomas Giegerich’in dediklerini ciddiye alalım mı?

Aydınlanmamız gerekmez mi? Davalarda yargının ne yaptığını bilmek isterim doğrusu.

Yargıda olup bitenlerin bilinmesini sağlamak için kamunun elinde bulunan bilgilerin halka açıklanmasında herhangi bir sakınca var mıdır?

Etiketler: , , , , , ,

Pazar, Aralık 16, 2012

HABER KAYNAĞININ GİZLİLİĞİ VE SANOMA KARARI (I)


Av. Fikret İLKİZ

Gazetecilerin haber kaynaklarının gizliliği konusunda AİHM Büyük Dairenin 14.9.2010 tarihli “Sanoma-Hollanda” kararı çok önemlidir.  Başvurucu şirket Sanoma Uitgevers B.V. Hollanda Krallığı’na karşı yaptığı başvuruda (no. 38224/03) özellikle gazetecilerin haber kaynaklarının ortaya çıkmasına neden olacak bir bilgiyi teslim etmeye zorlanmış olmalarının bir sonucu olarak Sözleşme’nin 10. maddesindeki haklarının ihlal edilmiş olduğunu iddia etmiştir. AİHM Üçüncü Daire 2006 yılında üçe karşı dört oyla Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal edilmiş olduğuna karar vermiştir. Konu büyük Daire önüne gelmiştir. 14 Eylül 2010 tarihinde Büyük Daire Sanoma Uıtgevers B.V. – Hollanda (Başvuru no. 38224/03) hakkındaki kararına göre ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir.

Karara göre, gazetecilerin “haber kaynaklarını açıklamama hakkını” usul bakımından sağlayan ve tarafsız bir organ tarafından “denetim” yoluyla güvence altına alan yasal düzenleme yoksa eğer; Sözleşmenin 10. maddesindeki ifade özgürlüğü ihlal edilmiş demektir.   

Türkiye’de gazetecilerin haber kaynaklarının korunması hakkında Basın Kanunun 12. maddesinde düzenleme vardır. Süreli yayın sahibi, sorumlu müdür ve eser sahibi, bilgi ve belge dâhil her türlü haber kaynaklarını açıklamaya ve bu konuda tanıklık yapmaya zorlanamaz. Yasada yazılı olan ilke budur. Bu düzenleme nasıl hayata geçecektir?

Basın Kanunu 12. maddesi usul hükümleri bakımından gerekli “korumayı” sağlamaya yeterli midir?  Türkiye’de gazetecilerin haber kaynaklarına, bilgilerine, belgelerine el koyma hali karşısında yeterli yasal koruma ya da güvence veya yasal düzenleme var mıdır?

Bir başka soralım; ceza soruşturmaları başlamadan önce veya başladığında veya yargılama sırasında; gazetecilerin haber, belge ve bilgileri ile haber kaynaklarının gizliliğinin korunmasını güvence altına alan yargısal denetim yolu veya yasal düzenleme var mıdır?

Hayır yoktur. Eğer yasal düzenleme yoksa basın özgürlüğü ihlal edilmiştir. Türkiye’deki durum budur.

AİHM’si Büyük Daire kararına dönelim. Bu önemli kararın çıkmasına neden olan olaylara bakalım. Bu karar gazetecilerin haber kaynakları konusunda verilen en önemli kararlardan birisidir.  Davanın önceki aşamaları nedir?

Başvurucu şirket, otomobille ilgilenen okuyucular için Autoweek adlı haftalık bir dergi yayınlamaktadır. Hoorn kasabası civarındaki sanayi bölgesinde, 12 Ocak 2002 tarihinde yasadışı bir sokak yarışı yapılmıştır. Autoweek’in muhabirleri yarışı organize edenlerin davet etmesi üzerine bu yarışta hazır bulunmuşlar, organizatörlerinin dergi ile yapmış olduğu anlaşmaya göre, sokak yarışının, katılan otomobillerin ve şahısların fotoğraflarının çekilmesine, katılımcıların kimliklerinin açığa çıkarılmaması koşul ve güvencesiyle izin verilmiştir. Sokak yarışı, orada bulunan ve daha sonra gelen polislerin müdahalesiyle sona ermiştir. Hiç kimse gözaltına alınmamıştır. Bu yarış nedeniyle soruşturma yoktur.

Autoweek Dergisi 6 Şubat 2002 tarihli 7/2002 nolu sayısında yasadışı otomobil yarışları hakkında bir makale yayınlamayı istemiştir. Bu makale yayını ile birlikte 12 Şubat 2002 tarihinde yapılan sokak yarışından çekilen fotoğraflarda yer alacaktır. Ancak fotoğraflar, yarışa katılan araçları ve katılımcıların kimliklerini açığa çıkarılmayacak şekilde yayımlanmıştır. Özgün
fotoğraflar başvurucu şirket tarafından bir CD–ROM’a depolanmış ve başvurucu şirketin farklı dergilerinin yayınlandığı yazı işleri bürosunda (Autoweek değil) saklanmıştır.


Polis ve soruşturma makamları, daha sonra sokak yarışına katılan araçlardan birinin 1 Şubat 2001 tarihli bir soygunda ram raid yoluyla (yani çalıntı bir aracın herhangi bir mağazanın vitrinine içindeki malların çalınması amacıyla çarptırılması şeklinde tanımlanan bir hırsızlık türü) kullanıldığından şüphelenmiştir.  1 Şubat 2002’de telefonla Autoweek’in yazı işleri bürosunu bir polis memuru telefonla arar. 12 Ocak 2002 tarihli sokak yarışına ilişkin bütün fotoğrafların polise teslimini ister. Polisin telefonda görüştüğü başyazar (chef reportage), yarışa katılanların kimliklerinin gizli kalması şartıyla fotoğraf çekilmesine izin verildiği gerekçesiyle, bu talebinin karşılanamayacağını polise bildirir. Başyazar ayrıca, basının makul olarak bu tür eylemlere karşı korunduğunu düşündüğünü söylemiştir ve yazılı olarak yazı işleri müdürlüğüyle iletişime geçmesini salık vermiştir.

İki polis dedektifi Autoweek yazı işleri bürosuna gelmişler, fotoğrafları isteyip teslimini sağlayamayınca, Autoweek’in genel yayın yönetmenine Ceza Muhakemesi Kanunun 96a maddesine göre verilmiş bir kararı tebliğ etmişlerdir. Bu karar Amsterdam Savcısı tarafından verilmiştir. Bu kararda, ismi belirlenememiş kişilere karşı Ceza Kanunun 310-312. maddelerinde düzenlenen suçlarla ilgili açılmış soruşturma bağlamında, 12 Ocak 2002 tarihinde Horn’daki yasadışı otomobil yarışı sırasında çekilmiş fotoğrafların ve ilgili bütün belgelerin teslim edilmesi emredilmiştir. Autoweek’in genel yayın yönetmeni sokak yarışına katılanların kimliklerinin gizli kalması için muhabirler tarafından verilmiş sözlere aykırı olacağını düşünerek, fotoğrafların teslimini reddetmiştir. Bunun üzerine savcılık Bölge Mahkemesi nöbetçi soruşturma yargıcına başvurmuştur. Soruşturma yargıcı, ceza soruşturması yapma gereğinin başvurucu şirketin gazetecilik ayrıcalıklarına göre daha ağır bastığını ve aslında bu meselede yetkili olmadığını kabul etmekle birlikte, böyle bir yetkisi bulunsaydı, bu yönde bir karar vereceğini ve hatta büronun aranması emrini de vereceğini söylemiştir. Karar üzerine şirket, 2 Şubat 2002 günü ihtirazı kayıtlarıyla birlikte, fotoğrafların bulunduğu CD–ROM’u savcıya teslim etmişler ve savcı da CD–ROM’a el koymuştur.

Başvurucu şirket elkoyma kararına itiraz etmiştir. Bölge Mahkemesi el koymanın hukuki olduğuna hükmetmiştir. Bu olayda bir yayıncı/gazetecinin, delil açıklamama ayrıcalığından yararlanamayacağını ve ceza soruşturması yapılmasındaki menfaatlerin, serbestçe haber toplama hakkından daha ağır bastığına; haber kaynaklarını koruma yükümlülüğü bağlamında, söz konusu soruşturmanın yasadışı sokak yarışlarıyla değil, başka ağır suçlarla ilgilenen bir soruşturma olduğu tespitinde bulunmuştur. Bölge Mahkemesi her ne kadar örneğinin alınmasından ve içeriğin elde edilmesinden sonra elkoyma kararını kaldırmış ve CD’lerin iadesine karar vermişse de, bu olayda gazetecilerin haber kaynaklarının korunmasının mümkün olmadığını, çünkü ağır basan yarar bakımından yapılan soruşturmanın genel kamu menfaatlerine daha uygun olduğu görüşündedir.  

Başvurucu şirket Yüksek Mahkemeye temyiz talebinde bulunmuştur. Yüksek Mahkeme Bölge Mahkemesinin el koymanın kaldırılması ve CD–ROM’un iadesine karar verdiği için başvurucu şirketin artık bu karara karşı başvurmakta bir menfaati kalmağı görüşüyle kabuledilemezlik kararı vermiştir.

Dava, AİHM’sine taşınmıştır. (Sürecek)

Etiketler: , , , , , , ,