Pazar, Haziran 29, 2014

GERÇEKLERİ SAKLAMAK ESAS MIDIR?

Av. Fikret İLKİZ

Bilgi edinme hakkı temel insan hakkı mıdır? Evet, öyledir ve bu hakka işlerlik kazandırmak için 2003 yılında 4982 sayılı "Bilgi Edinme Hakkı Kanunu" kabul edilmiştir.

Amacı, "demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin" esas ve usullerin düzenlenmesidir. Bu Kanuna göre; herkes bilgi edinme hakkına sahiptir.

Ama bu Kanun Türkiye’de bilgi edinme hakkını sağlamadı. Sadece bilgi edinmeme hakkının düzenlenmesine yarayan bir kanun oldu.  

Kanun vardı ama bilgi edinme hakkı Anayasada yoktu. 12 Eylül Referandumu ile 2010 yılında  "hak" olarak Anayasada tuhaf bir biçimde yer aldı.  Anayasanın "Dilekçe Hakkı" başlıklı 74. maddesi "VII. Dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı" olarak değiştirildi. 74. maddenin üçüncü fıkrası yürürlükten kalktı ve yerine "Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir” şeklinde yeni bir fıkra eklendi:

Böylece 2003 yılında kabul edilmiş olan Bilgi Edinme Hakkı Kanununda yer alan "Herkes, bilgi edinme... hakkına sahiptir" cümlesi Anayasaya taşındı.  

Anayasa yapılan bu tuhaf aktarmanın, yani bilgi edinme hakkının gerekçesi çok kısadır:
"Bireylerin, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen iş ve işlemlerle ilgili olarak bilgi edinebilmesi, kamu yönetiminde şeffaflığın sağlanması bakımından büyük öneme sahiptir. Bilgi edinme hakkı, bu konuda çıkartılan özel bir kanunla düzenlenmiş bulunmasına rağmen, Anayasada bu hakkı doğrudan düzenleyen açık bir hüküm yer almamaktadır. Günümüz toplumunda büyük öneme haiz olan bu hakkın garanti altına alınmasının ileri bir adım olacağı düşünüldüğünden, madde de yapılan değişiklikle bilgi edinme hakkı Anayasada açıkça düzenlenmektedir."

Brezilya'da 1988'de, Kolombiya'da 1991'de, Paraguay'da 1992'de ve Arjantin'de 1994'de Anayasa değişiklikleri sırasında "halkın gerçekleri öğrenme ve bilgi edinme hakkı" kabul edilmişti. Türkiye’de ise 2010 yılında Anayasada “bilgi edinme hakkı” olarak yer aldı.

Soran olursa eğere; Anayasa da bilgi edinme hakkı var mı? Var!
Peki, uygulamaya baktığımızda bu hak Türkiye’de var mı? Hayır yok!
Bu hak sadece kanunlarda yazılıdır, bizim ülkemizde halkın bilgi edinme hakkı yoktur. Gerçekleri öğrenme hakkı ise hiç yoktur.
Gerçeğe çıkan tüm yollar, devletin “sır” alanları ile kanunen kapatılmıştır.
Sadece varlığı kanunlarda “yazılı” olan temel haklar vardır ve aslında yoktur. Halkın gerçekleri öğrenme hakkının önünde yasaklar, bilgi edinme hakkının önünde ise türlü çeşitli kanuni engeller ve sınırlandırmalar vardır. İşin özeti budur, örneği çoktur.   
Örneğin sınırlı sayıda yayın organına tebliğ edildiğini varsaydığım, medyada sadece yayın yasağı olarak “haber” olan ve bu şekilde medyaya duyurulan ama tebliğ edilmeyen ve tipik olarak halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkının önünde sansür yaratan Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi kararıdır.
Ankara C. Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosunun “Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğunda bulunan ve İŞİD terör örgütü tarafından bilinmeyen bir yere götürülen Türk vatandaşlarının güvenliklerinin sağlanması için CMK 157 ve 5187 sayılı Basın Kanunun 3. Maddesine göre olay ve soruşturma konusunda yayın yasağı konulması” talep edilmiş. Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesi 15.06.2014 tarih ve 2014/377 D.İş sayılı kararı ile bu talebi reddetmiştir. Bunun üzerine Başsavcılık 16.06.2014 tarihli 2014/84425 soruşturma sayılı yazısı ile bu karara itiraz etmiştir.
İtirazı inceleyen Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi kararında; “ Ankara C. Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosunun; mağdur edilen Başkonsolos ve görevlilerin yaşamsal güvenliklerinin sağlanması ve bu konuda gereksiz gerçeğe aykırı ve devletin zafiyetini ortaya koyacak şekilde yayınlar yapılması nedeniyle…”  yürütülen 2014/84425 soruşturmasına ilişkin olarak soruşturma konusunun “gerçek bir olaya” dayandığının anlaşıldığı belirtilmiştir.
Bu nedenlerle “ kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, milli güvenlik hususları” nazara alınarak Başsavcılık itirazı kabul edilmiş ve Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesinin kararı kaldırılmıştır.
Mahkeme Hâkimi bu soruşturma dosyası ile ilgili olarak “…her türlü yazılı, görsel basın ve internette soruşturma tamamlanıncaya kadar CMK 157 ve 5187 sayılı Basın Kanunun 3 ve Anayasanın 26/2 maddesi gereğince YAYIN YASAĞIKONULMASINA…” karar verilmiştir.
Demek ki “soruşturma tamamlanana kadar” yayın yasağı sürecektir. Olaydan anlaşıldığına göre açılan bu Soruşturmada sürerken suç failleri İŞİD militanları yakalanıp haklarında Türkiye’de dava açılana kadar yayın yapmak yasaktır. Varsayımsal olarak ve “muhtemelen”; soruşturma devam ederken yayın yapılırsa eğer; bu yayın “gereksiz” ve “gerçeğe aykırı” ve “devletin zafiyetini ortaya koyacak şekilde” yapılmış “yayın” olarak kabul edileceğinden; kamu güvenliği, toprak bütünlüğü ve milli güvenlik ihlal edilmiş sayılacaktır.
Bu bir mahkeme kararıdır. Yayın yasağıdır. Kanuni dayanağı vardır ama ifade özgürlüğü bakımından kabul edilemez bir karardır. Hukuka, anayasaya ve kanunlara aykırıdır.  Halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkının ihlalidir. Yayın yasağı açıkça sansürdür. Soruşturmanın konusu olan bu olayda asıl olan; olup bitenlerin bilinmesi ve gerçeklerin öğrenilmesi esastır. Çünkü bu olay bakımdan şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkelerine bağlı bir yönetimin, hukuk devletinde halkından gizleyeceği bir şey olmamalıdır.
Öte yandan halkın bilgi edinme, gerçekleri öğrenme hakkını sağlaması gereken ve halkın gözü, kulağı olan medya organlarının, bu tür hukuka aykırılıklarla, yayın yasakları ve sansür kararlarıyla ilgili haber yapması, yasağa rağmen yayın yapması, yasağı tanımaması gibi ilkesel tavrı veya bu tür sorunları da kalmamıştır.
Yayın yasağı var mıdır? Vardır. Kararı kim vermiştir? Mahkeme vermiştir. O halde ortada bir mahkeme kararı bulunduğuna göre ona uymak gerekir. Yasak, yasaktır. Artık mahkemenin yayın yasağı koyduğu konu hakkında yayın yapılamaz. Bu durum normaldir!
İzlenen yol budur ve yayın yasakları artık kimsenin umurunda değildir.
Halkın gerçekleri öğrenme ve bilgi edinme hakkı;  her şeye rağmen ve özellikle yayın yasaklarının getirdiği “bilgisiz bırakılma” ve “gerçeği saklama” alışkanlıklarına dayalı devletin “sır” alanlarını sürekli genişlettiği ileri demokrasiye rağmen “vardır”.

Etiketler: , , , , , , , ,

Pazar, Mart 17, 2013

YARGIDA OLANLARI BİLMEK


Av. Fikret İlkiz

Prof. Dr. Thomas Giegerich Raporunun kamuoyuna açıklanıp açıklanmadığını bilmiyorum. Ama 4 Şubat 2013 günlü bu “Rapor” bazı haberlerde ve köşe yazılarında yer aldı.

Raporun adı şöyle: “Türkiye Cumhuriyeti Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu: Çalışma Performansı Değerlendirme Raporu”

Türkiye’nin müzakereleri ile ilgili olarak “Türkiye Emsal Değerlendirme Misyonu (25 - 27 Nisan 2012) – 23’üncü Fasıl: Yargı ve Temel Haklar” bu Raporun alt başlığı.

Bu raporun asıl işlevi ise; 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliklerinden sonraki “yargı reformu” gereği Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun işleyişi ve Türk yargısının bağımsızlığı ve tarafsızlığı üzerindeki etkisini araştırmak.

Sorular sorulmuş. Prof. Dr. Thomas Giegerich önceki raporuna atıf yaparak soruyor:

Anayasa değişikliği, yargı reformu ve HSYK kuruluşu ile acaba Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki pratik iyileştirmeler ve artan güvenilirliğine ilişkin kanıt sunuyor mu?

HSYK uygulamalarında iyileştirmeler yapılarak ortadan kaldırılabilecek eksiklikleri göz önüne seriyor mu?

Yoksa Türk yargısının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda kamuya güven telkini için daha fazla reform mu gereklidir?

HSYK’nın ilk performans ve onsekiz aylık çalışmaları bu Raporda değerlendirilmiş.

Rapor’da Üçüncü Daire’de incelenmiş. Üçüncü Daire’nin görevinin yargıç veya savcıların görevini yerine getirirken bir suç işleyip işlemediğini incelemediği ve soruşturmalar için ya Teftiş Kurulu müfettişleri ya da kıdemli yargıç veya savcıların görev yaptığı belirtiliyor. Ama çok daha önemlisi şu: “Bu soruşturmalar ayrıca Adalet Bakanının önceden onayına tabidir. Ancak, yeni Yüksek Kurulun kuruluşundan beri, Bakan vetosunu kullanmamıştır.” Raporun bu bölümü bir hayli ilginç aslında.

Raporun önerisi çok net:  “Yargıç ve savcılara ilişkin disiplin incelemeleri ve soruşturma girişimleri üzerinde Bakan vetosunun kaldırılması” yönünde görüş bildirilmiş.

Daha da ilginç olanı Prof. Dr. Thomas Giegerich’in Hrant Dink davası hakkındaki görüşleri:

2.5.3.4. Hrant Dink Davası
Bu dava, Ermeni yazar ve gazeteci Hrant Dink’in katillerinin kovuşturulması ve mahkûm edilmesiyle ilgilidir. Bu da başka bir sansasyonel davadır. Ama bunun nedeni Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan yaşama hakkı ihlalinden dolayı Türkiye’ye hâlihazırda mahkûmiyet vermesi değil, Türkiye’nin Dink’in yaşamını koruyamaması ve cinayetini etkili bir şekilde soruşturamamasıdır. (Dink v. Türkiye,14 Eylül 2010 tarihli karar No. 2668/07 ve diğerleri).
Cinayetin failinin bu sürede suçlu olduğu kanıtlanmış ve uzun süreli hapis cezasına çarptırılmıştır. Ancak, (kamu görevlileri dâhil olmak üzere) diğer 19 asli şüphelinin yargılanmasının sonunda yetkili ceza mahkemesi cinayetin hiçbir yasadışı örgüt tarafından işlenmediğine karar verdi. Bunun üzerine, duruşma yargıcı ve ilgili savcı, geçerli kanıtların değerlendirilmesiyle ilgili olarak medyaya eleştirel açıklamalarda bulundular. Hala temyiz konusu olan davanın sonucundan dolayı değil, bu beyanlar yüzünden Üçüncü Dairece, duruşma yargıcı ve savcının resmi görevlerinin ihlal edip etmedikleri hakkında bir inceleme başlatmaya karar verdiği tarafıma bildirildi. Bu karar, toplum nezdinde, “derin devletle” ilişkisi olan ve yargının tarafsızlığı nedeniyle cezalandırılmayan kişilere meydan okumaya cüret eden yargı üyelerinin disiplin altına alınacağı/hizaya getirileceği gibi olumsuz bir izlenime neden olabilir. Bu yüzden, inceleme büyük bir özenle sürdürülmelidir.

Yine bu davada, Yüksek Kurul yargı sisteminin güvenilirliğini koruma ve özellikle iyi bilinen davalarda yargının düzgün işleyişine olan toplum güvenini sürdürme sorumluluğunu ciddiye alması gerekmektedir. Bu doğrultuda, Yüksek Kurulun, eylemlerini halka ivedilikle açıklamış olması gerekirdi.” (Rapor Sayfa 23)

Sonuç bölümünden birkaç satır: “Yargıç veya savcıların, yalnızca o dönemki yasalarca açık bir şekilde tanımlanan bir suç işlediklerinin kabul edilebilir kuşkuların ötesinde kanıtlanabildiği takdirde, disiplin yaptırımlarının uygulanmasını sağlayacak şekilde yasalarda değişiklik yapılmasını önermekteyim. Kanıtlanmayan söylentiler herhangi bir disiplin kovuşturması için hiçbir zaman yeterli bir dayanak olamaz. Özellikle kamuoyunca bilinen davalarda inceleme veya soruşturmaları başlatırken Yüksek Kurul yargı sisteminin güvenilirliğini koruma ve bağımsızlık ve tarafsızlık açısından kamunun yargının düzgün işleyişine olan güvenini sağlama sorumluluğunu ciddiye almalıdır. Yargıç ve savcıların bağımsızlığına, tarafsızlığına veya bireysel haklarını potansiyel olarak müdahale eden tüm Yüksek Kurul kararları yargı denetimine tabi tutulmalıdır.” (Rapor Sayfa 27)

Rapor’da Yüksek Kurul’un, “bu davalarla ilgili soruşturma kararlarının sonuçlarını halka ivedilikle açıklamalıdır” deniliyor.  

Görüşüme göre, toplumu derinden sarsan ve etkileyen, yargıya olan güvenin tartışılmasına ve sarsılmasına neden olan davalardaki yargının tüm aktörleri, yargıç ve savcıları hakkında yapılan soruşturmalar sonrasında verilen kararların ne olduğunu halk bilmelidir. Davanın adı ne olursa olsun, kitlesel eylemlere konu oluyorsa, adaleti ve vicdanları kilitliyorsa yargıda ne olup bittiğini halk bilmelidir. Eğer gazeteciler araştırırsa, haber yaparsa ve haber yaptırılırsa…
Böylece kamunun bilgi edinme hakkı yerine getirilmiş olur.  

Ayrıca halkın bilgilendirilmesi yoluyla yargı otoritesinin korunması ve halkın gerçekleri öğrenme hakkı sağlanır.

Bilgiden, haberden, olanların öğrenilmesinden, yargının eleştirisinden kim korkar?  

Ne dersiniz? Prof. Dr. Thomas Giegerich’in dediklerini ciddiye alalım mı?

Aydınlanmamız gerekmez mi? Davalarda yargının ne yaptığını bilmek isterim doğrusu.

Yargıda olup bitenlerin bilinmesini sağlamak için kamunun elinde bulunan bilgilerin halka açıklanmasında herhangi bir sakınca var mıdır?

Etiketler: , , , , , ,

Pazar, Ocak 15, 2012

YARGININ HIZI ve HAMMARBERG RAPORU


16 Ocak 2012
                                   
                                                                                                                                  Fikret İLKİZ
Yargıyı “hızlandırma” amacıyla bir yasa “tasarı”nın varlığını Adalet Bakanının basında yer alan açıklamalarından öğrendik. Ancak “tasarının” içeriğini ve yargıyı nasıl “hızlandıracağını” bilmiyoruz. Belki açıklandığında veya tasarı TBMM’de kanunlaştığında öğreneceğiz. Öyle ya, çoğunluk iktidarı…
Kamuoyu ile paylaşılmadan kanunlaşan kanun tasarılarının kanunlaşma süreçlerini gün ışığında yönetim ilkelerine, çoğulculuk ve demokrasiye aykırı görüyorum. Sadece Mecliste yapılan tartışmalarla kabul edilerek yürürlüğe konulan bazı temel kanunların demokratik hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmadığı inancındayım.
Özgürlüklerimizi koruyan insan haklarıdır, biçimsel anlamda kabul edilerek uygulamaya konulmuş yasalar değildir.
Hukuk devletinde, devletin gücü, insan temel hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Bu nedenle içeriği adil olmayan, insan haklarına aykırı yasaların çıkarılması önlenmelidir. Asıl olan amaç, adaletli bir demokratik toplum düzeninin yaratılmasıdır.
Öteki türlü bir yaklaşımla, eğer “biz yaptık oldu” diyorsanız, kabul ettiğiniz yasalarla oluşturduğunuz “yasa devleti” olmanın ötesine geçemezsiniz. Bu adalet değildir, hukuk devleti hiç değildir.
Yargının “hızlandırılması” mıdır, yoksa adil yargılanma hakkı gereği herkesin makul sürede yargılanması ve makul sürede davasının görülmesini isteme hakkının düzenlendiği ve insan haklarının korunduğu bir adalet sisteminin inşası mıdır amacınız?
Çok dikkat çekici bir zamanlama içinde olduğumuzu düşünüyorum. Anımsar mısınız bilmiyorum, tam bu sırada geçtiğimiz günlerde yargı sistemimiz hakkında gerçekçi tespitlerinin yapıldığı çok önemli bir rapor yayınlandı. Konusu, Türkiye’nin yargı sistemi.
Yargının “hızlandırılması” hakkındaki yasa tasarısının kamuoyuna açıklanan bir raporla ilintisi var mıdır acaba?
Avrupa İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, 10-14 Ekim 2011 tarihleri arasında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sonucunda “ülkedeki adalet yönetiminin durumunu ve insan haklarının koruma düzeyini” 10 Ocak 2012 tarihli Raporunda değerlendirdi.  
“Türkiye’de Adalet Yönetimi ve İnsan Haklarının Korunması” raporunun her satırının okunmasında yarar var. Adaleti yönetenlerin nasıl yönettiğini, Türkiye’de insan haklarının korunma düzeyini gözler önüne seriyor.
Raporda yer alan ve aşağıda tırnak içinde okunmasını istediğim bazı cümleler var.
“Ayrıca adli kolluk sistemi, savcıların bu görevleri yerine getirmelerine tam anlamıyla destek olmak üzere geliştirilmelidir. İddianamelerin kalitesine de dikkat edilmelidir.
Komiser, özellikle AİHM içtihadı göz önüne alındığında, tutukluluğa çok sık başvurulmasına ve uzun tutukluluğa ilişkin kaygılarını tekrarlamaktadır.”
“Komiser, yargılamanın aşırı uzun sürmesinin, Türk adaletinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin mükerrer kararlar almasına yol açan kronik bir işlevsel bozukluk olduğunu gözlemlemektedir.”
(Avrupa Konseyi) “Bakanlar Komitesi’nin çeşitli vesilelerle belirttiği gibi, adaletteki aşırı gecikmeler, özellikle hukukun üstünlüğü ilkesine saygı duyulması ve adalete erişim bakımından büyük tehlike oluşturmaktadır. Aşırı uzun mahkeme işlemleri genel olarak adalet sisteminin saygınlığını ve toplumun adalet sistemine olan güvenini zedelemektedir.”
“Dava sürerken gerçeklesen usule ilişkin ertelemelerin, Türkiye’deki uzun yargılamaların bir başka önemli nedeni olduğu görülmektedir. Türkiye’de sıradan bir davada, mahkemenin türünden bağımsız olarak, mükerrer ertelemeler ve dava dosyasının bilirkişilere gönderildiği uzun sürelerin olduğu görülmektedir.
Birçok davada, duruşmalar aylarca sonrasına ertelenmektedir. Bu durum, özellikle ceza davalarında sorun yaratabilmektedir, çünkü bu, şüpheli veya sanığın sorguya çekilmeden önce uzun süre tutuklu kalmasına neden olabilmektedir. Komiser’e, bu tür gecikmeler ve verilen aralar nedeniyle birçok kişinin, mahkûmiyet kararının ardından, o zamana kadar tutuklu olarak geçirdikleri süre hesaba katılarak hemen salıverildiği bildirilmiştir. Davaların sık sık kesintiye uğradığı bir ortamda, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde (…) sıklıkla yapıldığı gibi, organize suç ya da terör davalarında birçok sanığın davasının birleştirilmesi uygulaması özellikle kaygı vericidir, çünkü bu uygulama bazı davalarda işlemlerin daha da uzamasına yol açmaktadır.”
“Komiserin daha önce İfade Özgürlüğü Raporu’nda da gözlemlediği gibi, savcıların mesnetsiz davalar da dâhil yargılamanın başlatılması konusunda kendilerini pek kısıtlamadıkları görülmektedir ki bu da bu sorunu şiddetlendirmektedir. Savcıların aynı zamanda davaları eleme, yani hangi davaların kamu adına kovuşturulmak üzere yargı sistemine takınacağını belirlemek gibi bir rollerinin ("kapı tutma işlevi" de denilen rol) olduğunu algılama konusunda, yeni (Türk Ceza Muhakemesi) TCMK’nın kendilerine bu imkânı açıkça sağlamasına (170-175. maddeler) rağmen, bir zorlukları olduğu görülmektedir. Bunun yerine savcıların, özellikle de devlet güvenliği meselelerinin söz konusu olduğuna inanıldığı zaman, davayı mahkemeye taşımayı ve delillerin değerlendirilmesi işini mahkemeye devretmeyi tercih ettikleri bildirilmektedir.”
İstisnaları dışında, gazeteciler bu Raporu haberleştirmedi, Rapor üzerine yazı yazmadı. Eğer gazeteciler bu Rapora hak ettiği ölçüde sütün/cm ayırmak suretiyle haber yapmış olsalardı, bu çok önemli tespitlerden kamuoyu haberdar olurdu.
Türkiye’de adaleti nasıl yönettiklerini bilenler dışında, nasıl yönetilemediğini de toplum öğrenirdi.
Ancak nasıl olsa bu Rapor çok önceden onlara verildiği için, hem Türkiye’de adalete bakanlar ve hem de Avrupa Konseyi’nin adalet işlerine bakanlar zaten ve umarım çok şey öğrendiler.
Bu Raporla adaleti yönetenlerin “yönetim becerileri” ile insan haklarının korunmasındaki “koruma düzeylerini” hep beraber bir kere daha öğrenmiş olduk.
Keşke gazeteciler bu Raporu kamuoyunun bilgisine çok daha geniş biçimde sunmuş olsalardı…
Acaba, içeriği bilinmeyen ama yargının hızlandırılması hakkında hazırlandığı öne sürülen yasa tasarısı “paketi”, aslında Thomas Hammarberg’in bu Raporuna karşılık olarak hazırlanmış ve “işte biz sorunu çözüyoruz ve yargıyı hızlandırıyoruz” yanıtı mıdır? 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Cumartesi, Mart 28, 2009

"ADALET BAKANLIĞINDAN SORULARA YANIT"

Fikret İLKİZ


Adalet Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği “İki Soru ve Sansüre Kapak” yazımızda “…yargı ve medya ilişkileri konusundaki çalışmalar hakkında sorular” yönelttiğimiz tespitiyle 24.03.2009 tarihli, 10 sayılı yazısı ile sorularımızı yanıtlamıştır. Müşavir yanıtını aynen yayınlıyorum:

“Bizim Gazete’nin 23.03.2009 tarihli baskısında yayımlanan “İki Soru ve Sansüre Kapak” başlıklı köşenizde, Bakanlığımız tarafından hazırlanan “yargı Reformu Stratejisi” Taslağı ile ilgili bazı değerlendirmeler yaptığınız ve yargı medya ilişkileri konusunda çalışmalar hakkında sorular yönelttiğiniz görülmektedir.

Bakanlığımızca internet sitemize konulan “ Yargı Reformu Stratejisi” başlıklı metin, sizin de belirttiğiniz gibi bir taslaktır ve üzerinde yapılan çalışmalar devam etmektedir. Söz konusu metin 21.05.2005 tarihli (2008 olacak) Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisinden yaklaşık iki hafta önce 08.05.2008 tarihinde bir duyuru eşliğinde internet sitesine konulmuş ve bütün ilgili kuruluşlara gönderilerek görüş alınacağı vurgulanmıştır. Taslakla ilgili yüksek yargı organları, hukuk fakülteleri ve barolardan görüşler gelmiş ve bu görüşlere de internet sitesinde yer verilmiştir.

Bakanlığımız temel politika belgelerinde yargıya güven konusuna özel olarak yer verilmektedir. Avrupa Birliği Komisyonuna verilen 2008 tarihli Yargı Reformu Stratejisi Taslağında, bu belgenin hazırlanmasındaki on amaçtan biri de “yargıya güvenin arttırılması” olarak belirtilmiştir. Ayrıca, Yargı Reformu Stratejisi’nden ayrı olarak Bakanlığımızın 2010-2014 yıllarını kapsayan Stratejik Plan Taslağı’nda da Bakanlığımızın vizyonu “Güven veren bir adalet sistemi” olarak belirlenmiştir. Belirlenen vizyona ulaşılması için, öncelikle yargıya güven sorununun bilimsel yöntemlerle ele alınması ve atılacak adımların buna göre belirlenmesi gerekmektedir.

Bu çerçevede Adalet Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığının sorumluluğunda ve Selçuk Üniversitesi Rektörlüğünün yürütücülüğünde “Türkiye’de Yargının Güverlilik ve Saygınlığını Etkileyen Faktörlerin Araştırılması ve Yargı Etik Kodu” konulu bir proje önerisi hazırlanmıştır. Proje öneri formu 28.08.2008 tarihinde TÜBİTAK’a sunulmuştur. Proje önerisi TÜBİTAK tarafından panel sistemi ile çeşitli üniversitelerden akademisyenlerin katılımıyla 13.02.2009 tarihinde değerlendirilmiş, ancak sonuç olarak öneri kabul edilmemiştir. Konunun önemli ve kapsamlı olması nedeniyle, ileride başka bir proje çerçevesinde çalışmaların yürütülmesi düşünülmektedir. Bunun dışında Yargı ve Medya ilişkileri konusunda TÜBİTAK’a sunulmuş herhangi bir proje önerisi bulunmamaktadır.

Yargı ve medya ilişkileri konusunda Bakanlığımızca İsveç Ulusal Mahkemeler İdaresi ile yürütülen ikili işbirliği kapsamında, yargı ve medya ilişkilerinde yaşanan sorunların tespiti ve çözüm önerilerinin geliştirilmesi amacıyla, Mantıksal Çerçeve Analizi (Logial Frame Analysis) toplantıları yapılmaktadır. Durum analizine yönelik olarak bu toplantılardan ilki yargı mensuplarının katılımı ile gerçekleştirilmiştir. 25-26 Mart 2009 tarihinde ise bu toplantıların ikincisi medya mensuplarının katılımıyla gerçekleştirilecektir. Bu toplantıya özellikle yargıyla ilgili haberleri takip eden yargı muhabirleri davet edilmiştir. Ayrıca Bakanlımızca Avrupa Konseyi ile birlikte yürütülen “Türkiye Mahkeme Yönetimi Sistemine Destek Projesi” kapsamında 9-12 Mart 2009 tarihleri arasında “Basın Sözcüleri ve Mahkemelerin İletişim İhtiyaçları” konulu bir çalışma yapılmıştır.

Bakanlığımızca gerçekleştirilen bu çalışmalar ilgili bütün kişi ve kuruluşların bilgisi dahilinde yapılmakta yukarıda da belirtildiği gibi henüz kabul edilmemiş ve hazırlık aşamasında bulunan projeler bile kamuoyuna duyurulmaktadır. Yargı ve medya ilişkileri konusunda bu çalışmalar medya mensuplarıyla ve diğer ilgili kişi ve kuruluşlarla işbirliği içinde sürdürülecektir.

Bilgilerinize sunulur. Saygılarımla. Murat AYDIN Basın Müşaviri”

Basın Müşavirine çok teşekkür ederim. Bu yanıt çok aydınlatıcı oldu benim için…

Ama yazdıklarımızın kaynağı Bakanlığın 2008 Yargı Reformu Stratejisi’dir.. Yanıta yanıt vermek gerekirse…Yazımızda geçen Strateji Taslağının (2). bölüm başlığı: “Yargının Tarafsızlığının Geliştirilmesi” olup (2.2) nolu alt başlığı; “Yargı tarafsızlığı konusunda yargı profesyonellerinin ve medya mensuplarının bilinçlendirilmesi”dir. Nasıl yapılacak? Taslak’ta “Ayrıca, halen Bakanlığımızca Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK)’nun desteği ile Türkiye’de yargı-medya ilişkileri üzerine bir Ar-Ge projesinin hazırlık çalışmaları yürütülmektedir. Bu projenin çıktılarına göre gerekli yasal veya idari düzenlemeler ile eğitim ve bilinçlendirme çalışmaları yapılacaktır.” yazılı (sayfa 17). Taslağın Bölüm (6) ve (6.3.) nolu alt başlığı ise; “Yargının, medya ve halkla ilişkilerinin geliştirilmesi” Şöyle yazılı: “Yargı-medya ilişkileri konusunda TÜBİTAK tarafından “Medya ve Yargı İlişkileri” başlıklı bir projenin hazırlık çalışmaları devam etmektedir. Bakanlık olarak bu projeye destek verilmektedir.” (Sayfa 31)

Adalet Bakanlığı Basın Müşaviri “Bunun dışında Yargı ve medya ilişkileri konusunda TÜBİTAK’a sunulmuş herhangi bir proje önerisi bulunmamaktadır.” diyor…

Hangisi doğru? Strateji Taslağı mı? Basın Müşavirinin yanıtı mı?

Taslağın (6) bölümünün başlığı “Yargıya Güvenin Arttırılması”. (6.1.) nolu alt başlık ise; “Toplum nezdinde yargıya güveni etkileyen unsurları belirlemek amacıyla Ar-Ge çalışmaları yapılması”…Nasıl yapılacak? Taslak diyor ki; “Üniversiteler ve kamuoyu araştırma şirketleri ile işbirliği yapılarak yargıya güven konusunda araştırma ve incelemeler yapılması ve bu araştırma ve incelemelerin sonuçlarına göre projeler geliştirilmesi planlanmaktadır. Bu konuda TÜBİTAK ile “Yargının Toplum Nezdinde Güvenilirlik ve Saygınlığını Sağlayan ve Etkileyen Unsurların Araştırılması” başlıklı ortak bir proje yürütülmesi için hazırlık çalışmaları yapılmaktadır.” (Sayfa 30)

Basın Müşavirinin açıklamasına göre; Adalet Bakanlığı Yargı Reformu Stratejisinden “ayrı” olarak 2010-2104 yıllarını kapsayan dönem için kendi vizyonuna göre TÜBİTAK ile “başka” çalışmalar yapmış…Bu proje 13.02.2009 tarihinde değerlendirilmiş ve o tarihte sona ermiş…Başka bir çalışma yürütülmesi düşünülmüyor (muş)..

O halde herkesin katkısına, görüşüne ve eleştirisine açılan Yargı Reformu Stratejinin 30 uncu sayfasındaki bölüm ne olacak? Herkes buna göre görüş bildiriyor…

Acaba hangisi doğru? Adalet Bakanlığı Basın Müşaviri yazısındaki bilgiler kuşkusuz “açıklama” olarak çok doğru...Ama o zaman Yargı Reformu Strateji Taslağında yazılı olanlar ne olacak?.. Hangisi doğrudur, doğrusu ben anlayamadım!

Etiketler: ,