Pazar, Ocak 01, 2012

BEN AYRIK OTUYUM


Fikret İLKİZ
Ayrık otu, tereler ve maydanozlar… 

26.12.2011’de Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı tarafından Afyonkarahisar’da düzenlenen değerlendirme toplantısında konuşan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, “…terör örgütünün yürüttüğü çalışma sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, gece arka sokaklarda haince pusu kurarak yaptığı saldırılardan ibaret değil, sadece silahlı terör değil. Bunun bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var.” dedi.

Ayaklardan biri, sanatçılar, ressamlar, şairler ve yazarlar (mış)! Terörle mücadele edenlerle, mücadele edenler varmış ve bakın bu mücadeleyi “neyiyle” veriyormuş? 

“Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor. Terörün arkadan dolanarak arka bahçede yürüttüğü faaliyetler ki arka bahçe İstanbul'dur, İzmir'dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Almanya’dır, Londra'dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur. Şimdi dağdaki ile belki kırsaldakiyle mücadeleniz kolay bana göre ama bu arka bahçede ayrık otu ile tereler birbirine karışıyor. Hepsi yeşil renkte görünüyor. Birbirine karışıyor, kimisi zehirli, kimisi faydalı. Hangisinin faydalı, hangisinin zehirli olduğunu ancak yiyince anlıyorsunuz.”
Ayrık otu ile tere otu arasındaki farkı daha kavrayamadan, aradan dört gün geçmemişti, 30 Aralık 2011 sabahı Türkiye bir facia haberiyle uyandı. Şırnak Uludere ilçesinin hemen karşısındaki Irak topraklarında terörist sanılan ve aralarında çocuklarında bulunduğu insanlarımızın üzerine bomba yağdırıldı. 35 ölü… Meğer tütün ve mazot kaçakçılarıymış…

Bu insanlar neden kaçakçılık yapıyor? İş, aş, ekmek ve geçim için… Ucuz mazot karşılığı geçim için kaçakçılık yaparken terörist sanılarak bombalanan hayatlar… Şimdi 35’i ölü. Ölenlerin ölümü, terörle mücadelede “hata” olarak mı yazılacak? Refah içinde olan ve büyüme hızı önlenemeyen(!) Türkiye’nin, önlenebilir ölümler karşısındaki hatalarından biri midir, terörle mücadele edeceğim derken havaya uçurulan hayatlar! Sorumluları kimlerdir? Bu kadar cenaze üzerine, ölümler üzerinden yapılan siyaset ne kadar kolay acaba? 

Dağdaki ile kırsaldakiyle mücadele ne kadar kolaymış…“Özür dileriz, terörist sandık!”…

Öyle ya, terörle mücadele edildiğine göre, “tere otları” ile “maydanozlar” konuşacak sadece. 

Yazarlar ve gazeteciler, bu faciayı yazarsa, şairler genç ölümlere ağıtlar dizerse, ressamlar bombalanan hayatların resmini yaparsa, onlar ayrıkotlarıdırlar. Zararlı ve zehirdirler!

Bir ön bahçe var, ama daha tarifi yapılmadı. Bir de arka bahçede yetişen ve birbirine karışan ayrıkotları, tere otu ve maydanozlar… Bazıları zehirliymiş ve yenilince anlaşılıyormuş… 

Birbirine karışan otlar hangileriymiş ve zehirli mi miymiş?   
Ayrık Otu, (Ayrık kökü. Agropyrum repens)  yabanidir ve aslında faydalı otsu bir bitkidir. İçerisinde potasyum, demir ile A ve B vitaminleri bulunur. Vücudu kuvvetlendirir, kanı temizler, ateşli hastalıklarda hastayı rahatlatıcı etkisi vardır. İdrar söktürücüdür, böbrek iltihaplarını giderir, kum ve taşları düşürmeye yardımcı olur. Prostata karşı koruyucudur. Deri hastalıklarına karşı da faydalıdır. Romatizma ve gut şikâyetlerini azaltıcı etkisi vardır. Hatta ruhani rahatsızlıklara bile iyi gelir (Bazılarına tavsiye olunur!). Nesi zararlı ki?  
Tere (Lepidium sativum), turpgiller (Brassicaceae) familyasından, yaprakları salata olarak yenen baharlı bir bitki türüdür. Vücuttaki yağ yakımını hızlandırır. İnce yaprakları pişince acılaştığı için çiğ yemek gerekir. Ayrıca içinde birçok vitamin barındıran bir bitkidir. Anadolu'da bolca yetişir. Karaciğere faydalıdır. Sigaranın zararlarını azaltır. Birçok insan yer ve sever… Ama ayrık otundan daha az yararlı olduğu anlaşılıyor… 

Maydanoz (Petroselinum crispum), maydanozgiller familyasından yeşil renkli, damarlı bir bitkidir. Yaprakları baharat olarak kullanılır. Ağustos-Eylül ayları arasında, beyaz renkli çiçekler açan, kazık köklü, 30-100 cm boylarında, iki yıllık otsu bir bitkidir ve özel kokuludur. Meyvelerinin içeriğinde uçucu bir yağ ile apiin adlı bir glikozit vardır. Kökünde, biraz uçucu yağ, müsilaj ve apiin vardır. Yaprakları, kökü ve meyvesi kullanılır. Ayrıca maydanoz suyunun ödemleri atmada çok etkili olduğu bilinmektedir. (Wikipedia)
“Önce o arka tarafı ayırt etmekte neticede zorlanıyoruz. O ayırt etmekteki zorluktan yararlanarak 'ben de maydanozum, ben de iyi otum, ben iyi iş yapıyorum' diyor. (…)
Acaba, “arka tarafı ayırt etmek” için bu kadar zorlanacak ne var? Otları, saydık işte. Ne yapmak lazım(mış)!

“Ne diyorlarsa tersine çevirmek lazım. Ben böyle buldum bunların niyetlerinin ne olduğunu, dünyalarının ne olduğunu. İyi dedikleri her şey kötüdür, kötü diyorlarsa iyidir. 'Barış' diyorlarsa orada savaş vardır. 'Demokrasi' diyorlarsa orada zulüm vardır. 'İnsan' diyorlarsa orada insana yönelik tuzak vardır. 'Sevgi' diyorlarsa kin ve nefret vardır. Ne diyorlarsa tersidir. Tersten okuyunca onların düzü anlaşılır.” (http://www.cnnturk.com

Şair, şiir yazınca, ölümlere ağıt yakınca, ressam bombalanan hayatların resmini yapınca, makale yazarı makalesini yazınca, tersine çevirmek lazımmış! Çünkü terörün yeni tarifine göre; “ben maydanozum” veya “ben otum” diyenlere inanmamak lazım(mış)! Çünkü onlar barış derse “savaş”, demokrasi diyorlarsa “zulüm”, sevgi diyorlarsa “kin ve nefret vardır” demeye getirmiş İçişleri Bakanı…

Yazılanları okuduğunuzda, halktan biri olarak böyle anlamanız mümkün müdür? Ben öyle anlamıyorum. O halde ben saydığım şifalı bitkilerden suda kaynatıp her sabah aç karnına içmeliyim, iyi gelir.  

Ama galiba ben bu otlardan sadece birisine benziyorum. Ben ayrık otuyum…

Beni “yeseniz” bile zararım değil yararım olur.  Ne yazarsam tersinden anlamayın ey tere otları, ey maydanozlar! Sizler de iyi otlardansınız. Ama derdim tereler ve maydanozlar değil. Ben yazıları ve şiirleri okurum, resimlere bakarım…

Bilinsin isterim, terör yaratmak için değil; belki cahillik bile giderir, zihin açar, eğer kaynatılıp her sabah aç karnına içilirse ayrık otları… 

Etiketler: , , , , ,

Pazar, Ekim 09, 2011

ALTERNATİF MEDYA ŞENLİĞİ- 16 Ekim 2011


Yeşil Gazete- Alternatif Medya Şenliği düzenledi...
Şenlik Programı:

•             11:00 – Şenlik başlangıcı: standlar
•             12:00-13:15- Medya Okuryazarlığı (Moderatör: Nadire Mater)
•             13:30-14:45- Yeni Medya Düzeni (mi?) (Moderatör: Tolga Çevikel)
•             15:00-16:15- İnternet Sansürü (Moderatör: Avniye Tansuğ)
•             16:30-17:45- Medyada Nefret Söylemi (Moderatör: Yasemin İnceoğlu)
•             18:00-19:15- Dijital Aktivizm (Moderatör: Alper Akyüz ve Erkan Saka)
•             20:30- Konser: Serbest Radikaller
* ve Şafak Yüreklik ve Bülent Develi’den Sokak performansları

Ayrıntılı bilgi Şenliğin FaceBook sayfasında!
Şenlik web sitesi: http://alternatifmedyasenligi.wordpress.com/

Etiketler: , , ,

KİŞİSEL VERİLER VE GAZETECİLER



               Av. Fikret İLKİZ

Yaklaşık bir yıldır arada bir yazdığımız konu yeniden gündeme gelecek.

Avrupa Konseyi'nin 1981’de imzaya açtığı 108 sayılı Otomatik Olarak İşlenen Kişisel Veriler Bakımından Bireylerin Korunması Hakkında Sözleşme Türkiye tarafından imzalanmıştır, ama onaylanamamıştır. Çünkü bu Sözleşme'nin onay kanununu çıkarabilmek için Türkiye’nin iç hukukunda öncelikle bu Sözleşmeye uygun bir “kanun yapma” şartı var.

Türkiye kişisel verilerin gizliliğini koruyacak bir kanunu henüz kabul etmemiştir. Yıllardır Türkiye hakkındaki İlerleme Raporlarında bu “eksiklik” yazılıdır. En son hazırlanan "Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı"  2008 yılından beri gündemdedir.

Hatta bu tasarı kanunlaşmadan “kişisel verilerin korunması”, en son 5982 sayılı Kanunla (13.05.2010 Resmi Gazete) değiştirilen Anayasa’nın "Özel Hayatın Gizliliği" hakkındaki 20. Maddesine eklenen bir fıkra ile anayasal bir hak haline gelmiştir.

Anayasaya göre, artık herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsamaktadır. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller ise kanunla düzenlenecektir.

Bir türlü çıkamayan kişisel veriler hakkındaki kanun çalışmaları hızlandı.

Eski Tasarıda kişisel verilerin işlenmesinde kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı ile temel hak ve özgürlüklerinin korunması ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin uyacakları esas ve usullerin düzenlenmesini amaçlanmıştı.

Yenisi ne olur bilinmez… Ama eğer eskinin tekrarı yeniden gündeme gelirse 2008 yılında hazırlamış olan kanun tasarısı "gazeteciler" için bazı sakıncalar ve tehlikeler içeriyordu. Hak olarak kişisel verilerin korunması Anayasada yer almasına rağmen, geçmiş yasama döneminde kalan Tasarı gizliliği korumuyor, kişisel verilerin kişinin rızası dışında işlenmesini sağlıyordu.

Eski Tasarıda "Kişisel Verileri Koruma Kurulu" kurulması vardı. Eğer yeniden getirilirse; bu Kurula öğretim kurumlarında en az on yıl öğretim üyeliği yapmış veya özel veya kamu hizmetinde en az on yıl fiilen çalışmış olanlar arasından, altı yıl süreyle görev yapmak üzere 7 kişi seçiliyor. Kurulun yetkilerini bağımsız olarak kullanması söz konusuydu. Hatta hiçbir organ, makam, merci ve kişi Kurulun kararını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremeyecekti. Kurulunun üyelerini ve Kurul Başkanını, Bakanlar Kurulu seçecekti. Bu durumda eski Tasarıya göre Başbakanlığa ve Bakanlar Kuruluna bağımlılığı olan bir Kurul daha kurulması hedeflenmişti.

Eğer yeni Tasarıda aynı düzenleme korunursa, bağımsız olmak bir yana kurulacak Kurul "yürütmeye" bağımlı olacaktır.
Gerçi günümüzde artık yürütmeye bağımlı olmayan bir Kurul kalmamış olsa bile; en az bağımsız ve özerk kurullar kadar önemli olan bir başka sorun daha kapıdadır. Çok daha sakıncalı olan böyle bir yapılanma bakımından "gazetecilik amacıyla veri işlenmesi” adı altında, gazetecilerin ellerindeki verilerin gazetecilik amacıyla işlenip işlenmediğinin denetimi yolu açılacaktır. Bu amaç kim tarafından ve nasıl belirlenecektir?

Önceki Tasarıda olduğu gibi "kişisel verilerin işlenmesi bakımından mesleki davranış kuralları" eğer kurulacak  "Kurul" tarafından belirlenecek olursa; gazetecilerin kendi meslek örgütleri tarafından belirlenmiş meslek kuralları veya etik ilkeleri artık yürütmeye bağımlı bir Kurul tarafından belirlenecek demektir. En sakıncalı düzenlemelerden birisi de budur.  Gazetecilerden ve onların meslek örgütlerinden, kendi meslek ilkelerini bu Kurul kararları ile “uyumlu hale” getirmeleri istenirse, bu nasıl olacaktır?

Eski Tasarıda yayın yoluyla kişilik hakları ihlal edilenlerin Kurula şikâyet etme hakkı tanınmıştı. Şikâyetçi kişi bakımından telafisi güç veya imkânsız bir zararın doğması ihtimali bulunursa, Kurul'un "geçici önlemler almak" – ne demekse- dâhil, karar verme yetkisi vardı. Kurul nasıl bir "geçici önlem kararı” alacaktır ve karar medyada nasıl uygulanacaktır?

Bütün bu düzenlemeler önceki Tasarıda yer aldığına göre, yeniden gündeme gelecektir.

Yıllardır söylediklerimizi tekrarlarsak, kişisel verilerin gizliliğini korumak adına getirilmesi düşünülen denetimle, gazetecilerin ve kamuoyunun haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı bir kere daha sınırlandırılacaktır.

Olabilecekleri ve karşılaşılacak sorunları tekrar tekrar yazarak anlatmaya çalıştığımız, sadece gazetecilerin basın özgürlüğünün sınırlandırılacağı ve medya üzerinde bir denetim sistemi daha yaratılacağı endişesi yanında, asıl önemli olan; herkesin kişisel verilerinin gizliliğinin ortadan kalkacağı tehlikesidir.

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Pazartesi, Ağustos 01, 2011

GAZETECİYE YAYIN YASAĞI

Av. Fikret İLKİZ



Kırşehir 2. Asliye Ceza Mahkemesi bir gazeteci hakkında “hak ve yetkinin kötüye kullanılması nedeniyle suçun işlenmesinden dolayı takdiren hükümde belirtilen gün sayısı olan 375 gün sanığın (büyük harflerle) GAZETECİLİK MESLEĞİNİ YAPMAKTAN YASAKLANMASINA,” karar verdi. (2010/282 Esas, 2011/123 Karar ve 17.05.2011 tarih)

Kararın konusu yayın yoluyla hakaret. Kırşehir 2. Asliye Ceza Mahkemesi kararının dikkatle okunması gerekiyor.

Dava Kırşehir C. B.Savcılığının 19 Nisan 2010 tarihli iddianamesi üzerine açılmış. Konusu Kırşehir Postası gazetesinin 23 Ocak 2010 tarihli nüshasında yayımlanan, “Belediyede neler oluyor” başlıklı yazı. Yazının Başbakan’a açık mektup olduğu, Kırşehir Belediyesinde neler yaşandığından Belediye Başbakanın haberi olup olmadığı sorulmaktadır. Yazıda açıkça bir sorunun daha yer aldığı yazılı… “acaba Belediyede kim kiminle basıldı, bu kadar olmaz, pes doğrusu, hem de belediye binasında, bir Cumartesi günü belediye Başkanı Y.B.’nin (görevi yazılı) …yapanlar din ahlak kurallarını ön planda tutunlar, açıklasın, böylesine bir olay belediye başkanı Y.B’nin... yapanların birlikte belediyede beraber olurken basıldığı iddia ediliyor, kamuoyu cevap bekliyor.”

Gerekçeli kararda yer alan yazının bu bölüme göre, gazeteci Belediye Başkanına çok yakın görevde bulunan iki kişi için “belediyede kim kiminle basıldı” sorusunu sorulmaktadır. Yazıda bu duruma “bizler bile inanamadık duyduklarımıza” diyerek din ahlak kurallarını ön planda tutanların, olup bitenleri açıklamak zorunda olduklarını, böylesine bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediği sorularak, bu “duyduklarına” ve bu “iddialara” karşı, “kamuoyu cevap bekliyor” denildiği anlaşılmaktadır.

Gazetecinin mahkeme önündeki savunmasına göre  “imzasız gelen bir mektup ve çevreden duydukları” üzerine yazısını yazmıştır. 

Mahkemede tanık dinlenmiş. Tanık, gazeteci ile telefonla konuştuğunu davada şikâyetçi ve katılanlar hakkında herhangi bir şey söylemediğini söylemiş.

Kararın gerekçesinde yazılı olduğuna göre; gazeteci mahkemeye “isimsiz ve imzasız habere konu evrakla ilgili belgenin aslını ve yayınladığı yazıdan sonra yazdığı yazıları ibraz etmek için süre talep etmiş, ancak yazıları ibraz etmediği gibi son duruşmaya gelmemiştir”

Demek ki bu yazının konusu, belediyede kimin kiminle “basıldığı” hakkındaki duyulanlar, iddialar ve söylentilerdir. Böyle bir iddia olduğu ileri sürülerek Belediye’de çalışanların görevleri de belirtilmek suretiyle “kimin kiminle basıldığı” hakkındaki söylentilere göre “basılanlar” yüzünden Belediyede olup biten hakkında kamuoyu adına cevap istenmektedir.

Böyle bir yazı acaba Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesine ne kadar uygundur? Bu soru yanıtlanmalıdır.

Görüşüme göre, gazeteciler duydukları hakkında, söylentiler hakkında, açıkçası dedikodular üzerine haber yapmamalıdır.

Halkın arasında dolaşan dedikodu ve söylentiler üzerine, kamuoyu önünde gerçeklerin ortaya çıkması için gazeteci her zaman “soru” sorar ve kamuoyu adına yanıt alma hakkına da sahiptir. Çünkü gazeteci kamuoyunun gözü ve kulağıdır. Ancak yorumlarında, sorularında ve eleştirilerinde dedikoduların gerçekmiş gibi yorumlanması ile yönelteceği sorular kişilik haklarını ihlal etmemelidir. Üstün yarar hangisidir? Bu tür olaylarda kişilik hakları feda edilerek kamu yararı mı korunur yoksa basın özgürlüğü yerine kişilik hakları mı korunmalıdır?

Kamuoyunun dedikodular üzerine, dedikodunun ne kadar gerçek olduğunu öğrenme hakkına karşı kişilik haklarının korunması çatıştığında bu sorun ortaya çıkar. Çözümünde ise olayın oluş biçimine göre karar verilir. Yargı kararında, kamuoyunun üstün yararı vardır mıdır ve basın özgürlüğü neden korunmalıdır sorusuna yanıt verilir. Üstün yarar yoksa kişilik haklarının neden korunduğu ve neden basın özgürlüğünün korunmadığı sorusuna açıklık kazandırılır. 

Özel yaşamla ilgili olarak çok daha fazla dikkatli olmalıdır. Asıl olan kamu yararıdır. Kamu yararını ilgilendirmesi koşuluyla kişilerin kamusal görevleri ne olursa olsun özel yaşamları da bu amaçla sorgulanabilir.  Kamu görevlileri hakkındaki dedikodu mudur, gerçek midir araştırması yapılmalıdır. Bu gazetecinin görevidir. En azından gazeteci, söylentileri araştırdığını, bulabildikleri üzerinden gerekirse özenli davrandığını kanıtlayabilmeli ve konuyla ilgili araştırmasını yaptığını makul ölçüde açıklayabilecek durumda olmalıdır. Görünür gerçek, haberdir kuşkusuz. Ama olayların oluş biçimine göre, kişiler hakkında ileri sürülen iddialarda ise somut gerçeğin arandığı durumların göz ardı edilmemesi de gazeteciliğin en önemli ilkelerinden birisidir.

Bu nedenle karara konu olan yazının Gazetecilerin Hak ve Sorumluluk Bildirgesindeki sorumluluklara uygun kaleme alınmadığı fikrindeyim. Etik ilkelerle açıklanmasının zorluğu karşısında, Mahkeme tarafından da basın özgürlüğünü korumak yerine kişilik haklarının korunması daha üstün yarar olarak kabul edilmiştir. 

Nitekim gerekçeli karar hakaret fiilinin oluşup oluşmadığı konusunda doktrine Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarına dayanmıştır. Ardından “Sanık savunmasında, kendisine gelen imzasız bir mektup ve çevrede konuşulanlara dayanarak bu yazıyı yazdığını belirtmiş, ancak gazetecilik mesleğinin yüklediği sorumlulukları yerine getirmemiş, haberin içeriği ve gerçekliğini araştırmadan, gerçekmiş gibi yazıyı yayınlamış, kendisine verilen süreye rağmen imzasız yazıyı mahkemeye ibraz etmediği gibi daha sonra yayınladığı katılanların lehine olduğunu ileri sürdüğü yazılarını da mahkemeye ibraz etmemiştir” gerekçesiyle yasal dayanaklarını da belirterek yazının basın özgürlüğü kapsamında değerlendiremediği gerekçesiyle mahkûmiyet kararı vermiştir.

Bu karar, mutlaka Yargıtay denetiminden geçmelidir. Çünkü herkesin hemen kabul edemeyeceği bir gelişmeden söz etmeliyiz. Birçok insana ters gibi görünecek ama dünya ceza hukuku giderek “hakaret” fiilini suç olmaktan çıkarmaktadır. Artık hakaret suç olarak kabul edilmemektedir. Gazetecileri cezalandırmak yerine, eleştirilerden dolayı insanları ve gazetecileri cezaya mahkûm etmek yerine, suç olmaktan çıkarılması çok daha çağcıl bir ceza hukuku anlayışıdır. Hakaret fiili ile karşılan kişilerin onurlarının ve saygınlığının korunmasında örneğin hukuk mahkemelerinde tazminat davaları açmak gibi başka yargı yollarına başvurmak çok daha uygundur.

Aksi takdirde, gerekçeli kararın ikinci yaklaşımı kabul edilemez bir gerçekliği önümüze çıkarmaktadır.

Gazetecilerin gazetecilik yapmalarının yasaklanması yargı kararı ile gerçekleşebilecektir. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunun cezaları düzenleyen 53 üncü maddesi gazeteci için uygulandığında ortaya çıkan sonuç endişe vericidir ama bir yasal bir gerçekliktir. Mahkeme uygulamıştır. Önce hakaret nedeniyle TCK 125 maddesine göre hapis cezası yerine 10 ay karşılığı adli ve indirim uygulanarak sonuçta 375 gün adli para cezası verilmiştir. Bu para cezası 20 eşit taksitte bir ay ara ile ödenecektir. Taksitlerden biri, zamanında ödenmezse hapse çevrilecektir. Mahkeme gazeteciyi tüm bu cezalardan ayrı olarak ve para cezası ödendikten sonra, ayrıca 375 gün gazetecilik mesleğini yapmaktan yasaklanmasına karar vermiştir.

Bu yasaklama üzerinde durulmalıdır. Çünkü yasaklanan sadece gazeteci değildir. İfade özgürlüğünün bir sonucu olara haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı bulunan kamuoyu da 375 gün süreyle haber ve bilgi almaktan, yorum ve eleştirileri okumaktan yasaklanmış demektir.

İfade özgürlüğü hakkının ihlali sonucunu yaratan bu yasaklama ciddidir ve ceza davasını ilk çare olarak gören ülkemiz gerçeğinde, ne yazık ki kötü örnek her zaman uygulanmasına özenilen örnektir.


Etiketler: , , , ,

Perşembe, Temmuz 21, 2011

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE TÜRKİYE RAPORU

Av. Fikret İLKİZ

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, 27 - 29 Nisan 2011 tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaretinin ardından, 12 Temmuz 2011’de kamuoyuna açıklanan “Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya Özgürlüğü”  Raporu’nu hazırladı.

Raporda Komiser; “savcı ve mahkemelerin, ifade özgürlüğü üzerinde önemli bir caydırıcı etki oluşturan, henüz basılmamış bir kitaba el koyma kararından derin kaygı” duyduğunu ifade etmektedir. Bu kaygının haksız olmadığı çok açıktır. Ahmet Şık olayında da görüldüğü gibi basılmamış kitapların bile teslim edilmesi istendiği için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu Raporunda bu konuya da değinilmiş. Komiserin bir diğer endişesi ise; “polisin ve yetkili savcının yaptığı soruşturmanın, münhasıran Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gazetecilik faaliyetleri ve haber kaynaklarıyla ilgili olması”dır. Çünkü Türkiye’nin iç hukuk mevzuatına göre; süreli yayın sahibinin, sorumlu müdür ve haberi yazan eser sahibi gazeteciler bilgi ve belge dâhil her türlü haber kaynağını açıklamaya ve bu konuda tanıklık yapmaya zorlanamaz (Basın Kanunu Madde 12). Bu yasak, gazetecileri koruyan bu madde ihlal edilmiştir. 

Gazeteciler hakkında açılan soruşturma ve ceza davalarının çokluğu “ana akım Türk medyasında büyük ölçüde oto sansüre” neden olmaktadır. Haberlere göre; gazeteciler ve insan hakları savunucuları, gazetecilik faaliyetleri veya görüşleri nedeniyle; üçüncü şahıslarca saldırıya uğramakta veya tehdit edilmektedirler.

19 Ocak 2007’de, Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra bu cinayetle ilgili olarak, Türk makamlarının Hrant Dink’in ifade özgürlüğünü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi uyarınca saldırılara karşı koruma konusundaki pozitif yükümlüklerini yerine getirmediğine ilişkin AİHM’si kararına Raporda önemle dikkat çekilmektedir. 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin on yılı aşkın bir süredir, Türkiye’nin ifade özgürlüğü ihlallerinde bulunduğuna ilişkin çok sayıda kararı göz önüne alındığında, Türkiye’nin benzer ihlalleri etkin bir biçimde önleme konusunda gerekli “tüm tedbirleri almadığına ilişkin kaygılar” devam etmektedir. Komiser Raporunda; “ifade özgürlüğünün ve medya özgürlüğünün Avrupa demokratik toplumlarının gelişme ve ilerlemesinde hayati bir role sahip olduğunu vurgular. İfade ve medya özgürlüğü çoğulculuğun ve diyaloga açık olmanın, yani demokrasinin başlıca özelliklerinin üzerine inşa edildiği sütunlardır.”

Gazeteciler kamuoyunun gözü kulağıdır, kamu bekçisidir. Bu yüzden gazetecilere özel önem verilmelidir. Çünkü “Halkı, iktidar ve nüfuz sahiplerini zor duruma düşürecek gelişmeler de dâhil olmak üzere, toplumdaki gelişmelerden haberdar eden bir “kamu bekçisi” olan medyaya özel bir önem verilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (…) içtihatlarına göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi bağlamında ifade özgürlüğünün, sadece olumlu karşılanan veya zararsız görülen fikirleri değil, aynı zamanda Devleti veya toplumun herhangi bir bölümünü kırıcı, şok edici veya rahatsız edici fikirleri de kapsar”

Siyasetçilerin istemediklerini, gücü elinde bulunduranların yaptıkları yasadışı işleri, yolsuzluğu, ahlaksızlığı, hırsızlığı, uğursuzluğu, güç sahiplerini kamuoyu önünde zor duruma düşürecek tüm haberleri araştırıp kamuoyunu bilgilendiren gazetecilerdir. O yüzden gücü elinde bulunduranların hoşlanmadığı, şoke eden haberlerde olsa birilerini rahatsız edici olayları yazan gazeteciler korunmalıdır. Bizim ülkemizde ise genellikle hapishaneye atılırlar veya ceza davası tehdidi altında gazetecilik yapmaları istenir.  Herhalde “yasal tehdit altında” gazetecilerin çalıştığı sayılı ülkelerden birisiyiz. 

Raporda bu gerçeğe değiniliyor. Türkiye’de ifade özgürlüğüne karşı sürekli ve ciddi bir tehdit oluşturma gayreti vardır. Öyle ki, “son zamanlarda gazetecilerin dalgalar halinde tutuklanması da, bu riskin ne kadar gerçek bir risk olduğunu özellikle vurgular niteliktedir.”

Komisyon 2009 yılı Raporunda, Türk makamlarına, Türk Ceza Kanununun ve Terörle Mücadele Kanununun ilgili maddelerinin değiştirilmesi çağrısında bulunduğunu hatırlatarak; günümüzde Ceza Kanununun ve Terörle Mücadele Kanununun pek çok maddesinin lafzı ve ruhu, Türkiye’de ifade özgürlüğünün önünde ciddi bir engel oluşturmaya devam etmektedir.

Raporda “hakaretin suç olmaktan çıkarılması” çalışmalarına Türkiye örneklerinden hareketle değinilmiş. Türk Ceza Kanununda “hakaret” ile ilgili olarak hapis cezasının varlığı bile gazetecilerin (çekinmesine) korkmasına ve otosansüre yol açtığı yazılı…

Komiser, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 1577 (2007) sayılı, “Hakaretin Suç Olmaktan Çıkarılmasına Doğru” başlıklı Kararını hatırlatmış, Türk makamlarını Türk Ceza Kanununun 125. maddesinde değişiklik yapılmasını öneriyor ve hakaretin hapis cezasıyla cezalandırılması uygulamasına son vermeye acilen davet ediyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarına göre, siyasiler söz ve eylemlerinin hem gazeteciler hem de kamuoyu tarafından daha ayrıntılı bir şekilde araştırılarak irdelenmesi ve eleştirilmesine tahammüllü olmalıdır. Komiser, bu nedenle, kamuya mal olmuş insanları, söz konusu ceza davalarını açmaya neden olan şikâyetleri yüzünden ifade özgürlüğü ve medya üzerinde yarattığı caydırıcı etkinin önlenmesini istemektedir. Eleştiri ve karşıt görüşlere karşı bir hoşgörü ortamının ve çoğulculuğun teşvik edilmesi maksadıyla, bu tür ceza davaları açılırken son derece dikkatli olmaya davet eden Komiser, Türk makamlarını, kamuya mal olmuş kişilere ilave bir koruma sağlayan Türk Ceza Kanununun 125. maddesinin 3. fıkrasını (kamu görevlilerine karşı hakaret suçu) yürürlükten kaldırmaya davet etmektedir.

Kuşkusuz böyle bir tavsiyenin “olumlu” karşılanması gerekir. Çünkü ceza davaları son çare olarak değerlendirilmelidir. Ancak “hakaretin suç olmaktan çıkarılması” talebinin, Türkiye’deki siyasiler, politikacılar tarafından olumlu karşılanmayacaktır. Tepki gösterilerek, böyle bir tavsiye; “ne yani, hakaret serbest mi bırakılmalı?” denilecektir. 

Yine Rapora göre; İnternet ile radyo televizyon yayınları hakkındaki mevzuatın “gözden geçirilmesi “çok önemli ve acil bir ihtiyaç” olarak görülmektedir. Özellikle de internetin sansür edilmesinin ve internet sitelerine erişimin engellenmesinin, demokratik bir toplumda gerekli olan sınırları aştığı görüşü belirtilmiştir. Komiser, bu yasaları yorumlayan ve uygulayan ilgili Türk makamların takdir yetkilerini sınırlamaya ve söz konusu uygulamaların mahkemelerce sıkı bir şekilde denetlenmesini sağlamaya davet etmektedir.

Raporda yazılı görüşüne göre; Türkiye’de ifade özgürlüğü sorunları AİHM’si standartlarının tümüyle göz önüne alınarak ve mahkemelerin bütün kararlarına bu standartları dâhil etmeleri halinde çözüme kavuşturulabilir.

Ne de olsa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukukumuzda “kanun” niteliğinde ama aldıran kim?

Etiketler: , , , , ,