Pazartesi, Haziran 15, 2015

Fikret İLKİZ'den durum saptama: "HERKES EGOSUNU BİR KENARA KOYMALI"

Fikret İlkiz- 15 Haziran 2015
HERKES EGOSUNU BİR KENARA KOYMALI

Başta sözün sahibi ve sonra herkes…

Anayasaya göre egemenlik yetkili organlar eliyle kullanılır. Yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasa ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir (AYM Madde 8). Cumhurbaşkanı parlamenter sistemlerde devletin başı sıfatıyla hakem konumundadır. Tüm siyasi partilere, iktidar ve muhalefete karşı bağımsız ve tarafsız kalması beklenir. Bu beklentinin yaşama geçirilmesi amacıyla Cumhurbaşkanının parlamento veya halk tarafından seçilmesinin özel önemi vardır.

1924,1961 ve 1982 Anayasalarının yapım sürecinde Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yöntemi önerilmiş ama benimsenmemiştir. Bu arayışın nedeni cumhurbaşkanının tarafsızlığını sağlamayacak bir statünün sağlanabilmesidir.

1987 yılında eski Cumhurbaşkanlarından Turgut Özal’a Başbakanlığı döneminde; “Ben Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini daha demokratik görüyorum. Çünkü Cumhurbaşkanı’nın epey yetkileri var. 1961 Anayasası gibi değil. Partiler aday gösterebilir veya dışarıdan aday gösterebilir, ama Meclis yerine Cumhurbaşkanı’nı halk seçmelidir. Cumhurbaşkanı da ona göre kendini güçlü hissetmelidir. Dikkat edin, bu başkanlık sistemi değil. Yani Amerika’daki başkanlık sistemi değil. Cumhurbaşkanımıza yetkiler vermişiz… Ağırlık onda… Halk seçerse daha güçlü olur” demişti (Hürriyet 23.04.1987). Aynı görüşü paylaşan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 01.10.1999’da TBMM yasama yılı açış konuşmasında mahzurlarına rağmen Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin, hatta mutlaka halk tarafından seçilmesinin, demokrasiye güç kazandıracağı ve demokratik kurumlara daha çok otorite kazandırması için yararlı olacağı görüşündeydi (Onar, Erdal yazısından. Anayasa Hukuku Kurultayı, 2001. TBB Yayını. Sayfa 373-374).

Geçmiş tartışmaların ve köprülerin altından çok sular aktı…

31.05.2007 kabul tarihli 5678 sayılı Kanunla Anayasa’da yapılan 14. değişiklikle 1982 Anayasasının 102 inci maddesi değiştirildi. Cumhurbaşkanının TBMM tarafından seçilmesi yürürlükten kaldırıldı.  Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan adayın cumhurbaşkanı seçilmiş olacağı ve bir kimsenin en fazla iki defa olmak üzere beş yıl süreyle Cumhurbaşkanı seçilebileceği kabul edildi. Anayasa değişikliğinden sonra yürürlüğe giren 19 Ocak 2012 kabul tarihli 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu hükümlerine göre “Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir” (Madde 2).

Recep Tayyip Erdoğan 14 Ağustos 2001'de Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kurdu. Kurucu Genel Başkanı seçildi. AKP, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde üçte iki parlamento çoğunluğuyla tek başına iktidar oldu. Genel seçimlerde milletvekili adayı olamayan R.T. Erdoğan, yapılan yasal düzenlemeyle milletvekili adaylığının önündeki yasal engelin kalkması üzerine, 9 Mart 2003'te Siirt ili milletvekili yenileme seçiminde oyların yüzde 85'ini aldı ve 22. Dönem Siirt Milletvekili olarak parlamentoya girdi. 15 Mart 2003 tarihinde Başbakan görevini üstlendi.

Şimdi Cumhurbaşkanı olan R.T.Erdoğan, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde partisinin %46,6 oy alması üzerine 60. Hükümeti, 12 Haziran 2011 seçimlerinde % 49,8 oy alarak 61. Hükümeti kurdu ve Başbakan olarak görev yaptı.
10 Ağustos 2014 Pazar günü yapılan seçimde 21.000.143 (%51,79) oy olarak 12. Cumhurbaşkanı seçildi.

28 Ağustos 2014 tarihli 29102 sayılı 2. Mükerrer sayılı Resmi Gazetede “10.8.2014 Pazar günü genel oyla yapılan seçimde halk tarafından seçilerek görevime başlamış bulunuyorum” diyen Recep Tayyip Erdoğan; TBMM üyeliğinin sona ermesi ve “Başbakanlık Makamının boşalması nedeniyle, yeni Başbakan atanıncaya kadar Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığa vekâlet etmesini ve yeni Hükümet kuruluncaya kadar mevcut Bakanlar Kurulunun görevini sürdürmesini” Cumhurbaşkanı sıfatıyla rica etti.

12. Cumhurbaşkanı Anayasanın 103 maddesine göre hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, laik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağına, adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağına yemin etmiştir…

Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini temsil eder, Anayasanın ve Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. Anayasa kendisine “tarafsız devlet başkanı” sıfatıyla yetkiler vermiştir. Siyasal olarak “taraflı olan” Hükümetle veya Hükümet Partisi ile yetkilerini paylaşamaz. Örneğin yüksek yargı organlarına yaptığı seçimler bakımından kullandığı yetki “tarafsızlık statüsü” nedeniyle verilmiştir. Kanunların Anayasaya aykırılığı nedeniyle Meclise geri gönderme yetkisi verilmesinin nedeni de tarafsızlığıdır.

Daha açık söyleyelim; Cumhurbaşkanı devleti temsil etmek, demokratik sosyal hukuk devleti ilkelerini ve laik T.C’yi yüceltmek ve kollamak görevlerini Anayasa kurallarıyla üstlenen yansız bir baştır (AYM 18.12.1979 tarih 1979/45 sayılı kararından, AYMKD, s. 17, s372-376).      

Günümüzün 12. Cumhurbaşkanı Anayasada ve Anayasa Mahkemesi kararlarında yazılı tarife uyup uymadığı son seçimlerde kendini gösterdi.  

12. Cumhurbaşkanı genel oyla halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanıdır. Demokrasi anlayışlarının başımıza açtığı baskı rejimi ve olağanüstü dönemlerin olağanlaştırılmasındaki çabaları inkâr edilemeyen önceki Cumhurbaşkanlarından Özal ve Demirel’in demokrasinin kuvvetlenmesi ve kurumları için Cumhurbaşkanının halk tarafından seçimin sonucu ve yaşananlar ortada. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra Türkiye’nin “uçurumun kenarından döndüğü” ve aktif olarak seçim çalışmalarına katılımından dolayı asıl seçimi kaybedenin 12.Cumhurbaşkanı olduğu ve “başkanlık sistemi” isteğine halkın “hayır” dediği tekrar tekrar söyleniyor, yazılıyor ve herkes tarafından vurgulanıyor.

Umarım anlaşılmıştır…

Anayasa Mahkemesi twitter.com’un kapatılmasının ifade özgürlüğüne aykırı olduğu kararına Hükümet çok sert tepki göstermişti (20.03.2014/zaman.com.tr/politika_twitter-mwitter-hepsinin-kokunu-kaziyacagiz_2206121.html) web sayfasında yer alan Zaman gazetesi haberine göre Başbakan R.T.Erdoğan partisinin mitinginde yaptığı konuşmasında "Uluslararası komplolar bu işin içinde, bu twitterler var ya, şimdi mahkeme kararı çıktı. Bu twitter mwitter, hepsinin kökünü kazıyacağız.  Efendim uluslararası camia şöyle der böyle der, hiç beni ilgilendirmiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gücünü görecekler. Bunun özgürlükle alakası yok. Özgürlük birinin mahremine girmek değildir, özgürlük devletin sırlarını bu tür kanallarla, fitnelemek değildir. Buna fırsat vermeyeceğiz, süratle bu adımı atıyoruz. Ülkemin güvenliği söz konusu. Ülkeme fitne fesat sokmak isteyen ister ulusal olsun ister uluslararası olsun karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve bizi bulacaktır."  demişti.
Başbakan olarak kullanmadı ama 12. Cumhurbaşkanı şimdi twitter.com hesabını kullanıyor.

Seçimleri değerlendirdiği “Recep Tayyip Erdoğan ‏@RT_Erdogan 11 Haz.” twittleri Cumhurbaşkanlığının web sayfasında duruyor.

“Türkiye'yi hükümetsiz bırakan, egolarına mahkûm olanlar, tarihe de milletimize de bunun hesabını veremezler.”

Bir diğeri; Herkes egosunu bir kenara koymalı, bir an önce ülkemizde hükümet kurulmalı ve devlette devamlılık esastır anlayışıyla devam edilmelidir.”

Twitter hakkında Başbakan olduğunuz yıllarda görüşleriniz malum olmasına karşın; 7 Haziran 2015 genel seçim sonuçlarından sonra 12. Cumhurbaşkanı olarak, “Devletin başı” olduğunuza göre; önce siz Sayın Cumhurbaşkanı ve sizden sonra “herkes egosunu bir kenara koymalı”…



Etiketler: , , , , , , , , ,

Çarşamba, Ocak 07, 2015

KAMU DÜZENİ NE ZAMAN BOZULUR?

Fikret İlkiz – 5 Ocak 2015

Kamu düzeninin kanunla bozulması olası mıdır? Bazen, evet!

Kanunlar basit, anlaşılır, sade olmalıdır. Hangi amaçla yapılmışsa o amacın gerçekleşmesine aracı olmalıdır. Tek konu için, tek kanun yapılmalıdır, torbalarla kanun yapılmaz. Ben yaptım oldu, kanun yapmak değildir. Yasa koyucunun iradesi, temel hak ve özgürlüklerle sınırlıdır.  

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunda 6552 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle “yürütmenin durdurulması” kararları hakkındaki düzenleme hak ihlaline neden olmamalıdır, ama oldu. İdari işlemin uygulanmasıyla telafisi güç veya imkânsız zararların doğacağı durumlarda, yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi, kişilerin hak arama özgürlüklerini etkili biçimde kullanılabilmelerini sağlayan önemli bir hukuki imkândır. Bu imkânı, bu yargısal yolu ortadan kaldıran veya etkisiz hale getiren kanuni bir düzenleme Anayasanın 36. Maddesinde yer alan hak arama özgürlüğüne aykırılık teşkil eder. 6552 sayılı Kanun değişikliğinde karşımıza çıktı ve Anayasa Mahkemesinden geri döndü. Anayasa Mahkemesi yapılan kanun değişikliği sonucunda bireylerin hak arama özgürlüklerini daha etkili biçimde kullanılabilmelerini sağlayan yürütmeyi durdurma kurumundan Anayasaya aykırı olarak yoksun bırakıldıkları sonucuna vardı (02.10.2014 tarihli ve E. 2014/149, K. 2014/151 sayılı AYM iptal kararı).Anayasa Mahkemesi anılan bu kararı ile yine 6552 sayılı Kanunun internet yayınlarıyla ilgili düzenlemesini de iptal etmiştir.

4 Mayıs 2007 kabul tarihli 5651 sayılı Kanun İnternet ortamında yapılan yayınlarla ilgili ana kanundur. Yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı kez değişikliğe uğratılmıştır. Son değişiklikler 2014 yılı içinde üç ayrı kanunla yapılmıştır. Sonuncusu 6552 sayılı torba kanundur.

Resmi Gazetenin 01.01.2015 tarihli 29223 sayılı nüshasında gerekçesi yayımlanan Anayasa Mahkemesi’nin 02.10.2014 tarihli ve E. 2014/149, K. 2014/151 sayılı kararı ile 6552 sayılı Kanunla yapılan internet yayınları hakkındaki değişiklikler iptal edildi. Karşı oyları da ilginç olan bu iptal kararının gerekçelerine yakından balım.

Önce üç torba kanunla 5651 sayılı Kanunda yapılan değişiklikleri adları ile sıralayalım.

İlki 6.2.2014 kabul tarihli 6518 sayılı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’dur. İkincisi 26.02.2014 kabul tarihli 6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ve (şimdilik) en son üçüncüsü 10 Eylül 2014 kabul tarihli 6552 sayılı İş Kanunu İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması ile Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun’dur.  Böylece 2014 yılı Şubat ayında yirmi gün arayla iki kez ve son değişiklikten yedi ay sonra değiştirilmek suretiyle aynı yıl içinde üç kez değiştirilen Kanun, 5651 sayılı İnternet yayınlarıyla ilgili kanundur.
Kanunda yapılan değişiklik nedenlerinin “ihtiyaçtan” değil, siyasetten kaynaklandığı ve İnterneti yüksek dereceli siyasetçilerin hiç sevmedikleri bilinmektedir.

En son 10 Eylül 2014 tarihli 6552 sayılı Kanunla 5651 sayılı Kanunun Bilgilendirme Yükümlülüğü hakkındaki 3. Maddede yer alan para cezaları artırılmış ve “(4) Trafik bilgisi Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından ilgili işletmecilerden temin edilir ve hâkim tarafından karar verilmesi hâlinde ilgili mercilere verilir.” şeklinde bir fıkra eklenmişti.

3. Maddedeki (4) fıkra düzenlemesi Anayasa Mahkemesi’nin 02.10.2014 tarihli (E. 2014/149, K. 2014/151) kararı ile iptal edildi. AYM gerekçesinde trafik bilgilerinin kişisel veri olduğunu ve böyle bir düzenlemenin bu verilere ulaşılabilirlik sağlayacağından dolayı “kişilerin tercihleri, düşünceleri ve davranışları hakkında fikir verebileceğinden kişilerin özel hayatlarına müdahale edilme riski” içerdiğini belirtti.  Bu verileri, herhangi bir amaç veya konu sınırlaması olmaksızın TİB herhangi bir gerekçe veya neden göstermeksizin temin edebileceğinden; böyle bir yetki, Anayasanın 20. Maddesinde yer alan kişisel verilerin korunması hakkının ihlali demektir. AYM gerekçesinde şöyle dedi: “Trafik bilgisi adı altında temin edilecek olan bilgiler Anayasa ile teminat altına alınan iletişimin gizliliği, düşünce ve ifadeyi yayma özgürlüğü, haberleşme özgürlüğü, kişisel verilerin korunması gibi birçok temel hakla doğrudan ilgili olup bu bilgilerin TİB tarafından herhangi bir kurala ve sınırlamaya tabi olmaksızın istenildiği zaman ve şekilde elde edilebilir olması temel hak ve özgürlüklerin doğrudan ihlaline sebebiyet vermektedir.”

Gerekçeye göre Anayasanın 13. ve 20, maddelerinde yer alan güvencelere rağmen Kanunun 3. Maddesine eklenen (4) fıkra düzenlemesi karşısında kişiler, bilgi toplama, saklama, işleme ve değiştirme yetkisi olan idareye yani TİB’e ve diğer kişilere karşı korumasız bırakılmıştır. Anayasa Mahkemesi veri toplamanın amaç, gerekçe, kapsam ve sınırlarına ise yasal düzenlemede yer verilmemiş olduğundan dava konusu bu düzenlemeyi Anayasaya aykırı görerek iptal etmiştir.  

6552 sayılı Kanunla 5651 sayılı Kanunun erişimin engellenmesiyle ve yerine getirilmesiyle ilgili 8 inci maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “(5) Erişimin engellenmesi kararının gereği, derhal ve en geç kararın bildirilmesi anından itibaren yirmi dört saat içinde yerine getirilir”  düzenlemesinde yer alanyirmidört saat içinde” ibaresi “ dört saat içinde”  şeklinde değiştirilmiştir. AYM bu düzenlemede Anayasaya aykırılık görmemiştir.  Gerekçesi ise şöyledir: “ Anayasa Mahkemesinin pek çok kararında belirtildiği üzere, yasamanın genelliği ve asliliği ilkesi uyarınca Anayasa’da bir konuda emredici ya da yasaklayıcı bir kural konulmamışsa, bu konunun düzenlenmesi anayasal ilkeler içinde kanun koyucunun takdirindedir.”

Anayasa Mahkemesi 6552 sayılı Kanunla 5651 sayılı Kanun 8. Maddeye getirilen “(16) Millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi nedenlerinden bir veya bir kaçına bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, erişimin engellenmesi Başkanın talimatı üzerine Başkanlık tarafından yapılır. Erişim sağlayıcıları Başkanlıktan gelen erişimin engellenmesi taleplerini en geç dört saat içinde yerine getirir. Başkan tarafından verilen erişimin engellenmesi kararı, Başkanlık tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar.” şeklindeki ek fıkra düzenlemesini ise Anayasaya aykırı görerek iptal etmiştir.

Gerekçesinde yasama ve yürütme organına İnternet konusunda neden “hassas” davranılması gerektiğine yer veren AYM’ ye göre; “ İnternet, modern demokrasilerde başta ifade özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin kullanılması bakımından önemli bir değere sahip bulunmaktadır. İnternetin sağladığı zemin, bilgiye ulaşma, kişilerin bilgi ve düşünceleri ini açıklama, karşılıklı paylaşma ve yaymaları için vazgeçilmez niteliktedir. Bu nedenle sadece düşünceyi açıklamanın değil, aynı zamanda bilginin elde edilmesi açısından günümüzde en etkili ve yaygın yöntemlerden biri haline gelen internet konusunda yapılacak düzenleme ve değerlendirme yapma ve uygulamalarda devletin ve idari makamların çok hassas davranmaları gerektiği açıktır.

AYM gerekçesinde “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi” ibarelerine dayanılarak temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sonucunu doğuran erişimin engellenmesi yetkisinin TİB Başkanına verilmesini ve bu kadar önemli konularda belirtilen hallerin varlığına ilişkin değerlendirme yapma ve karar verme yetkisinin TİB’e bırakılmasını doğru bulmamaktadır. Bu konuda karar vermeye yetkili diğer kurumların değerlendirme ve karar verme yetkileri gözetilmeksizin; tek başına değerlendirme yapacak konumda bulunmadığı halde TİB’e yani “idareye çok geniş bir müdahale imkânı” tanınmak suretiyle erişimin engellenmesi yetkisinin herhangi bir sınırlandırma veya kademelendirme yapılamadan verilmesini Anayasaya aykırı bulmuştur.

5651 sayılı Kanun değişiklikleriyle ilgili AYM iptal kararı gerekçeleri böyle özetlenebilir.

Sonuç olarak kanun yapılırken hukuk dışlanmaz, yargıya etkin başvuru yolları tıkanmaz. Kamu düzenini bozacak kanun yapılmaz. 10 Eylül 2014 kabul tarihli 6552 sayılı torba kanunla 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununda yapılan bazı değişiklikleri de Anayasaya aykırı bularak iptal eden Anayasa Mahkemesinin kararında yer alan şu gerekçe çok daha değerli ve ilginç:  

“Kamu düzeni, hukukun dışlandığı, yargının etkisiz kaldığı yerde daha çok bozulur.”  

Etiketler: , , , , , ,

Pazar, Mayıs 22, 2011

MAHREMİYETİN GİZLİLİĞİ VE HEPİMİZ

Fikret İLKİZ

12 Haziran 2010 tarihinde yapılacak genel seçimlerden önce milletvekilliğine adaylığı koyan MHP merkez yönetimindeki kişilerin özel yaşamlarının gizlice kaydı ve yayınlanması nedeniyle görevlerinden ve adaylıktan istifa etmeleri nedeniyle ortaya çıkan hak ihlallerinden sadece birkaçını anımsatmak için bir Yargıtay kararını örnek göstermekte yarar var. 

Yargıtay tarafından incelenerek karara bağlanan manevi tazminat istekli davanın konusu “izinsiz kaydedilen” ses kaydının bir davada kanıt olarak kullanılmak istenmesidir. Dava, bir avukatın açılacak davalarda kanıt olarak kullanılmak üzere izinsiz olarak kaydedilen ses kaydının çözümünü yaptırarak noter emanetine aldırması nedeniyle kusurları olan kişiler aleyhine açılan manevi tazminat davasıdır.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi (2009/8119 Esas, 2010/7573 Karar, 23.06.2010 Tarih) verdiği kararda Anayasaya, Türk Ceza Kanununa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre “özel hayatın gizliliği” nedir sorusunu yanıtlamıştır. Özel hayatın gizliliğinin ihlaline neden olan “ses ve görüntünün gizli kaydı” nedeniyle kişilik haklarının ihlali konusunda örnek kararlarından birisidir. Yargıtay 4 Hukuk Dairesi kararına göre;

“Günümüzde ulaşılan teknolojik gelişmeler nedeniyle yasa dışı yollarla kişilerin her türlü özel konuşmalarının dinlenmesi, en özel görüntülerinin izlenmesi ve kaydedilmesi olanağı vardır. Gerçekten son yıllarda kişilerin ses ve görüntüleri gizlice kaydedilerek kişilik haklarına zarar verilmesi nedeniyle 5237 sayılı Türk Ceza Yasası'nın 132, 133 ve 134. maddelerinde haberleşmenin gizliliğinin ihlali, kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması ile özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi eylemleri ayrı ayrı suç olarak düzenlenmiştir.

Anayasa'nın “Özel hayatın gizliliği” başlıklı 20. maddesinde; herkesin özel ve aile yaşamına saygı gösterilmesini isteme hakkı bulunduğu belirtilmiş; ayrıca bu hak, Medeni Yasa'nın 24. ve 25. maddeleri ile koruma altına alınmış; Borçlar Yasası'nın 49. maddesinde de kişilik haklarının saldırıya uğraması durumunda uygulanacak yaptırım belirtilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesinde ise, herkesin özel ve aile yaşamına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiş; maddenin ikinci fıkrasında yasaya uygun sınırlamanın ancak ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, suç işlenmesinin önlenmesi, dirlik ve düzenin, sağlığın, ahlakın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasada öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabileceği belirtilmektedir.

Bu konuda Devletin resmi soruşturma ve kovuşturma organlarına getirilen yasal bazı sınırlamaların gerçek kişiler açısından öncelikle uygulanması gerektiği gibi tanınan ayrık durumlardan bu kapsama girmeyen kişi ve kuruluşların yararlanması söz konusu değildir.

Yukarıda belirtilen yasal düzenlemelerden de açıkça anlaşılacağı üzere kişinin özel yaşamının gizliliğine dokunulamaz, kişinin sıfatı ve konumu ne olursa olsun rızası dışında kamuya açıklanamaz. Bunlar kişinin gizli alanını oluşturur. Bir kişinin hukuka aykırı bile olsa konuşmalarının ve görüntüsünün gizlice kayda alınması onun kişilik haklarına ve özel yaşamına saldırı niteliği taşır. Bu ses ve görüntü kayıtlarının herhangi bir yolla kamuoyuna yansıtılması, açıklanması da kişilik haklarına yapılmış başka bir saldırı niteliğindedir.”

Yargıtay’ın, özel yaşamın gizliliği hakkındaki temel ilkesi budur. 

Dava konusu olayda; bir avukat önceki vekil edeni olan dava dışı (A...) 'ün hile ile avukatlık ücret sözleşmesi imzalattığını kanıtlamak amacıyla, davacının evinde isteği dışında gizlice sesini kaydetmiş, daha sonra davacının ses kaydı bulunan CD'yi davalının avukatı (B...)'e vermiştir. Aleyhine manevi tazminat davası açılmış olan davalı avukat, konuşmaların gizlice kaydedilmesi nedeni ile CD'nin Ceza Muhakemesi Yasası'nın 206/2-a ve 217/2 maddeleri uyarınca hukuka uygun elde edilmiş delil niteliği taşımadığını bilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Yani kısaca; davada ileri sürülen delil kanuna aykırı olarak elde edilmiştir, o halde delil değildir. Aynı zamanda yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş, her türlü delille ispat edilebilir. Yani eğer delil hukuka uygun elde edilmemişse yüklenen suçun ispatı için delil niteliğinde kabul edilmemelidir.

Buna rağmen davalı (A.E.)'a ait  (…) 27. Noterliği'ne başvurarak CD'nin çözümünü yaparak emanete alınmasını istemiştir. Davalı noter başkâtibi (…) daire dışında notlar alıp çözümü yapmış, davalı noter kâtibi (H.)’de tutanaklara geçirmiş, çözümleme ve emanet tutanağı noter başkâtibi tarafından imzalanarak saklanmak üzere CD'yi emanete almıştır.

Yargıtay 23.10.2010 tarihli bu kararında, aleyhine manevi tazminat davası açılan davalı noterin ceza soruşturması ve kovuşturmasına neden olabilecek bir konuda noterlerin tespit yapmaması gerektiği Adalet Bakanlığı'nın 93/27, 95/55 ve 98/16 sayılı genelgeleri ile bildirilmesine rağmen bu hususa aykırı davrandığına işaret etmiştir. İşlemi yapan ve tutanağı imzalayarak CD’yi emanete alan noter kâtibi H. ile başkâtip E. üzerinde gerekli denetim ve gözetim, hatta onları Adalet Bakanlığı genelgeleri hakkında bilgilendirme görevini yerine getirmediğinden dolayı kusurlu bulmuştur. Noter başkâtibi E. ise, CD'nin daire dışında deşifre edilmiş çözümlerini tutanaklara geçirip noter adına imzaladığı için sorumludur. Yargıtay diğer davalı Noter Kâtibi H.’ın sadece CD çözümünü tutanaklara yazmış olduğundan herhangi bir sorumluluğu bulunmadığı kabul edilmiştir.

Kararın geriye kalan bölümünü Yargıtay kararından okuyalım:

“Gizlice kaydedilmiş CD'nin kanıt olarak kullanılamayacağını bilmesi gereken ve çözüm yaptırarak emanete aldıran davalılardan Avukat B.’in eylemi, amacı böyle olmasa bile davacının kişilik haklarına saldırı oluşturur.

Dosyadaki kanıtlardan; ses kaydının yasaya aykırı olarak, gizlice elde edildiği anlaşılmaktadır. Gizli yollardan ses kaydedilmesi, davacının gizli kalması gereken ye açıklanmasında kamu yararı bulunmayan özel yaşamı ile ilgili sırların dışarıya yansıtılması, davacının kişilik haklarına saldırı oluşturur.”

Yargıtay kararına göre gizlice kayıt yaparak CD’ye kaydettikten sonra, gizli kaydı bir davada delil olarak kullanmak isteyenler, sesini gizlice kaydettikleri kişiye karşı gerçekleştirdikleri bu kusurlu eylemleri ile Anayasa'ya TCK'na ve İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı davranmışlar ve kişilik haklarına saldırıda bulunmuşlardır.

Ne dersiniz, acaba özel yaşamın gizliliğine saygı gösterilmesi hakkı ihlal edilen sadece MHP’liler mi?

Etiketler: , , ,

Pazar, Ekim 12, 2008

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ SAĞLANACAK(TI) -

Av. Fikret İLKİZ

Yaklaşık sekiz yıl önceydi. Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizin yoğun olduğu günlerdeydi…4 Aralık 2000 tarihli Katılım Ortaklığı Belgesi’nde  Türkiye’nin kısa vadede on ayrı alanda yasal düzenlemelerini gözden geçirmesinin gereğine değinilmişti. Bunların başında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi doğrultusunda ifade özgürlüğünün kullanılması için yasal ve anayasal güvencelerin güçlendirmesi geliyordu.

 Hemen sonrasında Türkiye’nin yol haritası olan Ulusal Program kabul edilmişti. Türkiye kabul ettiği 24 Mart 2001 tarihli Ulusal Program’da siyasî, idarî ve yargı reformlarına ilişkin çalışmalarını 2001 yılında hızlandıracağı ve tamamlayacağını taahhüt etmişti. Özgürlükçü, katılımcı, güvenceli, devlet organları arasında görev ve yetkileri dengeleyen, hukuk devleti ilkesini üstün kılan Anayasa ve yasa hükümlerinin uluslar arası taahhütler ve AB standartları çerçevesinde geliştirilmesi amaç olarak kabul edilmişti.  

 Ulusal programda ilk ele alınan “Düşünce ve ifade özgürlüğü” olmuştu. Anayasa gözden geçirilerek değiştirilecek ve diğer yasalarda AİHS’nin 10.maddesi çerçevesinde düzenlemeler yapılması için “Kısa vade hedefleri”; Türk Ceza Kanununun o tarihlerde sorun yaratan  312 inci maddesinin ve Terörle Mücadele Kanununun yine sorunlu 7 inci ve 8 inci maddelerinin, RTÜK ve Basın Kanununun gözden geçirilerek değiştirilmesi olarak sayılmıştı.  

 Bakanlar Kurulu, İkinci Ulusal Programı diyebileceğimiz Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programının Uygulanması, Koordinasyonu ve İzlenmesine Dair Karar”ını 23.6.2003 gün ve 2003/ 5930 sayılı kararıyla kabul etti. Bu karar 24 Temmuz 2003 günlü Mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayınlandı. İzleme ve Koordinasyon kararında “İfade özgürlüğü”nün sağlanması için 24 Mart 2001 tarihli Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programında öngörülenler II Ulusal Programda aynen tekrarlanarak benimsenmişti. Hükümetin Haziran 2004’e kadar gerçekleştirmeyi açıkladığı siyasi kriterlerin başında yine “Düşünce ve İfade Özgürlüğü” yer almıştı. Hükümet ifade özgürlüğüne verdiği önemi şöyle ifade ediyordu: “İfade özgürlüğünün evrensel değerlere dayalı olduğunu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 10. maddesi çerçevesindeki toprak bütünlüğü ve ulusal güvenliğin korunmasını da öngören ölçütler ile laik ve demokratik Cumhuriyeti, üniter devlet yapısını ve milli birliği koruma kriterleri temelinde bir yandan genişletilmesine, diğer yandan da sürdürülmesine öncelik ve önem vermektedir.”

 I ve II Ulusal Programlarla çizilen yol haritasına göre; ifade özgürlüğünün sınırlarını belirleyen mevzuat Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve özellikle Sözleşmenin 10., 17. ve 18. maddelerinin lafzına ve ruhuna uygunluğu bakımından gözden geçirilecek(ti). Gözden geçirildi ve aslında aksine uygulamalar gerçekleştirildi. 2004 yılında Basın Kanunu ile verilmeye çalışılan ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe konulan Türk Ceza Kanunu ile geri alındı. Yeni sınırlandırmalar geldi.

 İfade özgürlüğü alanını genişleten yasal ve idari değişikliklerin etkin uygulaması sağlanacak(tı). Sağlanamadı ve ifade özgürlüğünü daraltan yasal ve idari değişiklikler etkin olarak uygulandı. Bu alandaki basın davaların tümü Türkiye gündemine hakim oldu.

 Basın özgürlüğünün evrensel standartlarda uygulanması için gerekli tedbirler alınacak(tı). Aksi oldu ve evrensel standartların bir hayli gerisinde kaldık. Hatta II Ulusal Programın kabulünde imzası olan Başbakan’ın medya ile karşılıklı sürtüşmeleri gündemi belirledi. 

 Türk vatandaşlarının günlük yaşamda geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması veya farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesine ilişkin hükümler hayata geçirilecek(ti). Böyle bir sorun olduğu konusunda ne bir yaklaşım var ne de göstermelik ve anlaşılması mümkün olmayan yasal değişikliklerden sonra uygulamalar var mı yok mu belli bile değil..

 Uygulamada yeknesaklığın sağlanması amacıyla, yargı mensuplarının insan hakları, AİHS ve AİHM içtihadı konusunda yürütülen eğitim programları yaygınlaştırılarak sürdürülecek(ti). Sürdürüldü. Halen de sürdürülüyor…Yargı kararlarında – istisnaları dışında- AİHS’nin etkin uygulamasını görmüyoruz. Yaygınlaştırılamadı ve benimsenemedi. Eğitim programları sürüyor ama AİHS ve AİHM kararlarının iç hukuka yansıması hedeflendiği gibi gerçekleştirilemedi.

 

"Tüm bireylerin, ayırım yapılmaksızın tüm temel hak ve özgürlüklerden tam olarak yararlandırılması"  için gereken güvenceleri yaratmak hükümetin temel görevi kabul olarak edilmişti. Hükümet kendisi için bu kararında Cumhuriyetin dayandığı temel ilkelere bağlı, ulusal bütünlük içinde, demokratik ve laik, bilgi çağını yakalamış, güçlü ve refah içinde yaşayan çağdaş bir hukuk devleti olmak, gelecek kuşaklara karşı tarihi bir sorumluluktur.dedi…Ama buna karşın laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma gerekçesiyle mensubu oldukları siyasi parti hakkında açılan  kapatma davasında; Anayasa Mahkemesi tarafından verilen “odak olma hali” kararıyla gelecek kuşaklara kalacak tarihi bir  karar yazdırmış oldular. Yakında gerekçesi açıklanacak ve hep birlikte göreceğiz.

 Bu günlerde Ağustos 2008’den beri taslak olarak Ulusal Programın bir başka deyişle üçüncüsü yazıldı. Henüz “taslak” ama yakında açıklanabilir. Dikkatinizi buna çekmek için kısa bir özet yapmaya çalıştım. İlgilenmediğimiz takdirde, kendi bildikleri gibi yazıp geçecekler. Sonradan eleştirmenin bir yararı olmayacaktır. 

Etiketler: , , ,

Pazartesi, Mart 17, 2008

SİYASİ PARTİNİN ODAK OLMASI - Av. Fikret İLKİZ, 18.03.2008

İfade özgürlüğü demokrasinin kurucu unsuru ve olmazsa olmaz koşuludur. Siyasi partiler, örgütlenme hakkı yanında ve düşüncelerin toplu olarak ifade edilmesi özgürlüğü hakkına sahiptir. Ayrımcılık, düşmanlık, ırksal yahut dinsel nefret savunuculuğu yasaktır. Bu nedenle yasalarla yasak konabilir. Siyasi partilerin örgütlenme ve ifade özgürlüğü hakkı demokrasilerde bir bütündür. Demokrasilerin bünyesinde her zaman için bir var olduğu kabul edilen “risk”i ortadan kaldırmak amacıyla demokrasilerin de kendini savunma hakkı olduğu kabul edilir.


SİYASİ PARTİ EYLEMLERİNDE NE YASAKTIR?


Laiklik ilkesinin korunması için Anayasaya göre din istismarı yasaktır. Esasen Anayasanın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasına göre; siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

Anayasanın 69 uncu maddesine göre; bir siyasi partinin Anayasanın 68. maddesinde açıklanan aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir “odak” haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

SİYASİ PARTİNİN “ODAK” OLMA HALİ NEDİR?

Acaba bir siyasi partinin yasaklanan fiiller için “odak” olma hali nedir?

3.10.2001 tarihinde yapılan değişiklikle Anayasanın 69 uncu maddesinde “odak” olma haline açıklık getirilmiştir. Bir siyasi parti, sayılan bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya TBMM’deki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.

HAKLAR VE SORUMLULUKLAR

Bireylerin ifade özgürlüğü ile siyasi partilerin örgütlenmiş olarak ifade özgürlüğü kavramları toplum yaşamında farklı etkilere sahiptir. Herkes ifade özgürlüğü hakkını kullanırken görev ve sorumluluk bilinciyle hareket etmelidir. Böylece hakkın kötüye kullanılması önlenir. O zaman bireyler için var olan görev ve sorumlulukla hareket etme zorunluluğu, siyasi partiler için hukuken öngörülebilir ve Anayasada buna göre bir düzenleme yapılabilir. Siyasi partiler de bu hak ve özgürlükleri kullanırken bireylere göre daha ağır görev ve sorumluluk bilinci ile hareket etmek zorundadırlar.

İspanya’da kendi öznel koşullarında HB (Henri Batassuna) partisinin yöneticilerinden 23’ü hakkında 7 yıl ağır hapis cezası verildi ve yöneticileri tutuklandı. Parti hakkında İspanya Yüksek Mahkemesi herhangi bir kapatma kararı vermedi. Bu durumda parti yöneticileri ayrılıkçı terör örgütü ETA’ ya olan yardımları ve ETA nın terörünü destekledikleri için böyle bir cezaya çarptırıldılar. Bir başka çözümle İspanya da parti kapatılmadı ama parti yöneticileri ağır hapis cezalarına çarptırılmakla parti kapatılmadan “karartılmış” oldu.

Türkiye’de de örneğin laiklik ilkesine aykırı bir düşüncenin herhangi bir birey tarafından ifade edilmesiyle bir partinin laiklik karşıtı bir düşünceyi kendi faaliyet amacı olarak açıklaması ve parti üyelerinin de bu yolda yoğun eylemlerde bulunması arasında büyük farklılıklar vardır.

Laiklik ilkesine ve özellikle din istismarı yasağına aykırı bir düşünce açıklamasının bir siyasal partinin lideri veya parti üst mercileri tarafından faaliyet amacı olarak belirlenmesi, doğaldır ki o ülkenin laik rejimi bakımından, bireysel düşünce açıklamasına göre çok daha yakın bir tehlike oluşturur. Bu nedenle örgütlü düşünce açıklamasının tehlikenin boyutuna göre bireysel düşünce açıklamasından daha da farklı yaptırımlara bağlanması da doğal karşılanmalıdır.

TBKP KAPATMA KARARINDAKİ İLKELERİN ÖNEMİ

AİHM kararları içinde TBKP davası hakkındaki karar çok önemlidir Anayasa Mahkemesi Türkiye Birleşik Komünist Partisini kapatmış, AİHM ise partinin kapatılması kararının Sözleşmenin 11.maddesinde düzenlenen “örgütlenme hakkının” ihlali olduğuna karar vermişti. Mahkemeye göre tüm bireyler için geçerli olan temel hak ve özgürlükler siyasi partiler bakımından çok daha önemlidir ve daha titizlikle korunmalıdır. Bu dahi yeterli değildir…Mahkemeye göre siyasal partinin kurulduktan sonra siyasal etkinliklerini özgürce yürütmelidir ve güvence altında olmalıdır. AİHS 11.maddede yazılı bulunan örgütlenme özgürlüğü kağıt üzerinde kalmamalıdır. Yaşama geçmeli ve yasalar faaliyetinin güvencesi olacak biçimde düzenlenmelidir. Hukuk sistemini her devlet buna göre kurmalıdır.

Yine AİHM’ne göre; koşulları varsa ulusal yargı organları siyasi partilerin kapatılmasına karar verebilecektir.

Bir siyasi partinin örgütlenme özgürlüğünün kapsamından taşması, etkinlikleri için konulan sınırların dışına çıkması ve özellikle demokratik toplumların temel güvencesi olan çoğulcu demokrasiyi yok etmeye yönelmesi durumunda kapatılma yaptırımı ile karşılaşması kaçınılmaz olmaktadır.

ANAYASA VE AİHM REFAH PARTİSİ KARARI

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi 13 Şubat 2003 tarihli kararı ile Refah Partisi ve Diğerleri – Türkiye Davası’nda (Başvuru no: 41340/98, 41342/98, 41343/98 ve 41344/98) Refah Partisi'nin şeriata dayalı bir düzen kurma isteğinin, yöneticilerinin cihat ve şiddet çağrıları ile çok taraflı hukuk sistemi önerilerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğunu kabul etti.

Büyük Daire böylece 31 Temmuz 2001 tarihinde aynı yönde karar veren AİHM’nin Üçüncü Dairesinin RP’nin kapatılması ve yöneticilerine siyaset yasağı konulmasının Sözleşmeye uygun olduğuna karar veren hükmünü de onamış oldu.

AİHM’nin RP’nin kapatılmasıyla ilgili Anayasa Mahkemesinin 16.1.1998 günlü, Esas 1977/1 (Siyasi Parti Kapatma) ve 1998/1 sayılı kararının (AİHS) uyumlu olduğu sonucuna varılması kararına itiraz eden ve mahkemede Türkiye’den şikayetçi olan Necmettin Erbakan, Şevket Kazan ve Ahmet Tekdal, davayı AİHM'nin temyiz organı olarak nitelenebilecek Büyük Daire'ye götürmüştü.

AİHM'nin 3 üncü Dairesinin kararına yapılan itirazı inceleyen Büyük Daire, başvurucuların AİHS’nin düşünce ve ifade özgürlüğünü koruyan 10 uncu ve örgütlenme hakkını güvence altına alan 11 inci maddesi gereğince hak ihlali bulunduğu iddiasını ve 3 Daire kararının kaldırılması isteğini reddetmiş oldu.


“LAİKLİK İLKESİNE AYKIRI FİİLLERİN ODAĞI” OLMAK

Büyük Daire kararında yazılı olduğu üzere Refah Partisi 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde yaklaşık %22 ve 3 Kasım 1996 yerel seçimlerinde de %35 civarında oy almış bir partidir. 1995 genel seçimleriyle Refah, 158 milletvekili ile, 450 sandalyeli TBMM’nin en büyük partisi haline gelmiştir. 28 Haziran 1996 tarihinde, Refah partisi Doğru Yol Partisi ile koalisyon kurarak iktidara gelmiştir.

21 Mayıs 1997 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Anayasa Mahkemesine başvurmuş ve laiklik ilkesine aykırı fiillerin odağı olduğu gerekçesiyle Refah’ın kapatılmasını talep etmiştir. Anayasa Mahkemesi, 16 Ocak 1998 tarihinde “laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı” olduğu gerekçesiyle Refah partisinin kapatılmasına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, laikliğin demokrasinin ayrılmaz bir parçası olduğunu kaydetmiştir. Türkiye’de, laiklik ilkesi, tarihi deneyimler ve İslam’ın bazı özellikleri nedeniyle Anayasa tarafından korunmaktadır. Şeriat kuralları demokratik rejimle uyumsuzdur. Laiklik ilkesi, Devleti, belirli bir dine veya inanca yönelik tercih yapmaktan alıkoyar ve vatandaşların vicdan özgürlüğüyle kanun önünde eşitliğini sağlar.

Anayasa Mahkemesi, demokratik düzene son vermeye yönelik eylemler içerisinde olan ve ifade özgürlüğünü bu amacı gerçekleştirmek için çağrıda bulunmak amacıyla kullanan bir siyasi partinin, Anayasaya ve insan haklarını korumaya yönelik uluslar üstü kurallar uyarınca, kapatılması gerektiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, ayrıca Necmettin Erbakan, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik’in milletvekilliklerinin düşürülmesine karar vermiştir. Mahkeme, bu kişilerin, eylemleriyle ve beyanlarıyla Refah partisinin kapatılmasına yol açtığını ve bu kişilerin, beş yıl süreyle, siyasi parti kurucu üyesi, üyesi, genel başkanı veya denetçisi olamayacağını hükme bağlamıştır.

Anayasa Mahkemesi üyeleri Hakim Haşim Kılıç ve Sacit Adalı muhalefet şerhi yazarak Refah’ın kapatılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve AİHM’sinin parti kapatılmasına ilişkin içtihatlarına uygun olmadığını belirtmişlerdir. Yargıçlar, şiddet kullanımını savunmayan siyasi partilerin siyasi yaşamda yer alabilmelerini ve çoğulcu bir sistemde, rahatsız edici ve hatta sarsıcı fikirlerin tartışılabilmesi gerektiğini savunmuştur. Anayasa Mahkemesi kararı, 22 Şubat 1998 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır.
“Kapatma nedeniyle” AİHM’ne başvuranlar, Refah Partisinin kapatılmasının ve liderleri Necmettin Erbakan, Şevket Kazan ve Ahmet Tekdal’ın başka bir partide benzer bir görev almalarının yasaklanmasıyla Sözleşmenin 11. maddesiyle teminat altına alınan dernek kurma ve toplantı özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvurucular ayrıca Sözleşmenin 10 uncu maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğü ve diğer bazı maddelerinin de ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak başvurunun özü 11. maddenin ihlali iddiasıdır.

Bu davada Mahkeme, iç hukuka ilişkin uyuşmazlığın, bir siyasi partinin faaliyetlerinin anayasallığıyla ilgili olduğunu ve Anayasa Mahkemesinin yetki alanına giren parti kapatılması davasında böyle bir müdahalenin “yasayla öngörülüp görülmediğine” ilişkin sorunla doğrudan ilgili olan yazılı hukuk metninin Türk Anayasası olduğunun altını çizmiştir. Sonuç olarak müdahalenin "kanunla öngörülmüş" olduğu kabul edilmiştir.

AİHM’si laiklik ilkesinin Türkiye'deki demokratik sistem açısından taşıdığı önemi dikkate almış Partinin kapatılmasıyla, Sözleşmenin 11. maddesinde sayılan meşru amaçlardan birkaçının –ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması, kargaşa ve suçun önlenmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması- amaçlandığını kabul etmiştir.

SONUÇ YERİNE

Türkiye kendi deneyimleri içinde; siyasi parti kapatılmasını kural olarak demokrasilerde başvurulacak yolların en sonuncusu olduğunu benimsemiştir.

Türkiye’de siyasi partilerin kapatılmalarının zorlaştırılmasının nedeni demokrasinin korunması içindir. Bu bakımdan partilerin kapatılmasında yasak eylemlerin “odak” olma hali için sayılan nedenlerin varlığı ciddi ve kanıtlanabilir kanıtlara dayanmalıdır. Aksine durum, demokrasiye aykırılıktır.

Etiketler: , , ,