Pazar, Şubat 18, 2018

Yine RTÜK, yine Internet...

18. 02.2018 tarihli Gazete Duvar'da İrfan Aktan'ın Av. Fikret İLKİZ ile yaptığı röportajdan alıntı:

Özellikle İnternet ortamında habercilik yapan gazetecileri tedirgin eden yeni bir tasarı gündemde. İktidarın, İnternet’i RTÜK denetimine sokma tasarısına dair değerlendirmeniz nedir?
Bu konuyla ilgili Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanmış bir tasarı var. Tasarının gerekçesi olarak vergi kaçakçılığının önlenmesi gösteriliyor. Bunun için radyo ve televizyonların İnternet yayınlarıyla ilgili bir düzenleme yapılmak isteniyor. RTÜK’ü düzenleyen kanuna ilave olarak “özel radyo-televizyon istasyonları ayrıca İnternet ortamında da televizyon yayını yapıyor. O halde bu yayınların yapılabilmesi için de bir düzenleme yapalım” deniyor. Tasarının amacı bu. Peki gerçekten böyle mi olur, hayır. İnternet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesine dair kanun 5651 Sayılı, ayrı bir kanundur. Burada İnternet yayınının ne olduğu tarif edilir. Özel radyo-televizyonların yayınıyla ilgili kanun ise ayrı bir kanundur. Oradaki yayın kavramı ayrıca anlatılır, tanımlanır ve bu anlamda içerik denetimi de RTÜK’e verilir. O zaman iki kanundaki farklılıklar nedeniyle pek çok sorun gündeme gelebilir. Çünkü siz bir kanunda, İnternet ortamında yapılan yayınların denetimiyle ilgili düzenleme yaparsanız, bu düzenleme tüm İnternet yayınları üzerinde de uygulanmaya başlanabilir. Web sayfalarından başlayıp sadece İnternet üzerinden televizyon yayını yapan istasyonlara varıncaya kadar bir RTÜK denetimiyle karşı karşıya kalabiliriz. Bu da çok tehlikelidir. Oysa özel radyo ve televizyonlarla ilgili olan bir kanundaki düzenleme İnternet ortamındaki yayınları ilgilendirmez.
Röportajın tamamı: 

Fikret İlkiz: Deniz Yücel kararı sevindirici ama endişe uyandırıcı


Etiketler: , , , , , , , , ,

Pazartesi, Nisan 25, 2016

KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMAMASI KANUNU


Av. Fikret İLKİZ
25 Nisan 2016
Basit bir soru, kişisel veri nedir?

Kısaca kişiyi doğrudan ve dolaylı olarak belirlenebilir kılan tüm veriler kişisel veridir.

Anayasa Mahkemesinin 09.04.2014 tarihli kararına göre; kişisel veri kavramı, belirli veya kimliği belirlenebilir olmak şartıyla, bir kişiye ilişkin bütün bilgileri ifade eder. İlk adımda bir kişinin adı, soyadı, doğum tarihi ve doğum yeri gibi bireyin sadece kimliğini ortaya koyan bilgiler kişisel veridir. Ama sadece bu değildir, telefon numarası, motorlu taşıt plakası, sosyal güvenlik numarası, pasaport numarası, özgeçmiş, resim, görüntü ve ses kayıtları, parmak izleri genetik bilgiler, IP adresi, e-posta adresi, hobiler, tercihler, etkileşimde bulunan kişiler, grup üyelikleri, aile bilgileri gibi kişiyi doğrudan ve dolaylı olarak belirlenebilir kılan tüm veriler kişisel veri kapsamında düşünülmelidir (Esas 2013/122, Karar 2014/74)

Kararı okumaya devam edelim…

Kişisel verilerin korunması hakkının amacı nedir?

Kişinin insan onurunun korunmasını amaçlar. Daha da önemlisi her bireyin kişiliğini serbestçe geliştirebilmesi hakkının özel bir biçimi olarak, bireyin hak ve özgürlüklerini kişisel verilerin işlenmesi sırasında korumayı amaçlamaktadır. Bir başka deyişle bu hakkın kullanımında kişisel veririn işlenmesi en çok dikkat edilmesi gereken ve hakkı koruyan bir kavramdır.

Artık bilişim teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde eski ve geleneksel yöntemlerle mümkün olmayan hızla ve kolaylıkla çok sayıda verinin toplanabilmesi günümüzde çok basit bir bilişim işlemidir. Bir anlamda çeşitli yerlerde depolanmış, durduğu yerde duran ve daha önce birbirinden ilişiksiz şekilde tutulan pek çok verinin merkezi olarak bir araya getirilebilmesi yani verilerin işlenmesi basittir. Günümüz teknolojileri ile verilerin, veri eşleştirme ve veri madenciliği gibi ileri teknolojik olanaklarla analize tabi tutulmak suretiyle, veriden yeni veriler üretme kapasitesi çok artmıştır. Verilere erişim ve veri transferleri çok kolaylaşmıştır.

Kişisel verilerin ticari işletmeler için kıymetli bir varlığa dönüşmesi ve çok değer kazanması sonucunda özel sektör tarafından ticaret/iş/kâr üçgeninde yaratılan riskler düne göre daha yaygın ve önemli boyutlara ulaşmıştır. Hatta terör ve organize suç örgütlerinin kişisel verileri ele geçirme yönündeki faaliyetlerinin artması endişe verici boyutlardadır. Ortaya çıkan sonuçtan ürkmemek olası değildir. Anayasa Mahkemesi kararında yaptığı bu tespitlerden sonra şu sonucu ulaşıyor; bilişim teknolojilerinin sahip olduğu olanaklar “Günümüzde kişisel verilerin en üst seviyede korunmasını zorunlu kılmaktadır.

AYM’ye göre bu bağlamda Anayasanın 20. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesinde, “Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir” hükmüne yer verilerek kişisel verilerin korunması hakkı anayasal güvenceye bağlanmıştır. Yani, bu şekilde kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı bireylerin kişisel verileri koruma altına alınmıştır.

Anayasa'nın  “Özel hayatın gizliliği ve korunması” başlıklı 20 maddeye eklenen ek fıkraya göre “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.” (12.9.2010 -5982 sayılı Kanun 2 md.)

Kişisel verilerin “gizliliğinin korunması” Anayasanın teminatı altında değildir ama buna rağmen, kişisel verilerin “korunması” anayasal teminat altına alınmıştır.

Anayasadaki bu düzenlemeye göre acaba Kanun çıkarılmış mıdır?

24.3.2016 kabul tarihli 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 07.4.2016 tarihli ve 29677 sayılı Resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Kanunun Yürürlük maddesine göre; kişisel verilerin aktarılması, yurt dışına aktarılması, ilgili kişinin hakları gibi bazı düzenlemeler Kanunun yayımı tarihi olan 7.4.2016 tarihinden itibaren altı ay sonra yani 7 Ekim 2016 tarihinde yürürlüğe girecektir.

Kanuna göre bu 6 ay içinde “Kişisel Verileri Koruma Kurulu” kurulacaktır. Kurul, bu Kanunla ve diğer mevzuatla verilen görev ve yetkilerini kendi sorumluluğu altında, bağımsız olarak yerine getirecek ve kullanacak. Görev alanına giren konularla ilgili olarak hiçbir organ, makam, merci veya kişi, Kurula emir ve talimat veremeyecek, tavsiye veya telkinde bulunamayacaktır. Aslında böyle bir düzenleme gereksiz olmuştur Zaten daha başında kuruluşu itibariyle “bağımsızlığı” söz konusu değildir. Çünkü dokuz üyeden oluşacak olan bu Kurulun beş üyesi Türkiye Büyük Millet Meclisi, iki üyesi Cumhurbaşkanı, iki üyesi Bakanlar Kurulu tarafından seçilecektir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu hükümlerine göre;  kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri özel nitelikli kişisel veri olarak kabul edilmiştir.  Özel nitelikli kişisel verilerin, ilgilinin açık rızası olmaksızın işlenmesi yasaktır. Ama bu yasağa getirilen bazı istisnalar çok düşündürücü ve çok sakıncalıdır.  Örneğin Kanunda sayılan sağlık ve cinsel hayat dışındaki kişisel veriler, kanunlarda öngörülen hâllerde ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir.

Sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel veriler ise ancak kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla, sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından ilgilinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir. Özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesinde, ayrıca Kurul tarafından belirlenen yeterli önlemlerin alınması şart koşulmuş olmasına rağmen (Madde 6); yeterli önlemin ne olduğu bile yeterince açıklanmamıştır.

Bir başka önemli sorun daha var. İlgili kişinin açık rızası aranmaksızın kişisel verilerin işlenmesinde ve korunmasında Kanunun 28 inci maddesinde yer alan “istisnalar” çok düşündürücüdür. Sadece iki örnek vermekle yetinelim…   

Örneğin “Kişisel verilerin millî savunmayı, millî güvenliği, kamu güvenliğini, kamu düzenini, ekonomik güvenliği, özel hayatın gizliliğini veya kişilik haklarını ihlal etmemek ya da suç teşkil etmemek kaydıyla, sanat, tarih, edebiyat veya bilimsel amaçlarla ya da ifade özgürlüğü kapsamında işlenmesi” mümkündür ve bu Kanun kapsamı dışındadır.

Artık ifade özgürlüğünüz kayıt altındadır.  

Hatta “Kişisel verilerin millî savunmayı, millî güvenliği, kamu güvenliğini, kamu düzenini veya ekonomik güvenliği sağlamaya yönelik olarak kanunla görev ve yetki verilmiş kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen önleyici, koruyucu ve istihbarı faaliyetler kapsamında işlenmesi” de mümkündür.

Milli güvenlik veya savunma, kamu güvenliği, kamu düzeni ve hatta ekonomik güvenlik gerekçeleriyle ilgili kişinin açık rızası aranmadan kişisel verileriniz işlenebilir, transfer edilebilir, yeterli koruması yoktur.

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, insan haklarının korunmasında yaratılan risklerin başında gelen kanuni bir engel ve düzenlemedir.  

Etiketler: , , , , , , , ,

Pazar, Haziran 15, 2014

HAZİRAN AYININ TUHAF TESADÜFLERİ

Av. Fikret İLKİZ

15-16 Haziran 1970 işçi sınıfının yıllar önce yarattığı direnişi ve öğretisi hala akıllardadır. Bu coğrafyada yaşandı ve tarih oldu. Anısı önünde saygıyla eğilirken; bu şanlı direnişten ders çıkarmanın sorumluluk ve görev olduğu fikrindeyim. 

Her dayanışma ve her direniş tarihte yerini alır ve zor kullanan bütün siyasal iktidarları geçmişten günümüze yargılar ve geleceğe taşır. 

Tuhaf bir tesadüf… Tesadüf 12 Haziran tarihi ile ilgili. Bir yıl önce ve bir yıl sonra. 

Adı  “gezi” davaları ve Türkiye’nin adliyelerinde görülmeye devam ediyor… Bazıları davaya dönüşmeden verilen takipsizlik kararları verilmekle bitti. Bazı gezi dayanışma/direnişleri için ceza davaları açıldı. Ama daha davaya duruşmaya gerek kalmadan ve hiç kimse duruşmaya bile çağrılmadan “hâkimler” derhal beraat kararları verdi. İddianameler iddianame olmakla kaldı. Yargılamalar ve yargılanmalar tarihinde her biri, yaşandığı gibi yerini aldı. 

Açılan bazı ceza davaları ise sürüyor. Bir yıl sonra yeni görülmeye başlanan davalardan birisi de Taksim Dayanışması Gezi Parkı ile ilgili dava… 12 Haziran 2014 tarihinde İstanbul’da 33. Asliye Ceza Mahkemesinde davaya “duruşma” ve yargılama başladı. Sanıklar davada sorgularını verdi ve duruşma (2014) Ekim ayına ertelendi. 

Tuhaf tesadüf… Çünkü bundan tam bir yıl önce, tam gezi dayanışma/direnişinin gazlarla boğulmaya çalışıldığı, insanların yerlerde sürüklenmeye başlandığı, gözaltına alındığı, işkence ve gayriinsanî muameleyle, en sert polis baskıyla dayanışma/direnişin kırılmaya çalışıldığı günlere rastlayan 12 Haziran 2013 tarihinde Avrupa Parlamentosu “Gezi” için karar almıştı. Bir yıl önceydi… 

Bir yıl sonra, Türkiye’de 12 Haziran 2014 tarihinde gezi davalarından birisi daha görülmeye başlandı ve bu ülke haklarını kullanan insanları yargılamaya devam ediyor…

Ne tuhaf rastlantı… 

Avrupa Parlamentosu 12 Haziran 2013 (2013/2664(RSP)- B7-0309/2013) tarihli Gezi protestoları hakkındaki kararının Konsey’e,  Komisyon’a, AB’nin Dışişlerinden Sorumlu Yüksek Temsilcisine, Komisyon’un Güvenlikten Sorumlu Başkan Yardımcısına, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanına, üye ülkelerin hükümetlerine ve parlamentolarına ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetine ve Büyük Millet Meclisi’ne iletilmesi görevini Parlamento Başkanına vermişti. 

Avrupa Parlamentosu; 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ve bu Sözleşmenin toplanma özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne ilişkin hükümlerini, 1996 Sivil ve Siyasal Haklara dair Uluslararası Antlaşma ve özellikle onun ifade özgürlüğünü teminat altına alan 19. maddesi ile toplanma özgürlüğü hakkındaki 21. ve 22. maddelerini göz önünde bulundurarak bu kararı almıştı. 

Bundan tam bir yıl önce gezi olayları nedeniyle Avrupa Parlamentosu, Komisyon’un 2012 Türkiye ilerleme raporunu (SWD(2012)0336), Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nı, Avrupa Konseyi’nin 14 Aralık 2010, 5 Aralık 2011 ve 11 Aralık 2012 tarihli kararlarını hatırlatarak ve Türkiye ilerleme raporlarını göz önünde bulundurarak verdiği bu kararında bazı satır başlarına göz atmakta yarar var 

Avrupa Parlamentosu “uyarılarına” şu tespitle başlamıştı:  

“D. Başlangıçta sadece Gezi Parkı’nın (İstanbul) dönüşümü projesine karşı yöneltilmiş olan kitlesel gösterilerin, polis güçlerinin gaddarlığına ve Taksim Meydanı göstericilerine uygulanan şiddete tepki olarak hızla bir baskıya karşı protesto hareketine dönüştüğünü değerlendirerek;
E. İnsan hakları kuruluşları ve tabip odalarına göre son günlerde şiddet eylemlerinin artık ülkenin tümüne yayıldığını, dört kişinin öldüğünü, İstanbul’da en az 1.500 ve Ankara’da da 700’ün üzerinde yaralı olduğunu değerlendirerek;
F. Başlangıçta barışçıl olan göstericilere karşı Polisin yoğun olarak göz yaşartıcı gaz bombaları kullandığını ve ayrıca gaz bombalarının önemli bir miktarının da hiçbir göstericinin bulunmadığı konut alanlarına helikopterlerle atıldığını değerlendirerek, pek çok vesileyle göz yaşartıcı bombalarının evlerin içlerine atıldığını ve bunun da gereklilik ve orantılılık ilkelerini ihlal ettiğini değerlendirerek;
G. Ciddi iddialara göre, Türk hükümetinin, hükümet karşıtı toplaşmalardan gelen bilgi akışını durdurmak için sosyal ağları kilitlemeye ve internet erişimini kesmeye çalışmış olabileceğini değerlendirerek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sosyal medyayı "tehdit" olarak nitelediğini değerlendirerek;
H. Kitlesel gösterilerin ülkenin siyasal istikrarsızlığını ortaya koyduğunu değerlendirerek, popüler hareketlenmelerin geniş bir ideolojik yelpazeyi kapsamakla birlikte, her halükarda Türk halkının Erdoğan hükümetine ve iktidardaki AKP’ye karşı öfkesini açıkça ifade ettiğini değerlendirerek; (…) 
N. Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce şimdiye dek üç kez göstericilerin haklarının ihlalinden ve tutuklulara kötü muameleden hüküm giydiğini değerlendirerek;
O. Türkiye’nin bir aday ülke olarak demokrasiye saygı göstermek ve demokrasiyi ilerletmek, demokratik hakları ve insan haklarını güçlendirmek durumunda olduğunu değerlendirerek, Komisyon’un 2012 yılı Türkiye ilerleme raporunun, ön üyelik yardımı kapsamında yargı gücü ve polis reformuna 810 milyon Euro tahsis edildiğini not ettiğini değerlendirerek;
P. Tüm dünya halklarının neoliberal ve antisosyal politikalara karşı öfkesi yükselirken, demokratik gösteri hakkının giderek daha çok tehdit altına girdiğini değerlendirerek;
1. Türk hükümetinin göstericilere ve Türk halkına karşı uyguladığı devlet şiddetini şiddetle kınar;
2. Türk Çevik Kuvvet Polisi’nin siyasi partileri hedeflemesini şiddetle kınar;
3. Türk hükümetini göstericilere karşı uygulanan şiddete derhal son vermeye ve halen tutuklanmış bulunan tüm barışçıl göstericileri serbest bırakmaya davet eder; (…)
9. Gezi Parkı olayı ancak tetikleyici bir vesile olduğundan, Türk hükümetini bu halk ayaklanmasının esas kaynağını teşkil eden sosyal politikalarını, kültür politikalarını ve ekonomi politikalarını gözden geçirmeye davet eder;
10. Durumu normalleştirmeye katkıda bulunmak yerine yangına körükle gitmeye devam eden ve ülkedeki karışıklıkları daha da ağırlaştıran Türk yetkilileri kınar;” 

Avrupa Parlamentosu ana başlıklarına değinilen “kınamalar” sonrasında Türkiye’yi; AB müktesebatı ve ILO konvansiyonlarıyla uyumu temin için yeniden kanuni düzenleme yapılarak “derhal hayata geçirmeye” davet etmiştir.  

Bir yıl önce ve tam Gezi dayanışma/direnişinin sürdüğü ortamda hangi gerçeği akılda tutmak gerektiğine değinirken şöyle yazıp, şöyle söylemiştim: 

“ Birbirinden ayrı ama birbirinden ayrılmayan, sürekli birbirini etkileyen üç dünyada yaşıyoruz. Var olan, var olmuş olan ve var olacak olan… O halde bu günlerde yaşadıklarımız ve her direniş aslında, tarihtir. Tarih, geçmişe bakmak, onu değerlendirmek çabasıdır. Şimdiki zamandan ve gelecekten kopuk değildir. Zamanda akıp giden, insan yaşamıdır. 

Gezi Parkında ve bu topraklar üzerinde yaşananların hepsi, var olandır. İnsanın kendi değerlerinden var olmuş direnişidir. Gelecekte var olacak olan ise; direnişin ve insan onurunun korunmasıdır.  Hiçbir insanın onuru elinden alınamaz. Çünkü insan onuru, dokunulmazdır. İnsan onurunun dokunulmaz olmasıyla amaçlanan insan onuruna karşı her türlü müdahalenin önlenmesidir. Tüm devlet erkleri insan onuruna saygı göstermek ve korumakla yükümlüdür. Devlet, insan onurunun korunması ve ona saygı gösterilmesi ödevini yükleyen temel esasları oluşturmakla görevlidir.  Dolayısıyla temel hak ve özgürlüklerin omurgasını oluşturan düşünce ve ifade özgürlüğünün korunması demek, insan onurunun korunması demektir.  İnsan onuruna, devletlerin “yasaya dayanarak” veya “yasadan kaynaklanan” müdahalelerine izin verilmez, verilmemelidir. Çünkü onur, insana değer vermek amacıyla atfolunduğu için Anayasalar tarafından korunan bir değerdir. İçsel bir değer olan insan onuruna devletin cezalandırma gücü tarafından ulaşılamaz ve hatta zedelenemez.” 

Var olmuş olanların yargılanması ile var olacakların yargılanması nasıl bir yargılama olabilir? 


Her ceza davasında bir suçlama vardır ve yargılama yapılır. Açılan her ceza davasının sanıkları;  yargılandıkları bu davalarda, kamu vicdanı ve tarih önünde zor kullanan siyasal iktidarları yargılarlar. Görülmesi gereken bu davadır. 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Pazartesi, Nisan 22, 2013

MADDE 216 İÇİN ÜÇ YIL SONRA NE DİYECEKSİNİZ?

Av. Fikret İlkiz

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 16 Aralık 1966 tarihinde 2200 A (XXI) sayılı Karar ile 19 Aralık 1966 tarihinde New York’ta imzaya açılan “Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Türkiye bu Sözleşmeyi imzaya açıldığı 1966 yılından 34 yıl ve yürürlüğe girdiği 1976 yılından 24 yıl sonra 15.08.2000 tarihinde imzalamıştır.  04.06.2003 tarih ve 4868 sayılı “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun bulunduğuna Dair Kanun” çıkarılmıştır.  
Taraf Devletler Sözleşmenin imzalanmasından ve onayından sonraki birinci yılın sonunda önce “Başlangıç Raporu” sunacaklardır. Türkiye bu Raporu verdi mi veya ne zaman verdi sayılsın denildi tartışmasına girmeden başka bir görevimizi hatırlatalım. Üye devletlerin  Sözleşmeye uyum ve insan haklarının korunması hakkında “Rapor sunma” ve “Periyodik Raporlar” sunma görevleri vardır. Sözleşme organlarından olan İnsan Hakları Komitesi bu Raporlar hakkında değerlendirme yapar ve “nihai tespitlerini” / “yorumlarını” ilgili taraf Devlete iletir. Yani, bir nevi tavsiyede bulunur ve Komite devletlerin kendileri tarafından sunulan raporlar usulüyle “denetim işlevini” etkinleştirmiş olur.
2006’da BM Genel Kurulunun 60/251 no’lu kararıyla kurulan İnsan Hakları Konseyi, üye her ülkenin insan haklarının korunması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için göstermiş olduğu performansı inceler. Böylece dünyanın her köşesinde Evrensel Periyodik İnceleme adıyla yeni bir izleme mekanizması oluşturulmuştur.
Türkiye'yle ilgili ilk inceleme, Evrensel Periyodik İnceleme Çalışma Grubunun 3-14 Mayıs 2010 tarihleri arasında 8. oturumda gerçekleştirilmiştir. Türk heyeti diğer devletlerin sorularını yanıtlamış ve sunduğu Raporla da kendisinin denetimi gerçekleştirilmiştir. (Geniş Bilgi için bakınız Prof.Dr. Semih Gemalmaz Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş. Legal Yayınları)
2012 yılında BM İnsan Hakları Komitesi’nin Türkiye hakkında kabul edilen Sonuç Gözlemleri’nin (Bakınız İHOP web sayfası) bazı satırbaşları hala sorunumuz olarak gündemimizdir ve sorun olmaya devam edeceği anlaşılmaktadır.   
Komite 2010 Anayasa Reformunu, 2002 yılında ölüm cezasının kaldırılmasını ve 2004 yılında ölüm cezasının her koşulda kaldırılmasını, çalışma alanındaki kadın erkek eşitsizliğinin ortadan kaldırılmasına yönelik yeni iyileştirmeleri öngören yeni İş Kanunu çalışmalarını memnuniyetle karşılamıştır.  
Komite; 2004, 2006, 2009 ve 2011 yıllarında Çocuk Hakları Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokolü ile Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye Ek İhtiyari Protokol I ve II’nin, Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme ve aynı yıl imzalanan Ek Protokolünün ve Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane,  Gayriinsani veya Küçültücü Muamele ya da Cezalandırmaya Karşı Sözleşme’ye Ek İhtiyari Protokol’ünün Türkiye tarafından onaylanmış olmasını olumlu görmüştür.  
Buna karşın Türkiye’den; tüm bireylerin Sözleşme’de yazılı olan haklardan tam anlamıyla yararlanmalarının sağlaması, bu Sözleşmenin iç hukukta uygulanabilir hale gelmesi ve yargıda, mahkemelerde kullanılması için gereken tüm yasal ve idari düzenlemelerin yapılması beklenmektedir.  
Komite, Haziran 2012 tarihinde Meclis tarafından kabul edilen insan hakları ulusal kurumunun kurulmasına ilişkin kanunu eleştirmektedir. Kurumun üyelerinin Başbakanlık tarafından atanmasını Paris İlkeleri’ne (48/134 sayılı Genel Kurul Kararı) aykırı görmektedir.
Haziran 2012 kabul tarihli 6332 sayılı Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanununun Paris İlkeleri ile tam manasıyla uyumlu olması gerektiği için İnsan Hakları Kurumu’nun bağımsızlığının yürütme erki tarafından tehlikeye atılabileceğine dikkat çekilerek, Kurumun organik ve mali bağımsızlığını güvence altına alacak şekilde 6332 sayılı Kanunda değişiklik yapılması önerilmektedir.
Peki ya ifade özgürlüğünüz ne âlemde?.
Komite, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ndaki bazı hükümlerin Sözleşme ile bağdaşmadığı görüşündedir TMK’da yer alan “terör eylemi” tanımı muğlâktır. Bu Kanun adil yargılanma hakkı üzerinde geniş kapsamlı kısıtlamalar yaratmıştır. Çok sayıda insan hakları savunucusunun ve gazetecinin fikir ve düşüncelerini özellikle de Kürt sorununa dair şiddet içermeyen tartışmalar bağlamında özgürce ifade etmelerinden dolayı TMK kapsamında yargılanması Sözleşmeye aykırıdır. Bu nedenle Türkiye’nin terörle mücadele mevzuatı ve uygulamalarının Sözleşmeyle tam anlamıyla uyumlu olmasını sağlamakla görevlidir.
Komite’ye göre Türkiye yani “Taraf Devlet, 1991 tarihli Terörle Mücadele Yasası’ndaki terörist eylem tanımındaki muğlâklığı ele alarak, bu tanımın yalnızca tartışma götürmeyecek terör suçlarına uygulanmasını sağlamalıdır.”  
Komite, “insan hakları savunucuları ile medya mensuplarının görevlerini icra etmelerinden ötürü, özellikle de Ceza Yasası’nın hakareti suç kılan 125. maddesi ile (kamu düzeninin korunmasına ilişkin) 214, 215, 216 ve 220. maddelerinin veya Madde 226 (müstehcen materyallerin yayımlanması yahut gösterilmesi), Madde 285 (soruşturmanın gizliliği), Madde 228 (yargı), Madde 314 (silahlı örgüt üyeliği) ve Madde 318’in (ordunun eleştirilmesinin yasaklanması) aşırı bir biçimde uygulanması ve dolayısıyla meşru bir kamu yararı içeren meselelere dair eleştirel pozisyonların ifade edilmesini ve eleştirel medyayı yıldırıcı ve Taraf Devlette ifade özgürlüğünü olumsuz anlamda etkileyen bir biçimde halen mahkûm ediliyor olmalarını kaygı ile karşılamaktadır.”
Sayın Fazıl Say hakkındaki “mahkumiyet kararı” ile düzeltilmesi istenilen Komite Raporunda yazılı TCK 216 ıncı maddenin tarihi geçmişi eski TCK’nin 312 inci maddesidir.
Başa döndük ve eski TCK 312 ile yeni TCK 216 madde uygulamasını yeniden tartışıyoruz. İfade özgürlüğünde bir arpa boyu yol almıştık ve ileri demokrasi için bu yeterliydi zaten.
Komite Taraf Devletten, yani Türkiye’den 31 Ekim 2016 tarihine kadar yeni Rapor bekliyor. Bu dönemsel beş yıllık döneme ait Raporda [Komite’nin] yapmış olduğu tüm tavsiyelere ve Sözleşme’nin tamamına ilişkin sarih ve güncel bilgiler sunmak zorundayız.   
Birleşmiş Milletler nezdinde ve üye 193 ülke karşısına bu Raporla çıkacak olan Türkiye; üç yıl sonrası için yazacağı “periyodik raporda”, acaba Türk Ceza Kanunun 216 maddesinde aykırılıktan dolayı Fazıl Say hakkında verilmiş olan mahkûmiyet kararı için ne yazacak, yazılacak olan “neyi” ise, kimler yazacak acaba?  

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Pazar, Mart 04, 2012

PİÇÂPİÇ, NE DEMEK?


Av. Fikret İLKİZ

Tarihin acılarıyla yüzleşmek yerine, acıları yeniden kanatmak ve insanlarda karmakarışık duygular yaratarak şaşkınlığa uğratmak yaşam biçimimiz olmuş. 

Taksim’de yapılan “Hocalı Katliamı”  mitinginde “Hepiniz Ermenisiz, Hepiniz Piçsiniz” pankartı ne demektir? Neden piç kelimesini kullanarak ve Ermenileri hedef alarak nefret söylemleri yayılıyor? 

Piç,  Farsça sıfat ve büklüm, kıvrım, dolaşık demek. Osmanlıca-Türkçe Sözlük (Mustafa Nihat Özön.1965) böyle yazıyor. 

Hatırımda, sizlerin hayatına dair her daim, piçtabım var benim… Yazıyı yazan ve göstere göstere yürüyen hanım ve onun gibilerin ruh haline dairdir bu düşüncem. Çünkü, piçtab demek telaş, sıkıntı ve şaşkınlık demektir. 

Nasıl telaşlanmam? Nefret söylemleri, düşmanlık ve kin yayıyorsunuz…

Nasıl şaşırmam, protesto ederken bile, piçtab yaratıyorsunuz bilerek ve isteyerek…  

Aslında haliniz piçâpiç, ya da piç ender piç; yani pek dolaşık, karmakarışık

Ama biliyorum ki, siz bu kelimeyi lügat anlamında kullanmadınız. Tam aksine küfretmek, nefretinizi saçmak için, kinle, düşmanlıkla ve intikam duygularıyla kullandınız. 

Piç, dediğinizde “anası ile babası arasında evlilik bağı olmadan dünyaya gelen çocuk” anlamında, önyargıyla ve nefret için kullandıysanız eğer; siz ne anlarsınız çocuktan?  Siz ne bilirsiniz “evlilik bağı olmadan” yaşamanın, sevginin ve çocuk yapmanın ne olduğunu? 

Çocuklar dünyaya geldikten sonra anası babası arasında evlilik birliği olmasa bile bizim ülkemizin vatandaşı değiller mi? Çocuklar üzerinden nefret söylemleri yaratmak ve onları öne sürerek politika yapmak, hangi ana babanın düşüncesi olabilir? 

Yoksa terbiyesiz, arsız çocuklar için mi kullandınız bu kelimeyi? 

Yoksa Atilla İlhan’ın “ Nasıl olsa bugünü de harcadık, piç ettik.” dizelerindeki gibi,  katliamı protesto edeyim derken, sizler de işi bozdunuz ve tadını mı kaçırdınız? 

Aslında yarattığınız piçâpiç, pek dolaşık ve karmakarışık değil, çok açık. 

Siz nefret duygularınızı dile getirmek için pankartlara “piç” yazmadan önce, çocuklara hakaret etmekten ve çocuklarımızın şahsi hallerine, dünyaya gelmeleri sırada yaşardıkları hallerin ne olduğuna baksanız ya! 

Yoksulluğun, göçlerin yol açtığı travmalar, yaşamın acımasızlığı gibi nedenlerle her gün daha çok çocuk suça sürükleniyor, çocuklar aleyhine açılan davaların oranı dikkat çekici biçimde artıyor.  

Cezaevlerinden tahliye olan çocuklar duygularını ve hayal kırıklıklarını nasıl yazıyor biliyor musunuz? 

“Çocuk mu var evde yok mu hiç önemsemezlerdi, başka aileler öğle yemeğinde, akşam yemeğinde en azından çocuklarını eve çağırırlardı, en azından açlıklarını düşünürlerdi çocuklarının, bizimkilerde o da yoktu. Şimdiki aklım olsa kaçar giderdim o evden” (Yaş, 20). 

“Arkadaş, dost kavramlarına cezaevine girdikten sonra farklı bakıyorum ve sadece bir tane dostum var o da suçu birlikte yaptığımız cürümüm. Onun da içinde kötülük yok, kara gün dostu.” (Yaş, 19). 

“Tahliyesiniz dediler. Biz inanamadık. Akşam karanlığında tahliye olduk. Çıkar çıkmaz gökyüzüne baktım. Gökyüzüne hep başım dik bakardım, artık normal bakınca da gökyüzünü görebiliyordum. Yıldızlara, gökyüzünün o anki manzarasına âşık oldum. Ama oradan ben değil ‘içimdeki ağlayan çocuk’ dışarı çıktı.” (17) (Cumhuriyet. 03.03.2012. Figen Atalay Haberi)

Yıldızlara âşık olan çocuğunuz var mı sizin? Siz hiç kafanızı kaldırıp gök kubbenin ne kadar güzel olduğunu fark ettiniz mi? 

Kin ve düşmanlığınız, nefret söylemleriniz kimseye yakışmıyor… 

Önyargılarınızla yaşıyorsunuz, herkese nefret bulaştırıyorsunuz ve nefret söyleminin topluma hâkim olmasını istiyorsunuz. Önyargılarınızdan kurtulun ve nefret suçuna dönüştürmeyin.   
Irkçı şiddetin ve nefret söyleminin tam karşılığıdır bu pankart. Irkçı nefreti yayın, kışkırtan bir niteliğe sahiptir. Bu yüzden nefret suçlarını işleyenlerin mağdur etmek istedikleri kitle çok geniştir. Mağdurun dışında mağdurun mensubu olduğu grubun bireyleri de suçtan zarar görmüş gibi etkilenirler. Tedirgin olurlar. Başkasını tedirgin etmek, kimsenin hakkı değildir. Hedef kitlede yer alan insanları zarar görecekleri endişesi ile karmakarışık (piç ender piç) etmeye kimsenin hakkı yoktur. İnsanlar arasındaki barışı bozamazsınız. Toplumsal çatışmayı tetiklemeyin. 

Çocuklara, Ermenilere, hiç kimseye ve hatta kendinize bile nefret suçlarını bulaştırmayın. 
Barış bu toprakların kaderi olmalıdır, kin ve nefret söyleminden vazgeçin. 

Etiketler: , , ,

Pazartesi, Ocak 09, 2012

ASIL SORUN 250 VE 251


                                                
                                                                                                                                 Fikret İLKİZ

Türk ceza hukuku “panik mevzuatına” geri dönmüştür. Ceza Muhakemesi Kanununun 250, 251 ve devamı maddeleri artık yargıya tam anlamıyla hâkimdir.

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında tutuklama kararı verildi.  Tüm siyasetçiler, politikacılar, Hükümetin üyeleri, Bakan’lar, Hükümetin ileri gelenleri konuşuyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı konuşuyor.

Herkes, hukuk üzerine demeçler veriyor. Hukuktan anlayan ne kadar çokmuş… Masumluk karineleri, suçsuzluklar, üzüntüler, alkışlar, hesaplar, kitaplar ve hukuk havalarda uçuşuyor…

Avukatlar tutuklandığında, gazeteciler tutuklandığında profesörler tutuklandığında bu kadar çok konuşulmadı, tepki gösterilmedi ama “tersinden” konuşanlar pek çoktu… Çünkü onlara göre, onlar “terörist” sayılıyordu. Özel yetkili savcıların bir bildiği vardır, özel görevli mahkemelerde yargılanacaklar, o halde bir şeyler, deliller vardır zaten, anlayışı hakimdi.

Şimdi “silahlı terör örgütü kurmak ve üye olmak” suçlarının konuşulmasına sıra geldi…

Herkes taraf olduğu için, herkes “tutukluluk” üzerinden bir şeylere taraf olarak bir şeyler söylediği için, sonuç olarak Türkiye’nin ceza hukuku sistemi, bertaraf oldu.

Artık Türkiye’de yargı; “tutukluluk hali”, “tutuklama”, “tutuklanırsın”, “tutuklandı”, “tutuklanacak” gibi kelimelerden kurulu bir yapıya dönüştürülmüştür.  

Kısacası, “tutukluluk hali”, tutukludur. Tedbir falan değildir, cezadır ve cezanın infazıdır. 

Artık, yargıda önce kanuna uygun “sorun” yaratılıyor. Sonra yaratılan sorunun çözümü için “demokrasi gereği” davrandıkları edasıyla çözüm üretiyormuş gibi yapılıyor. Daha sonra da buldukları çarenin yarattığı yeni sorunlar üzerinden “siyasetler” sürdürülüyor…

İnsanların “tutuklulukları” üzerine kurulu bir yargı sisteminde; cezaevindeki tutukluların “özgürlükleri” üzerine politika yapılan ülkede yaşamak demek, siz de tutuklusunuz demektir.

Bu durum biraz da sizin ve benim kabahatim! Dün aldırmadığınız tutukluluk hali süren “tutukluların haline”, dün sesinizi çıkarmadığınız avukatların tutuklanmasına, dün tepki göstermediğiniz gazetecilerin cezaevlerine atılmasına, dün profesörlerin tutuklanmasına, dün gençlerin aylarca tutuklu kalmasına, seyirci kalan kim? Sen ve ben, siz ve bizler… 

Daha da vahimi, size ve bize dokunmadığı için aldırmadığınız bir hukuk sistemini, bu gün sorgulamadığınız takdirde; bir gün sizin için ses çıkaracak kimsenin kalmamasına sebep olmayacak mıyız?      

Artık “korkular” üreten, herkese gözdağı veren ve vicdanı olmayan bir hukuk sistemi üzerinden yaratılan sorunlar yargı sistemini bozmuştur ve toplumda panik yaratmaktadır.    

Yargıda demokratikleşmenin sağlanacağı ve hazırlandığı söylenen “paket” tasarılarla tüm sıkıntıların çözüleceği vaat ediliyor ve bekleniyor! Açıklanmayan, ama Bakanlar kurulunda görüşülerek Meclise sevk edileceği beklenen ve adına “paket” denilen, ama gizli tutulan  “tasarılarla” yargıda “demokratikleşme” ve/veya tutuklulukta geçen “uzun süre”ye çözüm bulunacağı rivayet ediliyor…

Şapkadan tavşan çıkacak… Çok beklersiniz!

Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler; Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 29.10.1985 tarih ve 40/32 ve 13.12.1985 tarih ve 40/146 sayılı Kararla onaylanmıştır. (Gemalmaz, M.Semih. İnsan Hakları Belgeleri. Cilt IV. Sayfa 403-413.Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi İstanbul 2000)

“Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler” neden kabul edilmiştir?

Çünkü Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’ne göre; özellikle kanun önünde eşitlik, masumluk karinesi ilkelerini ve kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkını içermektedir. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar ile Medeni ve Siyasi Haklar Uluslar arası Sözleşmeleri bu hakların kullanılmasını güvence altına alır. Sadece Türkiye’de değil dünya üzerinde bu ilkelerin hayata geçmemesi yüzünden yargı ile bağımsızlık, yargı ile tarafsızlık, yargı ile temel haklar ve özgürlükler arasında ne yazık ki uçurumlar vardır. Bu uçurumların önlenmesi için kabul edilmiştir.

Her ülkede adalet teşkilatının ve adaletin işleyişinin bu ilkelerden esinlenmesi ve bu ilkelere tam olarak gerçeklik kazandırmak üzere gayret gösterilmesi gerekir. Yargısal görevi ifayla ilgili kurulların, yargıçların, bu ilkelere uygun tasarrufta bulunmak amaçları olmalıdır.

Yargıçlar, vatandaşların yaşamı, özgürlükleri, hakları, ödevleri ve malvarlığı üzerinde nihai kararı vermekle görevli olduklarına göre; Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler, tüm Hükümetler, tüm yargı organları ve özellikle adalet adına, hukuk adına hepimiz tarafından, kendi iç hukukumuzda göz önünde bulundurulmalı ve bu ilkelere saygı gösterilmelidir.

Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler’den (5) numaralı ilkeye göre;  “Herkes, önceden konmuş hukuki usullere göre yargılama yapan olağan mahkemelerde veya yargı yerlerinde yargılanma hakkına sahiptir.”  

Türkiye’de CMK 250 inci maddesi ile görevli Mahkemeler yargıya egemendir ve olağan dönemde, olağanüstü görevlidir. Cumhuriyet Başsavcılığının CMK.'nun 250. Maddesi ile Yetkili Bölümü vardır ve daha başından itibaren soruşturmalara egemendir. Yazanlar öyle yazdı, kanunu yapanlar böyle kabul etti.

Bu Mahkemeleri ve Savcılıkları kurma görevi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nundur. Referandum yapıldı “evet” dediniz…

Özgürlükler, tutukludur. Yargının yargıları, Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler’e aykırıdır.  

Aslında bilinerek ve istenerek CMK’nun 250-251 inci maddeleriyle yargı; olağan dönemde “olağanüstü” bir yargı sisteminin egemenliğine terk edilmiştir ve “panik mevzuatına” geri dönülmüştür.  

Sorun buradan başlamaktadır. 

Etiketler: , , , , ,

Pazar, Temmuz 11, 2010

"GAZETECİLERİN VERİLERİ TEHLİKEDE" - Av. Fikret İLKİZ

Tekrar tekrar yazmak ve anlatmak gerekiyor.

Avrupa Konseyinin 28 Ocak 1981 tarihinde imzaya açtığı 108 sayılı Otomatik Olarak İşlenen Kişisel Veriler Bakımından Bireylerin Korunması Hakkında Sözleşme  Türkiye tarafından imzalanmıştır, ama henüz onaylanamamıştır.  

Sözleşmenin onaylanabilmesi için Sözleşmede öngörülen ilkelere uygun bir  kanun çıkarmamız  zorunludur.  Türkiye kişisel verilerin gizliliğini koruyacak bir kanunu henüz kabul etmemiştir. 

Ama bu arada, Anayasanın bazı maddelerini değiştiren 5982 sayılı Kanunla (13.05.2010 Resmi Gazete) Anayasada yer alan “Özel Hayatın Gizliliği” hakkındaki 20. maddeye fıkra eklenmiştir. Artık herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsamaktadır. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller ise kanunla düzenlenecektir.  

“Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı” bu Anayasa değişikliğinden iki yıl önce Bakanlar Kurulunca 7.4.2008 tarihinde kabul edilerek TBMM  Başkanlığına 22.04.2008 tarihinde gönderilmiştir. 

Tasarı, kişisel verilerin işlenmesinde kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı ile temel hak ve özgürlüklerinin korunması ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin uyacakları esas ve usullerin düzenlenmesini amaçlamaktadır.

2008 yılı Ekim ayı itibariyle bu “Tasarı” TBMM’de Adalet Alt Komisyonunda…

Bu Tasarı “gazeteciler” için tehlikelidir. Son Anayasa değişikliği ile ayrıca hak olarak kabul edilen “bilgi edinme hakkına” sahip olan vatandaşlar içinde öyledir. Çünkü özel yaşamın gizliliğinin korunması esastır ama, bu Tasarı gizliliği korumuyor. Aksine kişisel verilerin kişinin rızası dışında işlenmesini sağlıyor…Gizlilik, bireylere karşı.

Tasarıya göre “Kişisel Verileri Koruma Kurulu” kurulacak. Bu Kurula  öğretim kurumlarında en az on yıl öğretim üyeliği yapmış veya özel veya kamu hizmetinde en az on yıl fiilen çalışmış olanlar arasından, altı yıl süreyle görev yapmak üzere 7 kişi seçilecek. Kurul yetkilerini bağımsız olarak kullanacak. Hiçbir organ, makam, merci ve kişi Kurulun kararını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremeyecektir.

Geçmişte kurulan “kurullar” anımsanırsa inanılması güç ama, Tasarıda böyle yazılı. Kurulun üyelerini ve Kurul Başkanını, Bakanlar Kurulu seçecek. O halde Başbakanlığa  ve Bakanlar Kuruluna bağımlılığı olan bir Kurul daha ortaya çıkacaktır.

Bu Kurul bağımsız değil, “yürütmeye” bağımlı olacaktır. 
Tasarıya göre; yayın sahipleri veya temsilcileri ile bunların çalışanları olan gazeteciler tarafından ancak ve sadece “gazetecilik amacıyla” veri işlenmesi hali kabul edilmektedir. Gazetecilerin ellerinde bulunan verilerin gazetecilik amacıyla kullanılması kanun gereği olacaktır. Getirilmesi düşünülen koşul, yani sınırlandırmanın özü; kişisel verilerin gazetecilik amacıyla işlenip işlenmediğinin denetimidir. 

Tasarıda “Kişisel verilerin işlenmesine ilişkin ilkeler” ile “Kişisel verilerin işlenmesine ilişkin tedbirler” açısından getirilen sınırlandırmaya göre, “kişisel verilerin işlenmesi bakımından mesleki davranış kuralları” uygulanacaktır.

Bu mesleki davranış kuralları nedir diye sorarsanız, örneğin Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesinde kabul edilen davranış kuralları olmayacağını hemen söylemek gerekiyor…Çünkü mesleki davranış kurallarını kurulacak olan “Kurul” belirleyecek. Oysa gazeteciler için asıl belirleyici olan kendi meslek örgütleridir ve örneğin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Sendikasıdır.

Eğer gazeteciler ve yayıncılar, verilen enformasyon gereksinimlerinin karşılanması için “düşünceyi açıklama ve yayma” hakkına uygun davrandıkları takdirde kişisel verileri işlemeleri ile yaratacakları haberler veya yazılar, ancak bu “takdirde” hukuka uygun sayılacaktır. Demek ki, “davranışın takdiri” gibi bir sorun ortaya çıkacaktır. 

Meslek kuruluşları  bu Tasarının kanunlaşması halinde kendi meslek kurallarını bu kanunla uyumlu hale getirmekle görevlidir. Bu nasıl olacaktır? Demek ki, kanuna göre kurulacak Kurul’un belirleyeceği “mesleki davranış kuralları” ile meslek kuruluşlarının kendi etik ilkeleri veya doğru davranış kuralları arasında “çelişki” ve “uyumsuzluk” çıkacaktır. 

Kurula, kişilik haklan ihlal edilenlerin başvuruları hakkında karar verme yetkisi tanınmıştır. İlgili kişi bakımından telafisi güç veya imkansız bir zararın doğması ihtimalinin bulunması halinde Kurul’un “geçici önlemler almak” yetkisi vardır.

Devam eden bir yazı dizisi ile ilgili şikayet üzerine Kurul acaba nasıl bir “geçici önlem” kararı verecektir? Ya da yayınlanmış bir yazı için verilecek “geçici önlem” kararı ne olacaktır ve nasıl uygulanacaktır?

Tasarıda ilgili madde gerekçesinde “geçici önlemlerin” neler olduğu açıklanmamış. Ama düşününce yasalarda olmayan bu yeni “geçici önlem”in pek de iyi bir şey olmadığı anlaşılıyor… Ne olduğu ve nasıl uygulanacağı bilinmiyor ama Kurulun  “yargısal” ve infaza yönelik bir yetkiye sahip olacağı çok açık.

Eğer Tasarıda yer aldığı gibi mutlaka “Kurul” oluşturulacaksa, bu kurulun bağımsızlığının ve özerkliğinin kişilerin özel yaşamlarının gizliliğinin korunması açısından hayati önem taşıdığını kabul etmeliyiz. Bunu gazeteciler, kamu oyuna anlatmalı. Kendi başlarına gelecek olanların ve ellerinde bulunan “kişisel verilerin” başına geleceklerinin farkına varmalı.  

Kişisel verilerin gizliliğini korumak adına getirilecek olan yeni “kanuni” sınırlandırmalarla gazetecilerin ve kamuoyunun haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı tehlikededir…

Etiketler: , , , ,

Pazar, Şubat 25, 2007

ÖZGÜRLÜK YERİNE GÜVENLİK -Av. Fikret İLKİZ

Kamuoyunda adı duyulan “Elektronik Ortamda İşlenen Suçların Önlenmesi ile 2559 ve 2937 Sayılı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/1305)” 12.02.2007 tarihinde Başbakanlık tarafından TBMM’ne gönderildi. Bu tasarı 19.02.2007 tarihi itibariyle Adalet Komisyonunda.

Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan önceki Kanun Tasarısı yerine; öncelik alan bu kanun Tasarısı ayrıca 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununda ve 2937 Sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununda değişiklik yapılıyor. Kanunun Tasarısının asıl amacının ne olduğu ilk maddesinde yazılı: “Elektronik ortamda işlenen belirli suçların içerik, yer ve erişim sağlayıcıları üzerinden önlenmesine ilişkin ilke ve yöntemleri düzenlemek.” Uygulamada “Bakanlık” denilince anlaşılması gereken; Ulaştırma Bakanlığı ve “Başkanlık” denilince de; Telekomünikasyon Kurumunda bulunan “Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı” anlaşılacak.

Makalenin devamı burada!

Etiketler: , ,