Pazartesi, Temmuz 01, 2019

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE CEZA HUKUKU

Fikret İlkiz – 01.07.2019 

Yargı Reformu Stratejisi (2019) için Eylem Planı hazırlanacak. Nasıl bir plan olacağı henüz belirsiz ama yol haritası Yargı Reformu Stratejisi olacaktır. Reform stratejisi gereğince yasa teklifleri hazırlanacak. Hazırlık ne kadar sürecek belli değil ama “acil” değiştirilmesi gereken kanunların başında ceza hukuku, ceza ve hukuk usulü ve infaz hukuku ile ilgili birçok sorun olduğu apaçık ortada. Zaten Strateji soyut içeriği ile yargının haline dair itiraflar gibi…

Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarılamaz. Temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle siyasi haklar ve ödevler hakkında da Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi düzenlenemiyor. 

Hiç kimsenin yargıya güveni yoktu ve hiç kalmadı. Bunca yıl sonra yargıya güvenin sağlanabilmesi için etkili ve etkin bir yargı yaratma çabası ile yeniden ortaya çıkılıyorsa; kurulu yargı düzenini yaratanların geçmiş tüm günahlarıyla yüzleşmesi yetmeyecek. Ayrıca toplumdan özür dilemesi gerekenlerin sayısının bir hayli kabarık olduğu aşikâr.   

Önemli olan hak ve özgürlüklerin tanınıp tanınmayacağından daha çok temel hak ve özgürlüklerde “zorunlu sınırlandırma” ölçütlerinin ne olacağıdır. Çünkü zaten “hakları ve özgürlükleri tanımamak” yoluyla kurulacak olan herhangi bir ülkedeki yargı düzeni siyasal iktidarların gücüne hizmet edecektir. Asıl sorunlardan birisi temel hak ve özgürlükleri hukuk güvenliği ve insan haklarının koruması altında güvence altına alacak biçimde yargıda kurumsallaşabilmektir. Yargının hem tarafsızlığını ve hem bağımsızlığını nasıl sağlayabileceğimiz dünden çok daha önemli bir sorun olarak önümüzde duruyor.  

Önce özgürlük düşüncesinden hiçbir zaman vazgeçmemeliyiz. 

Özgürlüğü azınlığın ve güç sahiplerinin özgürlüğü olmaktan çıkartmalıyız. 

Özgürlüğü azınlığın görüşü olmaktan çıkartmak tek başına yeterli değildir. Sadece lafzi olarak kanun önünde eşitlik sağlamakla asla yetinmeyen, yapısal ve içerik olarak eşitliği amaçlamalıyız ve gerçekleştirmeliyiz.

Kanun önünde herkes eşittir demek yetmiyor, kanun önünde, adalet ve yargıda herkesin birbirine eşit olduğu bir yargı düzeni kurmak gerekiyor. Hatta doğadan gelen, kazanılmış, uğrunda mücadele edilerek elde edilmiş özgürlükleri sağlam güvenceye bağlamalıyız. Devletin kutsallığı yerine bireyler ile toplum arasındaki uzlaşma ve dengeyi sağlayan bir özgürlük anlayışına sahip olmamız çok zor değildir. 

Günümüzde yargı; kamusal ve özel alanlarda güç sahibi olanların araçlarına dönüştürülmüştür. 

Ceza hukuku temel hak ve özgürlükleri baskı altında tutmanın değil, bunlara kamusal ya da özel alandaki güç sahiplerinden gelebilecek saldırı ve müdahalelere karşı eşit biçimde ve ayrım gözetmeyen etkin bir hukuk koruması ve güvenliği sağlayan araç haline dönüşmelidir (U. Alacakaptan).  

Ceza hukuku böyle bir araç kimliğine kavuşabilmelidir. Bunun için öncelikle düşünce farklılıklarını bastıran ve demokratik çoğulculukla bağdaşmayan her türlü siyasi suçlardan yargının arındırılması ile başlanabilir. Böylece anti sosyal karakter taşımayan birçok eylemin suç olmaktan çıkarılması mümkün olabilir. 

Ceza hukuku en geniş anlamda yasalara ya da yukarıdan indirilen kurallara uymayı düzene uygun düşünmemeyi bile suç sayıp cezalandıran bir hukuk olmaktan çıkarılmalıdır. 

Ceza hukukunda yasalar; normu koyan siyasal erkin menfaatini korumamalıdır. Böyle bir anlayışla üretilen normlar insan hakları temeline dayalı çağdaş ceza hukuku ile bağdaşmaz


İfade özgürlüğü hakkı kimindir? İfade özgürlüğü herkesin hakkıdır ve toplanma özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü ile yakın ilişkisi olan ve tüm hak ve özgürlüklerin omurgasıdır. 

Temel haklar ve özgürlükler için kutup yıldızıdır, korur ve yol gösterir. 

Toplanma özgürlüğü; ifade özgürlüğü kapsamında bir düşüncenin toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi herhangi bir biçimde toplu bir şekilde dile getirilmesidir. İfade özgürlüğünün koruması altındadır, bu hak ve özgürlüğün yolunu aydınlatır. 

Bireyler örgütlenme özgürlüğüne sahiptir ve ortak bir amacı gerçekleştirmek için bir araya gelmeleri ve örgüt çatısı altında ortak faaliyet yürütmelerini güvence altına alır. İfade özgürlüğünün kolektif biçimde kullanılma biçiminden ibarettir.

Geçmişte düzenlenen bu hakları kullananların eylemlerini suç iddianameler ve gerekçeli hükümler ağır ve ezici bir çoğunlukla herkesin ifade özgürlüğünü, toplantı ve gösteri yürüyüşü ve barışçıl protesto hakkını, örgütlenme özgürlüğünü reddeden kararlardır. Böylelikle ceza hukuku temel insan hakları için amaç olmaktan çıkarılmış siyasal erkin aracına dönüşmüştür. 

Günümüzde Yargı Reformu Stratejisi (2019) kendisini şöyle anlatıyor: “Belge'de ele alınan konuların iki temel yönü bulunmaktadır. Bunlardan biri mevzuat altyapısına, diğeri uygulamaya ilişkindir. Uygulamada insan hakları duyarlılığının artırılmasına ilişkin çalışmalar yapılması planlanmıştır. Bu çalışmalar özellikle ifade ve basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ve tutuklama tedbirine ölçülü başvurulmasına yönelik olacaktır.” 

Yargı Reformu Stratejisi (2019) devamında ifade özgürlüğü için bakın ne diyor: 

“İfade özgürlüğünü etkileyen mevzuat üzerinde öngörülen değişiklikler, haber verme sınırları içerisinde yer alan, eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağına ilişkin düzenlemelerin ceza mevzuatının bütününün değerlendirilmesi suretiyle etkin biçimde uygulanmasına yönelik olacaktır. Hak ve özgürlüklere ilişkin standartları yükseltmek üzere mevzuat gözden geçirilecek ve gerekli değişiklikler yapılacaktır.

İfade özgürlüğüne ilişkin mevzuat ve uygulama analiz edilerek, bireylerin hak ve özgürlük alanlarını daha da genişletecek düzenlemeler yapılacaktır. İfade özgürlüğünü ilgilendiren yargı kararlarına karşı kanun yolu güvencesi artırılacaktır.

Özgürlük ve güvenlik hakkını etkileyen, gözaltı, tutuklama ve diğer koruma tedbirlerine ilişkin mevzuat ve uygulama gözden geçirilerek, ölçülü bir şekilde uygulanması yönünde değişiklikler yapılacak ve tedbirler alınacaktır. (... e) İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Hakkında Kanun'da ve diğer kanunlarda yer alan erişim engelleme usulleri, ifade özgürlüğü çerçevesinde ele alınarak gerekli değişiklikler yapılacaktır” (YRS Sayfa 26-27).

Yıllardır aynı şeyleri dinleye dinleye bıktık, öfkelendik. Yargıda ortaya çıkan “güvenilmeyen yargı” ve “beklenmeyen adalet duygusunu” bizler yaratmadık. Suç iddialarınızla yargılanarak mahkûmiyet kararlarının ve yaşamın muhalefet şerhleri olduk… Artık bizleri kimse aldatmasın, umutlandırmasın. Yapacaklarını yaptınız zaten!  

İnsan haklarını ve temel özgürlükleri koruma adıyla bu zamana kadar bizleri kimler aldattı ise önce hepimizin gözleri önünde kendi günahlarıyla yüzleşsinler, tanık olalım. 

Aldatanların kurduğu düzenin yargısını araç olmaktan çıkaracak olanlar; ceza hukukunu insan haklarını koruyan bir kimliğe kavuşturmak amacında olanlardır. 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Pazar, Ağustos 06, 2017

Fikret İLKİZ: "KAFKA, DAVA VE AHMET CEMAL GERÇEKLİĞİ"

Ölümün kıyısından dönmedi, yüreği yorgun ve halsizdi…

Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan son yazısından bir önceki 5 Haziran 2017 tarihli "ne garip federico adında olmak…" başlıklı yazısına şöyle başlamıştı:

Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk.
Ve bir geri dönüş daha.
Ve yine tuhaf bir güven duygusu: "Bu hikâye daha bitmedi…"
Cankurtaranın sirenleri gecenin karanlığını yırtarken bile gücünü yitirmeyen bir duygu: "Bu hikâye daha bitmedi…"
Başlangıçta, iç dünyamda hafiften nabız gibi atarken, henüz soyut adımlarla ilerleyen bir kıpırdanış. İleriye yönelik, sanki yeterince şekillenmemiş bir köprüde el yordamıyla ilerlemeye çabalayan bir duygu: "Daha söyleyeceklerim, söylemem gerekenler var…"


Ahmet Cemal "daha söyleyeceklerim, söylemem gerekenler var" demişti…
Bu yazısının tam orta yerinde General Franco'ya bağlı faşistler tarafından yargılanmadan otuzsekiz yaşında kurşuna dizilen Federico Garcia Lorca için şöyle söylemişti:

"General Franco, Lorca'nın ve İç Savaş'ın ardından daha uzun yıllar yaşadı. Şimdi Madrid yakınlarında, harcı uygar insanlığın sonrasız lanetleriyle yoğrulmuş bir anıtmezarda yatıyor. Yeryüzü yolculuğu otuz sekizinci yılında Franco'nun gözlerini kan bürümüş faşistlerinin kurşunları ile noktalanan Lorca'nın mezarı ise belli değil; çünkü insanlık mimarlıktaki onca ilerlemelerine rağmen, tüm dizelerini insanı her defasında daha da insan kılan sözcükler bestelemek için avuçlarından evrene üfleyen şairlere layık gömütler inşa etmeyi henüz başaramadı."

Güncel Hukuk dergisinin Temmuz sayısında "Edebiyat ve Hukuk" köşesi Can Yayınlarından Franz Kafka'nın "Dava" adlı romanına ayrılmıştı. Çevirmeni Ahmet Cemal

Yeryüzünün insanı, Ahmet Cemal insanlardan ayrıldı… Daha söyleyeceklerini, söylemesi gerekenleri, mutluluklarını, kırgınlıklarını yüklendi ve gitti. Ardında aydınlanmanın ışığınıbıraktı.

Yaşamı insanlığa armağan, eserleri; insanın insan korkusu olmadan yaşayabileceği bir evrene üflenmiş edebiyatın sonsuzluğu gibi…

Nasıl uğurlamalı acaba? Kendi satırlarıyla, kendi yazdıklarıyla, çevirileriyle ve yaşama kattıklarıyla uğurlamalı ve yaşatmalı…

Kafka'nın Dava'sı gündemimizden hiç eksik olmuyor.

Ahmet Cemal, 20. yüzyıldan günümüze dek etkisini hiç yitirmeyen "korku" ile ilişkimizi Kafka'nın "Dava" adlı eserinin Önsözünde "Kafka, Dava ve Gerçeklik" başlıklı yazısında anlatır.

Ahmet Cemal ile vedalaşmadan onun bu yazısının bazı bölümlerini alıntılayarak uğurlamak en iyisi… Ahmet Cemal'in gerçekliği ve insanın insan korkusu hakkındaki Dava'ya Önsöz'den bazı bölümler….

"(...) Kafka'nın eserlerinin tümünde kavramlaştırdığı konu, Camus'nün sözünü ettiği korku'dan başka bir şey değildir. Ve kimi kültür tarihçilerinin savları doğrultusunda, kimi çağların özetleyicisi olan sanatçılar varsa eğer, Kafka da korkunun çağı olan 20. yüzyılı bu niteliğiyle en yetkin düzeyde özetleyebilmiş birkaç yazardan biridir.

(…) Dava, yazarın yukardan beri sözünü ettiğimiz korkusunun yaratı düzleminde en yoğunlaştığı eserlerinden biridir. Romanın kahramanı Joseph K. dünya ile aslında bir sıradanlık ilişkisi içerisindedir; bir başka yönüyle o, her yönüyle bir sokaktaki adam'dır. Her gün düzenli gittiği bir işi, her sabah çıktığı, akşam da geri döndüğü bir pansiyonu, küçük merakları, sıradan tutkuları vardır. Yani hiçbir yönüyle bir kahraman değildir; ama her yönüyle, ya da sırılsıklam insandır. Her şey, bu insanın bir sabah evinde bilmediği bir suçtan ötürü tutuklanmasıyla başlar.

K. ilk başta doğal olarak korkarsa da, bu korkusu zamanla yoğunluğunu yitirir. Hangi suçu işlediğini bilmeden yargılanma sürecine girmesi, çevrenin telkiniyle K.'ya da bütünüyle doğal bir süreç gibi gözükmeye başlar. Aslında kendi "davalı" konumundan romanda ilk söz eden de K.'dır. Kimin tarafından dava edildiğini sorduğunda, daha biraz önce ona tutuklandığını bildirmiş olan ve böylece görevini tamamlamış gözüken kişi K.'ya dava edildiğini söyleyemeyeceğini, daha açık deyişle dava edilenin o olup olmadığını da bilmediğini söyler; evet, tutuklanmıştır, ama doğru olan tek şey, şimdilik budur.

K., gerçi tutuklanmıştır, ama günlük yaşamını sürdürmekte özgürdür. Belki mahkeme, yalnızca onun tutuklanmasını istemiştir; belki de bu tutuklama bir tehdit değil, yalnızca bir uyarıdır. Her ne olursa olsun, K. davayı kendi girişimleriyle yürütmek ister; mahkemenin çok ağır çalıştığı düşüncesiyle, bir an önce mahkûm olabilmek için çare arar. Mahkûm olmak istemesinin nedeni, davadan ancak böyle kurtulabileceğini bilmesidir. Gerçi ressam Titorelli ile yaptığı uzun görüşme sırasında, gerçek anlamda aklanma, görünüşte aklanma ve sürüncemede bırakma gibi yolların da bulunduğunu öğrenmiştir. Ancak, gerçek anlamda aklanma kararını yalnızca hiç kimsenin ulaşamadığı en yüksek mahkeme verebilmektedir; geriye kalan öteki iki yolun ortak noktası ise, Titorello'nun deyişiyle, davalının mahkûmiyetini önlemektir; ne var ki bu K.'ya göre aynı zamanda gerçek anlamda aklanmanın engellenmesi demektir.

Mahkûmiyetin engellenmesi, aklanmanın engellenmesiyle eşanlamlı olunca, tutuklanana tutukluluktan kurtulabilmesi için kendini mahkûm ettirmekten başka çare kalmamaktadır. Kafka'nın burada anlatmak istediği, K.'nın aslında zaten yaşam ya da dünya tarafından tutuklanmış, fakat bunun bilincine hiçbir zaman varamamış oluşudur. Bu, her insan için geçerli olan bir konumdur. Dava'da yer alan bütün ayrıntılar, bu tutukluluğun kanıtlarıdır. Bu bağlamda romandaki mahkeme süreci, yaşam süreciyle eşanlamlıdır; yaşam tarafından tutuklanmış olmaya bir son verme girişimi, yani elde edilecek mahkûmiyet, tutuklulukla birlikte yaşamın da son bulması anlamına gelecektir.

Daha soyut anlatıldığında bu, dünya ile yaşayamayan bir Ben'in, dünyasız yaşama olasılığını seçmesi demektir; ama dünya, yaşamanın onsuz olunamaz koşulu niteliğini taşıdığından, sözü edilen olasılığın seçilmesi yaşamın yitirilmesine yol açmaktadır.

Kafka'nın kahramanının istemediği dünya, en başta sözünü ettiğimiz korku çağının dünyasıdır.
İnsanı insan kılan sözcüklerinle "ne garip federico adında olmak…" başlıklı yazını bitirdiğin ve dediğin gibi, "Peki. Öyle olsun!"

Dava'larla olan sıradanlık ilişkisinde "Kafka, Dava ve Gerçeklik" yazın üzerinden insanlığın insan korkusunu anlamak için çaba göstermeye ve aydınlığını anlamaya çalışacağım Ahmet

Cemal…

Gerçekliğinle yeryüzünden uğurluyorum, ışıklar içinde kal…

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Pazartesi, Temmuz 16, 2012

HUKUK DEVLETİ VE UTANÇ


Fikret İLKİZ 16 Temmuz 2012

Sadece Anayasa Hukukunun mu “aykırı” kahramanı değildi, hayatın su katılmamış kahramanlarından birisiydi.
Şimdilerde büyük bir istekle yapmaya uğraştıkları Anayasa uğruna, insan hakları savunucuları gibi davranan, temel haklar varmış gibi yapan yasa yapıcılarının toplayıp toplayıp “havuzlarında” biriktirdikleri “görüşlerden” ne çıkacak bilinmez ama klasik Anayasa hukukunun karşısına yeni Anayasa kuramlarını koyan ve üreten Anayasa biliminin “aykırı kahramanı” Prof. Bakır Çağlar’dı.
Prof.Dr. Bakır Çağlar’ı 25 Temmuz 2011’de kaybettik. Işıklar içinde yatsın.
Öğrencileri Hoca’larının ardından “O şimdi gökyüzünde münzevi bir yıldız” diye yazmışlar.
Bazı öğretim üyeleri, “hukuk” öğrettikleri tutuklanan öğrencilere sahip çıkmayı görevlerinin bir parçası saydılar ve bu ülkenin sorunu olarak gördüler, görüyorlar. Çok daha yüreklice işler yaptılar, yapıyorlar. Hukuk devletinde yaşanan aykırılıklar karşısında bilim insanı olmanın ayrılmaz bir parçası olarak kabul ettikleri anlayışla tepkilerini, akıl, bilim ve eylem üreterek gösterdiler. Çok onurlu davranan tüm öğretim üyeleri arasında başı çekenlerin başında Galatasaray Üniversitesi’nin “bir kısım” öğretim üyeleri olduğuna tanığım.
Bu üniversitenin Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Sayın Dr. Burak Çelik, Anayasa biliminin aykırı “kahramanı” Prof.Dr. Bakır Çağlar’ı yazmış (Güncel Hukuk. Temmuz 2012.)

-Neden yazıyorsunuz, neden binlerce makaleyi kâğıda döküyorsunuz?
Prof. Dr. Bakır Çağlar’ın “Bir Anayasacının Seyir Defteri” adlı kitabı, aslında hukukun neden “insanlık mesleği” olduğuna dair bir öğreti. “Fado, hüzünlü kaderin gitarla söylenişi. Bazı mekânlarda yaşanmayan insan hakları gibi…” cümlesinin sahibi Sayın Çağlar, bu kitabının önsözünde neden yazdığını sorguluyor…
Düşüncelerinizi gerçeklerle sınamak ister misiniz? Yüzleştiğiniz gerçekleri, gerçeklere olan tanıklığınızı yeniden düşünmek,  yeniden “okumak” ve yeniden kendinizi sınamak, yeniden yazmak istemez misiniz?
Sayın Çağlar’ın eski bir hikâyeyi anlatışını anımsadım.  Tam da bu günleri düşünmek ve günümüz gerçekleriyle yüzleşmek gibi…
Sayın Bakır Çağlar yıllar önce “Hukuk Devletinde Gündelik Hayatın Estetiği” başlıklı bir tebliğ sunmuş ve konuşmasında bazı problemler hakkında sorular sormuştu.
Hocanın sorduğu sorulardan birisi şöyleydi: Eğer hukuk devleti varsa ve bu hukuk devletinin gündeliğini yaşayanlar varsa, kimler hukuk devletine ulaşabilir? Bir ayırım yapmak gerektiğine inanıyordu. Hukuk devletini yaşayanlar var, bir de yaşamayanlar var…

1994 yılında Alman Kültür Merkezi ve HFSA tarafından gerçekleştirilen “Hukuksal Olgular Araştırması ve Hukuk Devleti” başlıklı sempozyumda Kafka’nın bir öyküsünü özetlemişti. Aynı başlıkla yayınlanan kitapta (Alkım. 1996) yer alan tebliğine aktardığı bu öykü şöyle:  
“ …Çok kısa olarak önce ufak bir giriş yapacağım. Giriş şu: Kafka’nın kısa bir öyküsü bu. Bu kısa öykünün başlığı “Hukuk Önünde”…
Kafka “Hukuk Önünde” başlıklı bu kısa öyküsünde şunu söylüyor: “ Hukuk Sarayı” olarak adlandırılan bir barınak var. Bir gün bir adam bu barınağın önüne gelir. Kapı açık… Ama girişi bir gardiyan tutmuş, içeri girilmesini engelliyor.
Şimdi bu "Hukuk Sarayı" önüne gelen kişiye gardiyan "şimdilik içeri giremezsin" der, "bekle". Adamın bütün yalvarma ve yakınmaları sonuçsuz kalır. Yıllar geçer adam orada, kapının önünde yaşlanır. Yalnız, umutsuzca yalnız yaşlanır. Artık ölmek üzeredir. Görme duyusunu da yitirmiştir. Günün birinde kapıda ölgün bir ışık görür ya da görür gibi olur ve gardiyana sorar. Soru şu: "Eğer herkes hukuk peşinde ise, nasıl olur da bunca yıl benim dışımda hiç kimse içeri girmeyi talep etmez?". Gardiyanın cevabı: "Çünkü buraya senin dışında kimse giremezdi. Bu giriş, kapı senin için yapılmıştı. Şimdi sen öleceksin ben de kapıyı kapatıp gideceğim". Hukuk devletinde gündelik hayatın estetiğinin kısa özeti bu.”  
Hukuk devletini kim üretir? Kimler hukuk devletinin gündeliğini yaşar?
Bu ülkede yaşayan insanlar olarak “günlüklerimize”, hukuk devletini bizim yargıçların ürettiğini yazabilecek miyiz?
Günlüklerimize, üretilen hukuk devletinin yapıcılarının yazdığı “hukuk devletini”, bizim de tıpkı onlar gibi yaşadığımızı yazabilecek miyiz?
Hukuk devletini “yeniden inşa” ettiğinizle övünüyor, adliye “sarayları” inşa edip duruyorsunuz, kapılarına “gardiyanlar” dikiyorsunuz.  Hukuk devletine kimse ulaşmasın diye herhalde… Cezaevleri inşatlarını artırıyor, “saraylarınızı” cezaevleri içinde kuruyorsunuz. Kapısına jandarmaları dizip, “müstakil girişi bulunan” diye duruşma tutanaklarına yazdığınız “saraylarınızın mahkemelerine” kimseleri sokmuyorsunuz?
Saraylarınızı, yazdığınız yasaları, yasa uygulayıcılarınızı çok beğeniyor, övünüyorsunuz.
Hukuk devleti diye övdüğünüz devletinizde, payımıza düşen “saraylarınız” önünde beklemek ve beklerken ölmekse eğer; bizler bu mekânlarda hukuk devletinin gündeliğini yüzyıllardır yaşamayan insanlarız.
Sizin “hukuk” devletinizde uyguladığınız hukuk; farklı mekânlarda, insanlara farklı uygulanan hukuksa eğer; bizlerin günlük yaşamında “hukuk” yoktur ve bizler “hukuk devletini” yaşamıyoruz demektir.
Böyle bir “hukuk” devletinde utanç içindeyim. Utanıyorum!  

Etiketler: , , , ,

Pazar, Ocak 15, 2012

YARGININ HIZI ve HAMMARBERG RAPORU


16 Ocak 2012
                                   
                                                                                                                                  Fikret İLKİZ
Yargıyı “hızlandırma” amacıyla bir yasa “tasarı”nın varlığını Adalet Bakanının basında yer alan açıklamalarından öğrendik. Ancak “tasarının” içeriğini ve yargıyı nasıl “hızlandıracağını” bilmiyoruz. Belki açıklandığında veya tasarı TBMM’de kanunlaştığında öğreneceğiz. Öyle ya, çoğunluk iktidarı…
Kamuoyu ile paylaşılmadan kanunlaşan kanun tasarılarının kanunlaşma süreçlerini gün ışığında yönetim ilkelerine, çoğulculuk ve demokrasiye aykırı görüyorum. Sadece Mecliste yapılan tartışmalarla kabul edilerek yürürlüğe konulan bazı temel kanunların demokratik hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmadığı inancındayım.
Özgürlüklerimizi koruyan insan haklarıdır, biçimsel anlamda kabul edilerek uygulamaya konulmuş yasalar değildir.
Hukuk devletinde, devletin gücü, insan temel hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Bu nedenle içeriği adil olmayan, insan haklarına aykırı yasaların çıkarılması önlenmelidir. Asıl olan amaç, adaletli bir demokratik toplum düzeninin yaratılmasıdır.
Öteki türlü bir yaklaşımla, eğer “biz yaptık oldu” diyorsanız, kabul ettiğiniz yasalarla oluşturduğunuz “yasa devleti” olmanın ötesine geçemezsiniz. Bu adalet değildir, hukuk devleti hiç değildir.
Yargının “hızlandırılması” mıdır, yoksa adil yargılanma hakkı gereği herkesin makul sürede yargılanması ve makul sürede davasının görülmesini isteme hakkının düzenlendiği ve insan haklarının korunduğu bir adalet sisteminin inşası mıdır amacınız?
Çok dikkat çekici bir zamanlama içinde olduğumuzu düşünüyorum. Anımsar mısınız bilmiyorum, tam bu sırada geçtiğimiz günlerde yargı sistemimiz hakkında gerçekçi tespitlerinin yapıldığı çok önemli bir rapor yayınlandı. Konusu, Türkiye’nin yargı sistemi.
Yargının “hızlandırılması” hakkındaki yasa tasarısının kamuoyuna açıklanan bir raporla ilintisi var mıdır acaba?
Avrupa İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, 10-14 Ekim 2011 tarihleri arasında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sonucunda “ülkedeki adalet yönetiminin durumunu ve insan haklarının koruma düzeyini” 10 Ocak 2012 tarihli Raporunda değerlendirdi.  
“Türkiye’de Adalet Yönetimi ve İnsan Haklarının Korunması” raporunun her satırının okunmasında yarar var. Adaleti yönetenlerin nasıl yönettiğini, Türkiye’de insan haklarının korunma düzeyini gözler önüne seriyor.
Raporda yer alan ve aşağıda tırnak içinde okunmasını istediğim bazı cümleler var.
“Ayrıca adli kolluk sistemi, savcıların bu görevleri yerine getirmelerine tam anlamıyla destek olmak üzere geliştirilmelidir. İddianamelerin kalitesine de dikkat edilmelidir.
Komiser, özellikle AİHM içtihadı göz önüne alındığında, tutukluluğa çok sık başvurulmasına ve uzun tutukluluğa ilişkin kaygılarını tekrarlamaktadır.”
“Komiser, yargılamanın aşırı uzun sürmesinin, Türk adaletinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin mükerrer kararlar almasına yol açan kronik bir işlevsel bozukluk olduğunu gözlemlemektedir.”
(Avrupa Konseyi) “Bakanlar Komitesi’nin çeşitli vesilelerle belirttiği gibi, adaletteki aşırı gecikmeler, özellikle hukukun üstünlüğü ilkesine saygı duyulması ve adalete erişim bakımından büyük tehlike oluşturmaktadır. Aşırı uzun mahkeme işlemleri genel olarak adalet sisteminin saygınlığını ve toplumun adalet sistemine olan güvenini zedelemektedir.”
“Dava sürerken gerçeklesen usule ilişkin ertelemelerin, Türkiye’deki uzun yargılamaların bir başka önemli nedeni olduğu görülmektedir. Türkiye’de sıradan bir davada, mahkemenin türünden bağımsız olarak, mükerrer ertelemeler ve dava dosyasının bilirkişilere gönderildiği uzun sürelerin olduğu görülmektedir.
Birçok davada, duruşmalar aylarca sonrasına ertelenmektedir. Bu durum, özellikle ceza davalarında sorun yaratabilmektedir, çünkü bu, şüpheli veya sanığın sorguya çekilmeden önce uzun süre tutuklu kalmasına neden olabilmektedir. Komiser’e, bu tür gecikmeler ve verilen aralar nedeniyle birçok kişinin, mahkûmiyet kararının ardından, o zamana kadar tutuklu olarak geçirdikleri süre hesaba katılarak hemen salıverildiği bildirilmiştir. Davaların sık sık kesintiye uğradığı bir ortamda, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde (…) sıklıkla yapıldığı gibi, organize suç ya da terör davalarında birçok sanığın davasının birleştirilmesi uygulaması özellikle kaygı vericidir, çünkü bu uygulama bazı davalarda işlemlerin daha da uzamasına yol açmaktadır.”
“Komiserin daha önce İfade Özgürlüğü Raporu’nda da gözlemlediği gibi, savcıların mesnetsiz davalar da dâhil yargılamanın başlatılması konusunda kendilerini pek kısıtlamadıkları görülmektedir ki bu da bu sorunu şiddetlendirmektedir. Savcıların aynı zamanda davaları eleme, yani hangi davaların kamu adına kovuşturulmak üzere yargı sistemine takınacağını belirlemek gibi bir rollerinin ("kapı tutma işlevi" de denilen rol) olduğunu algılama konusunda, yeni (Türk Ceza Muhakemesi) TCMK’nın kendilerine bu imkânı açıkça sağlamasına (170-175. maddeler) rağmen, bir zorlukları olduğu görülmektedir. Bunun yerine savcıların, özellikle de devlet güvenliği meselelerinin söz konusu olduğuna inanıldığı zaman, davayı mahkemeye taşımayı ve delillerin değerlendirilmesi işini mahkemeye devretmeyi tercih ettikleri bildirilmektedir.”
İstisnaları dışında, gazeteciler bu Raporu haberleştirmedi, Rapor üzerine yazı yazmadı. Eğer gazeteciler bu Rapora hak ettiği ölçüde sütün/cm ayırmak suretiyle haber yapmış olsalardı, bu çok önemli tespitlerden kamuoyu haberdar olurdu.
Türkiye’de adaleti nasıl yönettiklerini bilenler dışında, nasıl yönetilemediğini de toplum öğrenirdi.
Ancak nasıl olsa bu Rapor çok önceden onlara verildiği için, hem Türkiye’de adalete bakanlar ve hem de Avrupa Konseyi’nin adalet işlerine bakanlar zaten ve umarım çok şey öğrendiler.
Bu Raporla adaleti yönetenlerin “yönetim becerileri” ile insan haklarının korunmasındaki “koruma düzeylerini” hep beraber bir kere daha öğrenmiş olduk.
Keşke gazeteciler bu Raporu kamuoyunun bilgisine çok daha geniş biçimde sunmuş olsalardı…
Acaba, içeriği bilinmeyen ama yargının hızlandırılması hakkında hazırlandığı öne sürülen yasa tasarısı “paketi”, aslında Thomas Hammarberg’in bu Raporuna karşılık olarak hazırlanmış ve “işte biz sorunu çözüyoruz ve yargıyı hızlandırıyoruz” yanıtı mıdır? 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,