Cumartesi, Kasım 09, 2019

DEĞERLİ TUNCER ÜNEY'İN GİDİŞİNİN 14. YILI...

TUNCER ÜNEY'E SAYGIYLA...

Atatürk'ten sonra bu ülkenin güzel ve aydınlık insanları nedense hep Kasım ayında gidiyorlar...

Bu 10 Kasım'da değerli Tuncer Üney'in aramızdan ayrılışının üzerinden 14 yıl geçmiş olacak... Internet ve Hukuk Platformu'nun Koordinatörü, Türkiye Bilişim Vakfı'nın Projeler Koordinatörü, Matematikçi ve bilişim dünyasının alçakgönüllü, fakat büyük emekçisi, Türkiye Bilişim Ansiklopedisi'nin baş editörlerinden Tuncer Üney 2005 yılının 10 Kasım'ında elim bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrılmıştı. 
O'nu ve onun gibi kişilikleri özleyenler için şurada kendisiyle Açık Radyo'da yaptığımız söyleşilerden birinin tam metni var:
https://bilgicagininhukuku.blogspot.com/search?q=Tuncer+Üney

Şurada da Füsun Sarp Nebil'in 2005'deki bir yazısı: 
"Bir Bilişim Savaşcısının – Tuncer Üney’in Arkasından"
https://turk-internet.com/bir-bilisim-savascisinin-tuncer-uney-in-arkasindan/

Etiketler: , , , , ,

Pazartesi, Eylül 15, 2014

SANSÜRE UYGUN KANUN

Av. Fikret İLKİZ
10 Eylül 2014 kabul tarihli 6552 sayılı “İş Kanunu İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması İle Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına Dair Kanun” Mecliste kabul edildi. 11 Eylül 2014 tarihli Resmî Gazetenin 29116 sayılı (Mükerrer) nüshasında yayımlanarak yürürlüğe girdi. 
Bu Kanunun 126 ve 127 inci maddeleri (yani Tasarının 129 ve 130 uncu maddeleri) 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun değişiklikleri ile ilgilidir ve TBMM’de 8 Eylül 2014 tarihli oturumda görüşüldü. Kuruluş sırasında  “antidemokratik” olarak nitelendirilen Erişim Sağlayıcıları Birliği daha yeni kurulmuş olduğu halde yedi ay önce 6.2.2014 kabul tarihli 6518 sayılı ve 26.02.2014 kabul tarihli 6527 sayılı Kanunla değiştirilmiş olan 5651 sayılı Kanunun 3 üncü ve 8. maddeleri yeniden ve esaslı biçimde değişti.  
08.09.2014 tarihli Meclis oturumunda reddedilen önergelerden sonra tek bir önerge kabul edildi. O da Mustafa Elitaş ve arkadaşlarının önergesidir ve şöyledir: 
"MADDE 129- 4.5.2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "iki bin Yeni Türk Lirasından on bin Yeni Türk Lirasına" ibaresi “iki bin Türk Lirasından elli bin Türk Lirasına" şeklinde ve dördüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.
"(4) Trafik bilgisi Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından ilgili işletmecilerden temin edilir ve hâkim tarafından karar verilmesi hâlinde ilgili mercilere verilir."
Plan Ve Bütçe Komisyonu bu değişiklik önergesini takdire bıraktı. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan ise bu önergeye katıldığını ifade etti… 
Bu maddenin gerekçesi aynen şöyledir: “Mevcut durumda internet trafiğine ait bilgiler ancak bir soruşturma ya da kovuşturma olması durumunda mahkeme kararı ile işletmeciden temin edilebilmektedir. Hâlbuki çoğu zaman bir soruşturmaya başlanabilmesi için bu bilgiler gerekmektedir. Ayrıca trafik bilgilerinin farklı işletmecilerden farklı biçim ve düzenlerde gönderilmesi, bu bilgileri talep eden ilgili mercilerde kullanım zorluğu doğurmaktadır.
Mahkeme kararı üzerine ilgili işletmeciye başvurup trafik bilgisinin talep edilmesi ve işletmecinin talep edilen bu ham bilgileri kullanılabilir ve anlamlı hale getirip göndermesi ya da ham olarak gönderilen bilgilerin Başkanlık tarafından kullanılabilir ve anlamlı hale getirilmesi zaman almakta, böylece soruşturma ve kovuşturmaları geciktirmektedir. Terör saldırısı tehdidi gibi acil durumlarda talebe zamanlıca cevap verilmesi imkânı bulunmamaktadır. Diğer taraftan, işletmecilerin talep edilen bu ham bilgileri kullanılabilir ve anlamlı hale getirmesi işlemleri ciddi bir mali külfet oluşturmaktadır. Bu nedenle, fıkra ile işletmecilerin ek mali külfet altına girmesinin önlenmesi de sağlanmış olmaktadır. 
Bu nedenlerle, temin edilecek genel internet trafiğine ilişkin bilgilerin hâkim kararı üzerine ilgili mercilere verilmesi öngörülmektedir.” 
Önerge oylanmış ve kabul edilmiş, kabul edilen önerge doğrultusunda madde oylanmış ve kabul edilmiştir. (6552 sayılı Kanun Madde 126) 
Ardından Tasarının 130’uncu maddesi ile ilgili 4 ayrı önerge gündeme gelmiştir. Önergeler oylanmış ve kabul edilmemiştir. Ardından Tasarısının 130 uncu maddesinde Mustafa Elitaş ve arkadaşları tarafından aşağıdaki değişiklik önerilmiştir:  
"MADDE 130- 5651 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin beşinci fıkrasında yer alan "yirmi dört saat" ibaresi "dört saat" şeklinde değiştirilmiş ve maddeye aşağıdaki fıkra eklenmiştir.
"(16) Milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi nedenlerinden bir veya bir kaçına bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, erişimin engellenmesi Başkanın talimatı üzerine Başkanlık tarafından yapılır. Erişim sağlayıcıları Başkanlıktan gelen erişimin engellenmesi taleplerini en geç dört saat içinde yerine getirir. Başkan tarafından verilen erişimin engellenmesi kararı, Başkanlık tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar”.
Plan Ve Bütçe Komisyonu Başkanı önergeyi takdire bırakmış, Millî Eğitim Bakanı Nabi Avcı önergeye katılmıştır. 
Madde gerekçesi: “Milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi nedenlerinden biri veya bir kaçına bağlı olarak internet ortamında vuku bulacak ihlallere yönelik çok kısa sürede koruyucu idari tedbir alınabilmesi hedeflenmiştir. Bu değişiklikle "milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması" ile "suç işlenmesinin önlenmesi" hususlarında, "gecikmesinde sakınca bulunan hal" kapsamında erişimin engellenmesi öngörülmüş ve böylece Anayasadaki düzenlemelere uygunluk sağlanmıştır. Bu kapsamda verilecek idari tedbir kararlarının, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulması ve hâkimin, kararını kırk sekiz saat içinde açıklaması öngörülmektedir. Önerge oylanmış kabul edilmiş, önerge doğrultusunda madde oylanmış ve değişiklik kabul edilmiştir (6552 sayılı Kanun Madde 127).
Açıkça Hükümete/Yürütmeye bağımlı TİB hâkimiyetine geçen tüm trafik bilgilerinin, herkesin kişisel verilerinin elde edilmesi, internette erişimin 4 saat içinde engellenmesi milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması kavramlarıyla açıklanacak ve internet ortamındaki sınırlandırmalar “kanuni” ama hukuka aykırı olacaktır. 
Kişisel Verilerin Gizliliğinin Korunması Hakkındaki Tasarısının kanunlaşması gün geçtikçe zorlaşmaktadır.  

Sansürün adı; artık kanuni sansürdür. 5651 sayılı Kanunda değişiklik yapan İş Kanunu hakkındaki (!) 6552 sayılı bu “kanuni” değişiklik de sansüre uygundur! 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Pazar, Haziran 29, 2014

GERÇEKLERİ SAKLAMAK ESAS MIDIR?

Av. Fikret İLKİZ

Bilgi edinme hakkı temel insan hakkı mıdır? Evet, öyledir ve bu hakka işlerlik kazandırmak için 2003 yılında 4982 sayılı "Bilgi Edinme Hakkı Kanunu" kabul edilmiştir.

Amacı, "demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin" esas ve usullerin düzenlenmesidir. Bu Kanuna göre; herkes bilgi edinme hakkına sahiptir.

Ama bu Kanun Türkiye’de bilgi edinme hakkını sağlamadı. Sadece bilgi edinmeme hakkının düzenlenmesine yarayan bir kanun oldu.  

Kanun vardı ama bilgi edinme hakkı Anayasada yoktu. 12 Eylül Referandumu ile 2010 yılında  "hak" olarak Anayasada tuhaf bir biçimde yer aldı.  Anayasanın "Dilekçe Hakkı" başlıklı 74. maddesi "VII. Dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı" olarak değiştirildi. 74. maddenin üçüncü fıkrası yürürlükten kalktı ve yerine "Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir” şeklinde yeni bir fıkra eklendi:

Böylece 2003 yılında kabul edilmiş olan Bilgi Edinme Hakkı Kanununda yer alan "Herkes, bilgi edinme... hakkına sahiptir" cümlesi Anayasaya taşındı.  

Anayasa yapılan bu tuhaf aktarmanın, yani bilgi edinme hakkının gerekçesi çok kısadır:
"Bireylerin, kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen iş ve işlemlerle ilgili olarak bilgi edinebilmesi, kamu yönetiminde şeffaflığın sağlanması bakımından büyük öneme sahiptir. Bilgi edinme hakkı, bu konuda çıkartılan özel bir kanunla düzenlenmiş bulunmasına rağmen, Anayasada bu hakkı doğrudan düzenleyen açık bir hüküm yer almamaktadır. Günümüz toplumunda büyük öneme haiz olan bu hakkın garanti altına alınmasının ileri bir adım olacağı düşünüldüğünden, madde de yapılan değişiklikle bilgi edinme hakkı Anayasada açıkça düzenlenmektedir."

Brezilya'da 1988'de, Kolombiya'da 1991'de, Paraguay'da 1992'de ve Arjantin'de 1994'de Anayasa değişiklikleri sırasında "halkın gerçekleri öğrenme ve bilgi edinme hakkı" kabul edilmişti. Türkiye’de ise 2010 yılında Anayasada “bilgi edinme hakkı” olarak yer aldı.

Soran olursa eğere; Anayasa da bilgi edinme hakkı var mı? Var!
Peki, uygulamaya baktığımızda bu hak Türkiye’de var mı? Hayır yok!
Bu hak sadece kanunlarda yazılıdır, bizim ülkemizde halkın bilgi edinme hakkı yoktur. Gerçekleri öğrenme hakkı ise hiç yoktur.
Gerçeğe çıkan tüm yollar, devletin “sır” alanları ile kanunen kapatılmıştır.
Sadece varlığı kanunlarda “yazılı” olan temel haklar vardır ve aslında yoktur. Halkın gerçekleri öğrenme hakkının önünde yasaklar, bilgi edinme hakkının önünde ise türlü çeşitli kanuni engeller ve sınırlandırmalar vardır. İşin özeti budur, örneği çoktur.   
Örneğin sınırlı sayıda yayın organına tebliğ edildiğini varsaydığım, medyada sadece yayın yasağı olarak “haber” olan ve bu şekilde medyaya duyurulan ama tebliğ edilmeyen ve tipik olarak halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkının önünde sansür yaratan Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi kararıdır.
Ankara C. Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosunun “Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğunda bulunan ve İŞİD terör örgütü tarafından bilinmeyen bir yere götürülen Türk vatandaşlarının güvenliklerinin sağlanması için CMK 157 ve 5187 sayılı Basın Kanunun 3. Maddesine göre olay ve soruşturma konusunda yayın yasağı konulması” talep edilmiş. Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesi 15.06.2014 tarih ve 2014/377 D.İş sayılı kararı ile bu talebi reddetmiştir. Bunun üzerine Başsavcılık 16.06.2014 tarihli 2014/84425 soruşturma sayılı yazısı ile bu karara itiraz etmiştir.
İtirazı inceleyen Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi kararında; “ Ankara C. Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosunun; mağdur edilen Başkonsolos ve görevlilerin yaşamsal güvenliklerinin sağlanması ve bu konuda gereksiz gerçeğe aykırı ve devletin zafiyetini ortaya koyacak şekilde yayınlar yapılması nedeniyle…”  yürütülen 2014/84425 soruşturmasına ilişkin olarak soruşturma konusunun “gerçek bir olaya” dayandığının anlaşıldığı belirtilmiştir.
Bu nedenlerle “ kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, milli güvenlik hususları” nazara alınarak Başsavcılık itirazı kabul edilmiş ve Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesinin kararı kaldırılmıştır.
Mahkeme Hâkimi bu soruşturma dosyası ile ilgili olarak “…her türlü yazılı, görsel basın ve internette soruşturma tamamlanıncaya kadar CMK 157 ve 5187 sayılı Basın Kanunun 3 ve Anayasanın 26/2 maddesi gereğince YAYIN YASAĞIKONULMASINA…” karar verilmiştir.
Demek ki “soruşturma tamamlanana kadar” yayın yasağı sürecektir. Olaydan anlaşıldığına göre açılan bu Soruşturmada sürerken suç failleri İŞİD militanları yakalanıp haklarında Türkiye’de dava açılana kadar yayın yapmak yasaktır. Varsayımsal olarak ve “muhtemelen”; soruşturma devam ederken yayın yapılırsa eğer; bu yayın “gereksiz” ve “gerçeğe aykırı” ve “devletin zafiyetini ortaya koyacak şekilde” yapılmış “yayın” olarak kabul edileceğinden; kamu güvenliği, toprak bütünlüğü ve milli güvenlik ihlal edilmiş sayılacaktır.
Bu bir mahkeme kararıdır. Yayın yasağıdır. Kanuni dayanağı vardır ama ifade özgürlüğü bakımından kabul edilemez bir karardır. Hukuka, anayasaya ve kanunlara aykırıdır.  Halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkının ihlalidir. Yayın yasağı açıkça sansürdür. Soruşturmanın konusu olan bu olayda asıl olan; olup bitenlerin bilinmesi ve gerçeklerin öğrenilmesi esastır. Çünkü bu olay bakımdan şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkelerine bağlı bir yönetimin, hukuk devletinde halkından gizleyeceği bir şey olmamalıdır.
Öte yandan halkın bilgi edinme, gerçekleri öğrenme hakkını sağlaması gereken ve halkın gözü, kulağı olan medya organlarının, bu tür hukuka aykırılıklarla, yayın yasakları ve sansür kararlarıyla ilgili haber yapması, yasağa rağmen yayın yapması, yasağı tanımaması gibi ilkesel tavrı veya bu tür sorunları da kalmamıştır.
Yayın yasağı var mıdır? Vardır. Kararı kim vermiştir? Mahkeme vermiştir. O halde ortada bir mahkeme kararı bulunduğuna göre ona uymak gerekir. Yasak, yasaktır. Artık mahkemenin yayın yasağı koyduğu konu hakkında yayın yapılamaz. Bu durum normaldir!
İzlenen yol budur ve yayın yasakları artık kimsenin umurunda değildir.
Halkın gerçekleri öğrenme ve bilgi edinme hakkı;  her şeye rağmen ve özellikle yayın yasaklarının getirdiği “bilgisiz bırakılma” ve “gerçeği saklama” alışkanlıklarına dayalı devletin “sır” alanlarını sürekli genişlettiği ileri demokrasiye rağmen “vardır”.

Etiketler: , , , , , , , ,

Pazar, Mart 17, 2013

YARGIDA OLANLARI BİLMEK


Av. Fikret İlkiz

Prof. Dr. Thomas Giegerich Raporunun kamuoyuna açıklanıp açıklanmadığını bilmiyorum. Ama 4 Şubat 2013 günlü bu “Rapor” bazı haberlerde ve köşe yazılarında yer aldı.

Raporun adı şöyle: “Türkiye Cumhuriyeti Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu: Çalışma Performansı Değerlendirme Raporu”

Türkiye’nin müzakereleri ile ilgili olarak “Türkiye Emsal Değerlendirme Misyonu (25 - 27 Nisan 2012) – 23’üncü Fasıl: Yargı ve Temel Haklar” bu Raporun alt başlığı.

Bu raporun asıl işlevi ise; 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliklerinden sonraki “yargı reformu” gereği Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun işleyişi ve Türk yargısının bağımsızlığı ve tarafsızlığı üzerindeki etkisini araştırmak.

Sorular sorulmuş. Prof. Dr. Thomas Giegerich önceki raporuna atıf yaparak soruyor:

Anayasa değişikliği, yargı reformu ve HSYK kuruluşu ile acaba Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki pratik iyileştirmeler ve artan güvenilirliğine ilişkin kanıt sunuyor mu?

HSYK uygulamalarında iyileştirmeler yapılarak ortadan kaldırılabilecek eksiklikleri göz önüne seriyor mu?

Yoksa Türk yargısının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda kamuya güven telkini için daha fazla reform mu gereklidir?

HSYK’nın ilk performans ve onsekiz aylık çalışmaları bu Raporda değerlendirilmiş.

Rapor’da Üçüncü Daire’de incelenmiş. Üçüncü Daire’nin görevinin yargıç veya savcıların görevini yerine getirirken bir suç işleyip işlemediğini incelemediği ve soruşturmalar için ya Teftiş Kurulu müfettişleri ya da kıdemli yargıç veya savcıların görev yaptığı belirtiliyor. Ama çok daha önemlisi şu: “Bu soruşturmalar ayrıca Adalet Bakanının önceden onayına tabidir. Ancak, yeni Yüksek Kurulun kuruluşundan beri, Bakan vetosunu kullanmamıştır.” Raporun bu bölümü bir hayli ilginç aslında.

Raporun önerisi çok net:  “Yargıç ve savcılara ilişkin disiplin incelemeleri ve soruşturma girişimleri üzerinde Bakan vetosunun kaldırılması” yönünde görüş bildirilmiş.

Daha da ilginç olanı Prof. Dr. Thomas Giegerich’in Hrant Dink davası hakkındaki görüşleri:

2.5.3.4. Hrant Dink Davası
Bu dava, Ermeni yazar ve gazeteci Hrant Dink’in katillerinin kovuşturulması ve mahkûm edilmesiyle ilgilidir. Bu da başka bir sansasyonel davadır. Ama bunun nedeni Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan yaşama hakkı ihlalinden dolayı Türkiye’ye hâlihazırda mahkûmiyet vermesi değil, Türkiye’nin Dink’in yaşamını koruyamaması ve cinayetini etkili bir şekilde soruşturamamasıdır. (Dink v. Türkiye,14 Eylül 2010 tarihli karar No. 2668/07 ve diğerleri).
Cinayetin failinin bu sürede suçlu olduğu kanıtlanmış ve uzun süreli hapis cezasına çarptırılmıştır. Ancak, (kamu görevlileri dâhil olmak üzere) diğer 19 asli şüphelinin yargılanmasının sonunda yetkili ceza mahkemesi cinayetin hiçbir yasadışı örgüt tarafından işlenmediğine karar verdi. Bunun üzerine, duruşma yargıcı ve ilgili savcı, geçerli kanıtların değerlendirilmesiyle ilgili olarak medyaya eleştirel açıklamalarda bulundular. Hala temyiz konusu olan davanın sonucundan dolayı değil, bu beyanlar yüzünden Üçüncü Dairece, duruşma yargıcı ve savcının resmi görevlerinin ihlal edip etmedikleri hakkında bir inceleme başlatmaya karar verdiği tarafıma bildirildi. Bu karar, toplum nezdinde, “derin devletle” ilişkisi olan ve yargının tarafsızlığı nedeniyle cezalandırılmayan kişilere meydan okumaya cüret eden yargı üyelerinin disiplin altına alınacağı/hizaya getirileceği gibi olumsuz bir izlenime neden olabilir. Bu yüzden, inceleme büyük bir özenle sürdürülmelidir.

Yine bu davada, Yüksek Kurul yargı sisteminin güvenilirliğini koruma ve özellikle iyi bilinen davalarda yargının düzgün işleyişine olan toplum güvenini sürdürme sorumluluğunu ciddiye alması gerekmektedir. Bu doğrultuda, Yüksek Kurulun, eylemlerini halka ivedilikle açıklamış olması gerekirdi.” (Rapor Sayfa 23)

Sonuç bölümünden birkaç satır: “Yargıç veya savcıların, yalnızca o dönemki yasalarca açık bir şekilde tanımlanan bir suç işlediklerinin kabul edilebilir kuşkuların ötesinde kanıtlanabildiği takdirde, disiplin yaptırımlarının uygulanmasını sağlayacak şekilde yasalarda değişiklik yapılmasını önermekteyim. Kanıtlanmayan söylentiler herhangi bir disiplin kovuşturması için hiçbir zaman yeterli bir dayanak olamaz. Özellikle kamuoyunca bilinen davalarda inceleme veya soruşturmaları başlatırken Yüksek Kurul yargı sisteminin güvenilirliğini koruma ve bağımsızlık ve tarafsızlık açısından kamunun yargının düzgün işleyişine olan güvenini sağlama sorumluluğunu ciddiye almalıdır. Yargıç ve savcıların bağımsızlığına, tarafsızlığına veya bireysel haklarını potansiyel olarak müdahale eden tüm Yüksek Kurul kararları yargı denetimine tabi tutulmalıdır.” (Rapor Sayfa 27)

Rapor’da Yüksek Kurul’un, “bu davalarla ilgili soruşturma kararlarının sonuçlarını halka ivedilikle açıklamalıdır” deniliyor.  

Görüşüme göre, toplumu derinden sarsan ve etkileyen, yargıya olan güvenin tartışılmasına ve sarsılmasına neden olan davalardaki yargının tüm aktörleri, yargıç ve savcıları hakkında yapılan soruşturmalar sonrasında verilen kararların ne olduğunu halk bilmelidir. Davanın adı ne olursa olsun, kitlesel eylemlere konu oluyorsa, adaleti ve vicdanları kilitliyorsa yargıda ne olup bittiğini halk bilmelidir. Eğer gazeteciler araştırırsa, haber yaparsa ve haber yaptırılırsa…
Böylece kamunun bilgi edinme hakkı yerine getirilmiş olur.  

Ayrıca halkın bilgilendirilmesi yoluyla yargı otoritesinin korunması ve halkın gerçekleri öğrenme hakkı sağlanır.

Bilgiden, haberden, olanların öğrenilmesinden, yargının eleştirisinden kim korkar?  

Ne dersiniz? Prof. Dr. Thomas Giegerich’in dediklerini ciddiye alalım mı?

Aydınlanmamız gerekmez mi? Davalarda yargının ne yaptığını bilmek isterim doğrusu.

Yargıda olup bitenlerin bilinmesini sağlamak için kamunun elinde bulunan bilgilerin halka açıklanmasında herhangi bir sakınca var mıdır?

Etiketler: , , , , , ,

Perşembe, Temmuz 21, 2011

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE TÜRKİYE RAPORU

Av. Fikret İLKİZ

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, 27 - 29 Nisan 2011 tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaretinin ardından, 12 Temmuz 2011’de kamuoyuna açıklanan “Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya Özgürlüğü”  Raporu’nu hazırladı.

Raporda Komiser; “savcı ve mahkemelerin, ifade özgürlüğü üzerinde önemli bir caydırıcı etki oluşturan, henüz basılmamış bir kitaba el koyma kararından derin kaygı” duyduğunu ifade etmektedir. Bu kaygının haksız olmadığı çok açıktır. Ahmet Şık olayında da görüldüğü gibi basılmamış kitapların bile teslim edilmesi istendiği için Avrupa İnsan Hakları Komisyonu Raporunda bu konuya da değinilmiş. Komiserin bir diğer endişesi ise; “polisin ve yetkili savcının yaptığı soruşturmanın, münhasıran Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gazetecilik faaliyetleri ve haber kaynaklarıyla ilgili olması”dır. Çünkü Türkiye’nin iç hukuk mevzuatına göre; süreli yayın sahibinin, sorumlu müdür ve haberi yazan eser sahibi gazeteciler bilgi ve belge dâhil her türlü haber kaynağını açıklamaya ve bu konuda tanıklık yapmaya zorlanamaz (Basın Kanunu Madde 12). Bu yasak, gazetecileri koruyan bu madde ihlal edilmiştir. 

Gazeteciler hakkında açılan soruşturma ve ceza davalarının çokluğu “ana akım Türk medyasında büyük ölçüde oto sansüre” neden olmaktadır. Haberlere göre; gazeteciler ve insan hakları savunucuları, gazetecilik faaliyetleri veya görüşleri nedeniyle; üçüncü şahıslarca saldırıya uğramakta veya tehdit edilmektedirler.

19 Ocak 2007’de, Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra bu cinayetle ilgili olarak, Türk makamlarının Hrant Dink’in ifade özgürlüğünü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi uyarınca saldırılara karşı koruma konusundaki pozitif yükümlüklerini yerine getirmediğine ilişkin AİHM’si kararına Raporda önemle dikkat çekilmektedir. 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin on yılı aşkın bir süredir, Türkiye’nin ifade özgürlüğü ihlallerinde bulunduğuna ilişkin çok sayıda kararı göz önüne alındığında, Türkiye’nin benzer ihlalleri etkin bir biçimde önleme konusunda gerekli “tüm tedbirleri almadığına ilişkin kaygılar” devam etmektedir. Komiser Raporunda; “ifade özgürlüğünün ve medya özgürlüğünün Avrupa demokratik toplumlarının gelişme ve ilerlemesinde hayati bir role sahip olduğunu vurgular. İfade ve medya özgürlüğü çoğulculuğun ve diyaloga açık olmanın, yani demokrasinin başlıca özelliklerinin üzerine inşa edildiği sütunlardır.”

Gazeteciler kamuoyunun gözü kulağıdır, kamu bekçisidir. Bu yüzden gazetecilere özel önem verilmelidir. Çünkü “Halkı, iktidar ve nüfuz sahiplerini zor duruma düşürecek gelişmeler de dâhil olmak üzere, toplumdaki gelişmelerden haberdar eden bir “kamu bekçisi” olan medyaya özel bir önem verilmelidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (…) içtihatlarına göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi bağlamında ifade özgürlüğünün, sadece olumlu karşılanan veya zararsız görülen fikirleri değil, aynı zamanda Devleti veya toplumun herhangi bir bölümünü kırıcı, şok edici veya rahatsız edici fikirleri de kapsar”

Siyasetçilerin istemediklerini, gücü elinde bulunduranların yaptıkları yasadışı işleri, yolsuzluğu, ahlaksızlığı, hırsızlığı, uğursuzluğu, güç sahiplerini kamuoyu önünde zor duruma düşürecek tüm haberleri araştırıp kamuoyunu bilgilendiren gazetecilerdir. O yüzden gücü elinde bulunduranların hoşlanmadığı, şoke eden haberlerde olsa birilerini rahatsız edici olayları yazan gazeteciler korunmalıdır. Bizim ülkemizde ise genellikle hapishaneye atılırlar veya ceza davası tehdidi altında gazetecilik yapmaları istenir.  Herhalde “yasal tehdit altında” gazetecilerin çalıştığı sayılı ülkelerden birisiyiz. 

Raporda bu gerçeğe değiniliyor. Türkiye’de ifade özgürlüğüne karşı sürekli ve ciddi bir tehdit oluşturma gayreti vardır. Öyle ki, “son zamanlarda gazetecilerin dalgalar halinde tutuklanması da, bu riskin ne kadar gerçek bir risk olduğunu özellikle vurgular niteliktedir.”

Komisyon 2009 yılı Raporunda, Türk makamlarına, Türk Ceza Kanununun ve Terörle Mücadele Kanununun ilgili maddelerinin değiştirilmesi çağrısında bulunduğunu hatırlatarak; günümüzde Ceza Kanununun ve Terörle Mücadele Kanununun pek çok maddesinin lafzı ve ruhu, Türkiye’de ifade özgürlüğünün önünde ciddi bir engel oluşturmaya devam etmektedir.

Raporda “hakaretin suç olmaktan çıkarılması” çalışmalarına Türkiye örneklerinden hareketle değinilmiş. Türk Ceza Kanununda “hakaret” ile ilgili olarak hapis cezasının varlığı bile gazetecilerin (çekinmesine) korkmasına ve otosansüre yol açtığı yazılı…

Komiser, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 1577 (2007) sayılı, “Hakaretin Suç Olmaktan Çıkarılmasına Doğru” başlıklı Kararını hatırlatmış, Türk makamlarını Türk Ceza Kanununun 125. maddesinde değişiklik yapılmasını öneriyor ve hakaretin hapis cezasıyla cezalandırılması uygulamasına son vermeye acilen davet ediyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarına göre, siyasiler söz ve eylemlerinin hem gazeteciler hem de kamuoyu tarafından daha ayrıntılı bir şekilde araştırılarak irdelenmesi ve eleştirilmesine tahammüllü olmalıdır. Komiser, bu nedenle, kamuya mal olmuş insanları, söz konusu ceza davalarını açmaya neden olan şikâyetleri yüzünden ifade özgürlüğü ve medya üzerinde yarattığı caydırıcı etkinin önlenmesini istemektedir. Eleştiri ve karşıt görüşlere karşı bir hoşgörü ortamının ve çoğulculuğun teşvik edilmesi maksadıyla, bu tür ceza davaları açılırken son derece dikkatli olmaya davet eden Komiser, Türk makamlarını, kamuya mal olmuş kişilere ilave bir koruma sağlayan Türk Ceza Kanununun 125. maddesinin 3. fıkrasını (kamu görevlilerine karşı hakaret suçu) yürürlükten kaldırmaya davet etmektedir.

Kuşkusuz böyle bir tavsiyenin “olumlu” karşılanması gerekir. Çünkü ceza davaları son çare olarak değerlendirilmelidir. Ancak “hakaretin suç olmaktan çıkarılması” talebinin, Türkiye’deki siyasiler, politikacılar tarafından olumlu karşılanmayacaktır. Tepki gösterilerek, böyle bir tavsiye; “ne yani, hakaret serbest mi bırakılmalı?” denilecektir. 

Yine Rapora göre; İnternet ile radyo televizyon yayınları hakkındaki mevzuatın “gözden geçirilmesi “çok önemli ve acil bir ihtiyaç” olarak görülmektedir. Özellikle de internetin sansür edilmesinin ve internet sitelerine erişimin engellenmesinin, demokratik bir toplumda gerekli olan sınırları aştığı görüşü belirtilmiştir. Komiser, bu yasaları yorumlayan ve uygulayan ilgili Türk makamların takdir yetkilerini sınırlamaya ve söz konusu uygulamaların mahkemelerce sıkı bir şekilde denetlenmesini sağlamaya davet etmektedir.

Raporda yazılı görüşüne göre; Türkiye’de ifade özgürlüğü sorunları AİHM’si standartlarının tümüyle göz önüne alınarak ve mahkemelerin bütün kararlarına bu standartları dâhil etmeleri halinde çözüme kavuşturulabilir.

Ne de olsa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukukumuzda “kanun” niteliğinde ama aldıran kim?

Etiketler: , , , , ,