Pazartesi, Nisan 22, 2013

MADDE 216 İÇİN ÜÇ YIL SONRA NE DİYECEKSİNİZ?

Av. Fikret İlkiz

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 16 Aralık 1966 tarihinde 2200 A (XXI) sayılı Karar ile 19 Aralık 1966 tarihinde New York’ta imzaya açılan “Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Türkiye bu Sözleşmeyi imzaya açıldığı 1966 yılından 34 yıl ve yürürlüğe girdiği 1976 yılından 24 yıl sonra 15.08.2000 tarihinde imzalamıştır.  04.06.2003 tarih ve 4868 sayılı “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun bulunduğuna Dair Kanun” çıkarılmıştır.  
Taraf Devletler Sözleşmenin imzalanmasından ve onayından sonraki birinci yılın sonunda önce “Başlangıç Raporu” sunacaklardır. Türkiye bu Raporu verdi mi veya ne zaman verdi sayılsın denildi tartışmasına girmeden başka bir görevimizi hatırlatalım. Üye devletlerin  Sözleşmeye uyum ve insan haklarının korunması hakkında “Rapor sunma” ve “Periyodik Raporlar” sunma görevleri vardır. Sözleşme organlarından olan İnsan Hakları Komitesi bu Raporlar hakkında değerlendirme yapar ve “nihai tespitlerini” / “yorumlarını” ilgili taraf Devlete iletir. Yani, bir nevi tavsiyede bulunur ve Komite devletlerin kendileri tarafından sunulan raporlar usulüyle “denetim işlevini” etkinleştirmiş olur.
2006’da BM Genel Kurulunun 60/251 no’lu kararıyla kurulan İnsan Hakları Konseyi, üye her ülkenin insan haklarının korunması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için göstermiş olduğu performansı inceler. Böylece dünyanın her köşesinde Evrensel Periyodik İnceleme adıyla yeni bir izleme mekanizması oluşturulmuştur.
Türkiye'yle ilgili ilk inceleme, Evrensel Periyodik İnceleme Çalışma Grubunun 3-14 Mayıs 2010 tarihleri arasında 8. oturumda gerçekleştirilmiştir. Türk heyeti diğer devletlerin sorularını yanıtlamış ve sunduğu Raporla da kendisinin denetimi gerçekleştirilmiştir. (Geniş Bilgi için bakınız Prof.Dr. Semih Gemalmaz Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş. Legal Yayınları)
2012 yılında BM İnsan Hakları Komitesi’nin Türkiye hakkında kabul edilen Sonuç Gözlemleri’nin (Bakınız İHOP web sayfası) bazı satırbaşları hala sorunumuz olarak gündemimizdir ve sorun olmaya devam edeceği anlaşılmaktadır.   
Komite 2010 Anayasa Reformunu, 2002 yılında ölüm cezasının kaldırılmasını ve 2004 yılında ölüm cezasının her koşulda kaldırılmasını, çalışma alanındaki kadın erkek eşitsizliğinin ortadan kaldırılmasına yönelik yeni iyileştirmeleri öngören yeni İş Kanunu çalışmalarını memnuniyetle karşılamıştır.  
Komite; 2004, 2006, 2009 ve 2011 yıllarında Çocuk Hakları Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokolü ile Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye Ek İhtiyari Protokol I ve II’nin, Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme ve aynı yıl imzalanan Ek Protokolünün ve Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane,  Gayriinsani veya Küçültücü Muamele ya da Cezalandırmaya Karşı Sözleşme’ye Ek İhtiyari Protokol’ünün Türkiye tarafından onaylanmış olmasını olumlu görmüştür.  
Buna karşın Türkiye’den; tüm bireylerin Sözleşme’de yazılı olan haklardan tam anlamıyla yararlanmalarının sağlaması, bu Sözleşmenin iç hukukta uygulanabilir hale gelmesi ve yargıda, mahkemelerde kullanılması için gereken tüm yasal ve idari düzenlemelerin yapılması beklenmektedir.  
Komite, Haziran 2012 tarihinde Meclis tarafından kabul edilen insan hakları ulusal kurumunun kurulmasına ilişkin kanunu eleştirmektedir. Kurumun üyelerinin Başbakanlık tarafından atanmasını Paris İlkeleri’ne (48/134 sayılı Genel Kurul Kararı) aykırı görmektedir.
Haziran 2012 kabul tarihli 6332 sayılı Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanununun Paris İlkeleri ile tam manasıyla uyumlu olması gerektiği için İnsan Hakları Kurumu’nun bağımsızlığının yürütme erki tarafından tehlikeye atılabileceğine dikkat çekilerek, Kurumun organik ve mali bağımsızlığını güvence altına alacak şekilde 6332 sayılı Kanunda değişiklik yapılması önerilmektedir.
Peki ya ifade özgürlüğünüz ne âlemde?.
Komite, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ndaki bazı hükümlerin Sözleşme ile bağdaşmadığı görüşündedir TMK’da yer alan “terör eylemi” tanımı muğlâktır. Bu Kanun adil yargılanma hakkı üzerinde geniş kapsamlı kısıtlamalar yaratmıştır. Çok sayıda insan hakları savunucusunun ve gazetecinin fikir ve düşüncelerini özellikle de Kürt sorununa dair şiddet içermeyen tartışmalar bağlamında özgürce ifade etmelerinden dolayı TMK kapsamında yargılanması Sözleşmeye aykırıdır. Bu nedenle Türkiye’nin terörle mücadele mevzuatı ve uygulamalarının Sözleşmeyle tam anlamıyla uyumlu olmasını sağlamakla görevlidir.
Komite’ye göre Türkiye yani “Taraf Devlet, 1991 tarihli Terörle Mücadele Yasası’ndaki terörist eylem tanımındaki muğlâklığı ele alarak, bu tanımın yalnızca tartışma götürmeyecek terör suçlarına uygulanmasını sağlamalıdır.”  
Komite, “insan hakları savunucuları ile medya mensuplarının görevlerini icra etmelerinden ötürü, özellikle de Ceza Yasası’nın hakareti suç kılan 125. maddesi ile (kamu düzeninin korunmasına ilişkin) 214, 215, 216 ve 220. maddelerinin veya Madde 226 (müstehcen materyallerin yayımlanması yahut gösterilmesi), Madde 285 (soruşturmanın gizliliği), Madde 228 (yargı), Madde 314 (silahlı örgüt üyeliği) ve Madde 318’in (ordunun eleştirilmesinin yasaklanması) aşırı bir biçimde uygulanması ve dolayısıyla meşru bir kamu yararı içeren meselelere dair eleştirel pozisyonların ifade edilmesini ve eleştirel medyayı yıldırıcı ve Taraf Devlette ifade özgürlüğünü olumsuz anlamda etkileyen bir biçimde halen mahkûm ediliyor olmalarını kaygı ile karşılamaktadır.”
Sayın Fazıl Say hakkındaki “mahkumiyet kararı” ile düzeltilmesi istenilen Komite Raporunda yazılı TCK 216 ıncı maddenin tarihi geçmişi eski TCK’nin 312 inci maddesidir.
Başa döndük ve eski TCK 312 ile yeni TCK 216 madde uygulamasını yeniden tartışıyoruz. İfade özgürlüğünde bir arpa boyu yol almıştık ve ileri demokrasi için bu yeterliydi zaten.
Komite Taraf Devletten, yani Türkiye’den 31 Ekim 2016 tarihine kadar yeni Rapor bekliyor. Bu dönemsel beş yıllık döneme ait Raporda [Komite’nin] yapmış olduğu tüm tavsiyelere ve Sözleşme’nin tamamına ilişkin sarih ve güncel bilgiler sunmak zorundayız.   
Birleşmiş Milletler nezdinde ve üye 193 ülke karşısına bu Raporla çıkacak olan Türkiye; üç yıl sonrası için yazacağı “periyodik raporda”, acaba Türk Ceza Kanunun 216 maddesinde aykırılıktan dolayı Fazıl Say hakkında verilmiş olan mahkûmiyet kararı için ne yazacak, yazılacak olan “neyi” ise, kimler yazacak acaba?  

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Pazar, Ocak 15, 2012

YARGININ HIZI ve HAMMARBERG RAPORU


16 Ocak 2012
                                   
                                                                                                                                  Fikret İLKİZ
Yargıyı “hızlandırma” amacıyla bir yasa “tasarı”nın varlığını Adalet Bakanının basında yer alan açıklamalarından öğrendik. Ancak “tasarının” içeriğini ve yargıyı nasıl “hızlandıracağını” bilmiyoruz. Belki açıklandığında veya tasarı TBMM’de kanunlaştığında öğreneceğiz. Öyle ya, çoğunluk iktidarı…
Kamuoyu ile paylaşılmadan kanunlaşan kanun tasarılarının kanunlaşma süreçlerini gün ışığında yönetim ilkelerine, çoğulculuk ve demokrasiye aykırı görüyorum. Sadece Mecliste yapılan tartışmalarla kabul edilerek yürürlüğe konulan bazı temel kanunların demokratik hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmadığı inancındayım.
Özgürlüklerimizi koruyan insan haklarıdır, biçimsel anlamda kabul edilerek uygulamaya konulmuş yasalar değildir.
Hukuk devletinde, devletin gücü, insan temel hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Bu nedenle içeriği adil olmayan, insan haklarına aykırı yasaların çıkarılması önlenmelidir. Asıl olan amaç, adaletli bir demokratik toplum düzeninin yaratılmasıdır.
Öteki türlü bir yaklaşımla, eğer “biz yaptık oldu” diyorsanız, kabul ettiğiniz yasalarla oluşturduğunuz “yasa devleti” olmanın ötesine geçemezsiniz. Bu adalet değildir, hukuk devleti hiç değildir.
Yargının “hızlandırılması” mıdır, yoksa adil yargılanma hakkı gereği herkesin makul sürede yargılanması ve makul sürede davasının görülmesini isteme hakkının düzenlendiği ve insan haklarının korunduğu bir adalet sisteminin inşası mıdır amacınız?
Çok dikkat çekici bir zamanlama içinde olduğumuzu düşünüyorum. Anımsar mısınız bilmiyorum, tam bu sırada geçtiğimiz günlerde yargı sistemimiz hakkında gerçekçi tespitlerinin yapıldığı çok önemli bir rapor yayınlandı. Konusu, Türkiye’nin yargı sistemi.
Yargının “hızlandırılması” hakkındaki yasa tasarısının kamuoyuna açıklanan bir raporla ilintisi var mıdır acaba?
Avrupa İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, 10-14 Ekim 2011 tarihleri arasında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sonucunda “ülkedeki adalet yönetiminin durumunu ve insan haklarının koruma düzeyini” 10 Ocak 2012 tarihli Raporunda değerlendirdi.  
“Türkiye’de Adalet Yönetimi ve İnsan Haklarının Korunması” raporunun her satırının okunmasında yarar var. Adaleti yönetenlerin nasıl yönettiğini, Türkiye’de insan haklarının korunma düzeyini gözler önüne seriyor.
Raporda yer alan ve aşağıda tırnak içinde okunmasını istediğim bazı cümleler var.
“Ayrıca adli kolluk sistemi, savcıların bu görevleri yerine getirmelerine tam anlamıyla destek olmak üzere geliştirilmelidir. İddianamelerin kalitesine de dikkat edilmelidir.
Komiser, özellikle AİHM içtihadı göz önüne alındığında, tutukluluğa çok sık başvurulmasına ve uzun tutukluluğa ilişkin kaygılarını tekrarlamaktadır.”
“Komiser, yargılamanın aşırı uzun sürmesinin, Türk adaletinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin mükerrer kararlar almasına yol açan kronik bir işlevsel bozukluk olduğunu gözlemlemektedir.”
(Avrupa Konseyi) “Bakanlar Komitesi’nin çeşitli vesilelerle belirttiği gibi, adaletteki aşırı gecikmeler, özellikle hukukun üstünlüğü ilkesine saygı duyulması ve adalete erişim bakımından büyük tehlike oluşturmaktadır. Aşırı uzun mahkeme işlemleri genel olarak adalet sisteminin saygınlığını ve toplumun adalet sistemine olan güvenini zedelemektedir.”
“Dava sürerken gerçeklesen usule ilişkin ertelemelerin, Türkiye’deki uzun yargılamaların bir başka önemli nedeni olduğu görülmektedir. Türkiye’de sıradan bir davada, mahkemenin türünden bağımsız olarak, mükerrer ertelemeler ve dava dosyasının bilirkişilere gönderildiği uzun sürelerin olduğu görülmektedir.
Birçok davada, duruşmalar aylarca sonrasına ertelenmektedir. Bu durum, özellikle ceza davalarında sorun yaratabilmektedir, çünkü bu, şüpheli veya sanığın sorguya çekilmeden önce uzun süre tutuklu kalmasına neden olabilmektedir. Komiser’e, bu tür gecikmeler ve verilen aralar nedeniyle birçok kişinin, mahkûmiyet kararının ardından, o zamana kadar tutuklu olarak geçirdikleri süre hesaba katılarak hemen salıverildiği bildirilmiştir. Davaların sık sık kesintiye uğradığı bir ortamda, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde (…) sıklıkla yapıldığı gibi, organize suç ya da terör davalarında birçok sanığın davasının birleştirilmesi uygulaması özellikle kaygı vericidir, çünkü bu uygulama bazı davalarda işlemlerin daha da uzamasına yol açmaktadır.”
“Komiserin daha önce İfade Özgürlüğü Raporu’nda da gözlemlediği gibi, savcıların mesnetsiz davalar da dâhil yargılamanın başlatılması konusunda kendilerini pek kısıtlamadıkları görülmektedir ki bu da bu sorunu şiddetlendirmektedir. Savcıların aynı zamanda davaları eleme, yani hangi davaların kamu adına kovuşturulmak üzere yargı sistemine takınacağını belirlemek gibi bir rollerinin ("kapı tutma işlevi" de denilen rol) olduğunu algılama konusunda, yeni (Türk Ceza Muhakemesi) TCMK’nın kendilerine bu imkânı açıkça sağlamasına (170-175. maddeler) rağmen, bir zorlukları olduğu görülmektedir. Bunun yerine savcıların, özellikle de devlet güvenliği meselelerinin söz konusu olduğuna inanıldığı zaman, davayı mahkemeye taşımayı ve delillerin değerlendirilmesi işini mahkemeye devretmeyi tercih ettikleri bildirilmektedir.”
İstisnaları dışında, gazeteciler bu Raporu haberleştirmedi, Rapor üzerine yazı yazmadı. Eğer gazeteciler bu Rapora hak ettiği ölçüde sütün/cm ayırmak suretiyle haber yapmış olsalardı, bu çok önemli tespitlerden kamuoyu haberdar olurdu.
Türkiye’de adaleti nasıl yönettiklerini bilenler dışında, nasıl yönetilemediğini de toplum öğrenirdi.
Ancak nasıl olsa bu Rapor çok önceden onlara verildiği için, hem Türkiye’de adalete bakanlar ve hem de Avrupa Konseyi’nin adalet işlerine bakanlar zaten ve umarım çok şey öğrendiler.
Bu Raporla adaleti yönetenlerin “yönetim becerileri” ile insan haklarının korunmasındaki “koruma düzeylerini” hep beraber bir kere daha öğrenmiş olduk.
Keşke gazeteciler bu Raporu kamuoyunun bilgisine çok daha geniş biçimde sunmuş olsalardı…
Acaba, içeriği bilinmeyen ama yargının hızlandırılması hakkında hazırlandığı öne sürülen yasa tasarısı “paketi”, aslında Thomas Hammarberg’in bu Raporuna karşılık olarak hazırlanmış ve “işte biz sorunu çözüyoruz ve yargıyı hızlandırıyoruz” yanıtı mıdır? 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Pazartesi, Ocak 09, 2012

ASIL SORUN 250 VE 251


                                                
                                                                                                                                 Fikret İLKİZ

Türk ceza hukuku “panik mevzuatına” geri dönmüştür. Ceza Muhakemesi Kanununun 250, 251 ve devamı maddeleri artık yargıya tam anlamıyla hâkimdir.

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında tutuklama kararı verildi.  Tüm siyasetçiler, politikacılar, Hükümetin üyeleri, Bakan’lar, Hükümetin ileri gelenleri konuşuyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı konuşuyor.

Herkes, hukuk üzerine demeçler veriyor. Hukuktan anlayan ne kadar çokmuş… Masumluk karineleri, suçsuzluklar, üzüntüler, alkışlar, hesaplar, kitaplar ve hukuk havalarda uçuşuyor…

Avukatlar tutuklandığında, gazeteciler tutuklandığında profesörler tutuklandığında bu kadar çok konuşulmadı, tepki gösterilmedi ama “tersinden” konuşanlar pek çoktu… Çünkü onlara göre, onlar “terörist” sayılıyordu. Özel yetkili savcıların bir bildiği vardır, özel görevli mahkemelerde yargılanacaklar, o halde bir şeyler, deliller vardır zaten, anlayışı hakimdi.

Şimdi “silahlı terör örgütü kurmak ve üye olmak” suçlarının konuşulmasına sıra geldi…

Herkes taraf olduğu için, herkes “tutukluluk” üzerinden bir şeylere taraf olarak bir şeyler söylediği için, sonuç olarak Türkiye’nin ceza hukuku sistemi, bertaraf oldu.

Artık Türkiye’de yargı; “tutukluluk hali”, “tutuklama”, “tutuklanırsın”, “tutuklandı”, “tutuklanacak” gibi kelimelerden kurulu bir yapıya dönüştürülmüştür.  

Kısacası, “tutukluluk hali”, tutukludur. Tedbir falan değildir, cezadır ve cezanın infazıdır. 

Artık, yargıda önce kanuna uygun “sorun” yaratılıyor. Sonra yaratılan sorunun çözümü için “demokrasi gereği” davrandıkları edasıyla çözüm üretiyormuş gibi yapılıyor. Daha sonra da buldukları çarenin yarattığı yeni sorunlar üzerinden “siyasetler” sürdürülüyor…

İnsanların “tutuklulukları” üzerine kurulu bir yargı sisteminde; cezaevindeki tutukluların “özgürlükleri” üzerine politika yapılan ülkede yaşamak demek, siz de tutuklusunuz demektir.

Bu durum biraz da sizin ve benim kabahatim! Dün aldırmadığınız tutukluluk hali süren “tutukluların haline”, dün sesinizi çıkarmadığınız avukatların tutuklanmasına, dün tepki göstermediğiniz gazetecilerin cezaevlerine atılmasına, dün profesörlerin tutuklanmasına, dün gençlerin aylarca tutuklu kalmasına, seyirci kalan kim? Sen ve ben, siz ve bizler… 

Daha da vahimi, size ve bize dokunmadığı için aldırmadığınız bir hukuk sistemini, bu gün sorgulamadığınız takdirde; bir gün sizin için ses çıkaracak kimsenin kalmamasına sebep olmayacak mıyız?      

Artık “korkular” üreten, herkese gözdağı veren ve vicdanı olmayan bir hukuk sistemi üzerinden yaratılan sorunlar yargı sistemini bozmuştur ve toplumda panik yaratmaktadır.    

Yargıda demokratikleşmenin sağlanacağı ve hazırlandığı söylenen “paket” tasarılarla tüm sıkıntıların çözüleceği vaat ediliyor ve bekleniyor! Açıklanmayan, ama Bakanlar kurulunda görüşülerek Meclise sevk edileceği beklenen ve adına “paket” denilen, ama gizli tutulan  “tasarılarla” yargıda “demokratikleşme” ve/veya tutuklulukta geçen “uzun süre”ye çözüm bulunacağı rivayet ediliyor…

Şapkadan tavşan çıkacak… Çok beklersiniz!

Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler; Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 29.10.1985 tarih ve 40/32 ve 13.12.1985 tarih ve 40/146 sayılı Kararla onaylanmıştır. (Gemalmaz, M.Semih. İnsan Hakları Belgeleri. Cilt IV. Sayfa 403-413.Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi İstanbul 2000)

“Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler” neden kabul edilmiştir?

Çünkü Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’ne göre; özellikle kanun önünde eşitlik, masumluk karinesi ilkelerini ve kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkını içermektedir. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar ile Medeni ve Siyasi Haklar Uluslar arası Sözleşmeleri bu hakların kullanılmasını güvence altına alır. Sadece Türkiye’de değil dünya üzerinde bu ilkelerin hayata geçmemesi yüzünden yargı ile bağımsızlık, yargı ile tarafsızlık, yargı ile temel haklar ve özgürlükler arasında ne yazık ki uçurumlar vardır. Bu uçurumların önlenmesi için kabul edilmiştir.

Her ülkede adalet teşkilatının ve adaletin işleyişinin bu ilkelerden esinlenmesi ve bu ilkelere tam olarak gerçeklik kazandırmak üzere gayret gösterilmesi gerekir. Yargısal görevi ifayla ilgili kurulların, yargıçların, bu ilkelere uygun tasarrufta bulunmak amaçları olmalıdır.

Yargıçlar, vatandaşların yaşamı, özgürlükleri, hakları, ödevleri ve malvarlığı üzerinde nihai kararı vermekle görevli olduklarına göre; Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler, tüm Hükümetler, tüm yargı organları ve özellikle adalet adına, hukuk adına hepimiz tarafından, kendi iç hukukumuzda göz önünde bulundurulmalı ve bu ilkelere saygı gösterilmelidir.

Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler’den (5) numaralı ilkeye göre;  “Herkes, önceden konmuş hukuki usullere göre yargılama yapan olağan mahkemelerde veya yargı yerlerinde yargılanma hakkına sahiptir.”  

Türkiye’de CMK 250 inci maddesi ile görevli Mahkemeler yargıya egemendir ve olağan dönemde, olağanüstü görevlidir. Cumhuriyet Başsavcılığının CMK.'nun 250. Maddesi ile Yetkili Bölümü vardır ve daha başından itibaren soruşturmalara egemendir. Yazanlar öyle yazdı, kanunu yapanlar böyle kabul etti.

Bu Mahkemeleri ve Savcılıkları kurma görevi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nundur. Referandum yapıldı “evet” dediniz…

Özgürlükler, tutukludur. Yargının yargıları, Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler’e aykırıdır.  

Aslında bilinerek ve istenerek CMK’nun 250-251 inci maddeleriyle yargı; olağan dönemde “olağanüstü” bir yargı sisteminin egemenliğine terk edilmiştir ve “panik mevzuatına” geri dönülmüştür.  

Sorun buradan başlamaktadır. 

Etiketler: , , , , ,

Perşembe, Mayıs 20, 2010

ÖZEL YAŞAMIN İHLALİ VE CEZADA ZENGİN OLMAK - Av. Fikret İLKİZ

Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlâl eden kimse, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlâl edilmesi hâlinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri ifşa eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Fiilin basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, ceza yarı oranında artırılır. (TCK Madde 134)

Türk Ceza Kanunda, özel yaşamın ihlalini suç sayan 134. maddenin gerekçesi “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz” şeklindeki Anayasanın 20. maddesine dayalıdır.

Kişinin gizli yaşam alanına girerek ve/veya başka suretle başkaları tarafından görülmesi mümkün olmayan bir özel yaşamı ile ilgili olayının saptanması ve kaydedilmesi suçtur.  Kişinin özel yaşamına ilişkin görüntü veya seslerin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi ayrı bir suç olarak kabul edilmiştir.

Uygulamada “ifşanın” basın yayın yoluyla yapılması halinde “hukuka aykırı” olup olmadığının saptanması “haber” veya “eleştiri/yorum” yazılarının yayınında önem kazanır. Özellikle, bu suç bakımından her olay kendi içinde ve oluşma koşullarının özelliğine göre değerlendirilmelidir. .

Suçun ağırlaştırılmış şekli ise; kişinin gizli yaşam alanına girerek elde edilen saptama ve kayıtlardan herhangi bir suretle yarar sağlanması veya bunların başkalarına verilmesi veya diğer kimselerin bilgi edinmelerinin temini veya basın ve yayın yoluyla açıklanmasıdır ve verilecek ceza yarı oranında artırılır.

Gazeteler, radyo ve televizyonlar veya internet ortamında basın yayın yoluyla yapılan yayınlarla bu suç işlenirse cezası yarı oranında artırılarak birbuçuk yıl ile dörtbuçuk yıl arasında hapis cezası verilebilir.

Sözleşmenin (AİHS) 8.maddesine göre, her şahıs özel ve aile yaşamına, konutuna ve muhaberatına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

Bu hakların kullanılmasına resmi bir makamın müdahalesi demokratik bir toplumda ancak milli güvenlik, kamu huzuru, ülkenin iktisadi refahı, düzenin korunması için zorunlu ölçüde, kanunun izin vermesi şartıyla gerçekleşebilir. Kanunla öngörülmemişse veya demokratik bir toplumda zorunluluk yoksa kişinin özel yaşamının ihlali demek temel insan hak ve özgürlüğünün ihlalidir.

AİHS’nin 8 inci maddesinde garanti altına alınan “mahremiyet hakkı”  insanları sadece kamu otoritelerinin müdahalelerine karşı değil, fakat aynı zamanda kişilerin müdahalelerine karşı da korur. Özellikle basın yayın yoluyla ve kitle iletişim araçları ile yapılan müdahalelere karşı da kişilerin özel yaşamlarının korunması zorunlu ve gereklidir. Tüm devletler kendi iç hukuklarında bu korumayı garanti edecek ulusal kanunlar kabul etmelidir.

Mahremiyet, gizli olan herkese söylenmeyen ve herkesçe bilinmemesi gereken olarak anlaşılmaktadır.
Mahremiyet hakkı, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından 428 (1970) sayılı kararı ile kabul edilen Kitlesel İletişim Araçları ve İnsan Hakları Bildirisi’nde “bir kişinin hayatını minimum müdahaleyle yaşama hakkı” olarak tanımlanmıştır.
Bildiriye göre kişinin “mahremiyet hakkı, hayatını en az müdahale ile sürdürmekten ibarettir.

Bu hak özel hayat, aile ve ev hayatı ile kişinin fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü, onur ve itibarını, kişiyi olduğundan farklı göstermekten kaçınmayı, gereksiz ve utandırıcı şeylerin açıklamasını, özel fotoğrafların izin alınmadan yayınlanmamasını, casusluğa karşı korumayı ve haklı görülemez ve kabul edilemez yerli yersiz konuşmayı, özel iletişimin kötüye kullanılmasına karşı korumayı, kişi tarafından gizli olarak iletilmiş ve elde edilmiş bilgilerin ifşa edilmesine karşı korumayı da içerir.

Kamuya mal olmuş kimseler özel hayatlarına saygı konusunda diğer insanlarla aynı haklara sahiptirler.

Sözünü ettiğimiz 428(1970) sayılı Deklarasyon da belirtildiği gibi; “Kamusal hayata karışmış olan kimsenin özel hayatına saygı özel bir problem ortaya koyar. ‘Nerede kamusal hayat başlarsa, orada özel hayat biter’ demek bu problemi çözmek için yeterli değildir. Kamusal hayatta bir rol oynayan kişi, özel hayatının korunması hakkına sahiptir; şu şartla ki, özel hayatı kamusal hayatı üzerinde etkili olmasın. Bir kişinin gündemde olması onu mahremiyet hakkından yoksun kılmaz”

Ortak kanı şudur; özel hayat, özel bir haktan daha fazladır, o bir özgürlüktür ve bu bağlamda ifade özgürlüğü ile aynı seviyede korunması, sadece insanların değil, aynı zamanda toplumun da üzerinde olan bir yüktür, bir görevdir.

Temel insan hakkı olan özel hayatın gizliliği kabul edilmelidir. Özel yaşam gizlidir. Kişilerin özel hayatlarını  gizli tutma hakkına saygı gösterilmelidir. Herkes bu kuralı korumalı, ayrıcalıklara dayalı hukuka aykırılıkları özgürlük gibi savunmamalıdır.

Özel yaşamın ihlali ile ilgili suçun cezası artırılmamalıdır. Suçun cezasını artırmak suretiyle kişilerin özel yaşamlarının ihlalinin önlenebileceğini düşünenlerin paniğine kapılmak doğru olmaz.

Yaşanan her olayda ortaya çıkan sorunların çözümü için cezaları artırmak suretiyle kanun değiştirmek yolu seçilirse, toplumsal sorunları çoğaltmış olursunuz. Yeniden “panik mevzuatı”na dönülür ve her adli olay toplumda travmalar üretmeye devam eder.

Böyle bir yaklaşımla çağımızın gereklerine uygun bir ceza adalet sistemi kuramazsınız ve Türkiye’yi her olayda yeni bir “suç üreten” ve sürekli çok cezalandırmayı esas alarak böylece “caydırıcı” olduğunu düşünen, “suç ve ceza zengini” bir ülkeye dönüştürmüş oluruz.

Etiketler: , ,

Pazar, Nisan 25, 2010

"BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ VE TCK"

Av. Fikret İLKİZ
 
Türk Ceza Kanunun bazı maddeleri, özelilikle gazeteciler hakkında verilen mahkûmiyet kararlarından sonra “sıkıntı” üretmeye devam ediyor ve edecek.
Şimdilik Anayasa teklifi üzerine TBMM’de kabul ve ret sayıları haberlerde birinci sırada. TBMM üyeleri, Hükümet ve muhalefet herkes gazetecilerin haberlerinde yer alma çabasında.
Gazeteciler olmasaydı, her halde Anayasa teklifi sahipleri siyasiler ne istediklerini kamuoyuna anlatamazlardı. Hükümetin ve ana muhalefet partisinin ve diğer siyasilerin eğer bir de “referandum” gündeme gelirse; dünden daha çok gazetecilere ihtiyacı olacak… Kitle iletişim araçlarının önemi bir kez daha kendini kanıtlayacak.
Ama bu dönem geçer geçmez ve hatta Anayasa teklifi hakkındaki görüşmeler biter bitmez, Türk Ceza Kanunun basın yayın suçları düzenleyen maddeler hakkındaki değişiklikleri gündeme gelecek.  Basın özgürlüğünün düzenlenmesi ile ilgili birkaç not bu açıdan önemli.

Adalet Bakanlığının çağrısı üzerine “adil yargılamayı etkileme”, “özel hayatın” ve “soruşturmanın gizliliğini ihlal” gibi konular 24.02.2010 tarihinde konuşuldu. Basında gazetecilerin yazıları üzerine ortaya çıkan bu konulardaki eleştirilerin değerlendirildiği ve olası önerilerin konuşulduğu bir toplantıydı. Mevzuat değişikliği yapılsın mı yapılmasın mı? Bu konu konuşuldu. Gerekirse “tasarı taslağı” hazırlamak istiyorlardı ve bu amaçla meslek kuruluşu temsilcileri ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile Adalet Bakanlığı temsilcileri bir araya gelmişti.
Bu toplantıda Adalet Bakanı tarafından soruşturmanın gizliliği ve özel yaşamın ihlali konusunda bazı köşe yazarlarının yazılarından örnekler verildi. Adalet Bakanının açıklamasına göre; iletişimin denetlenmesi ve hukuka aykırı dinlemeler hakkında bir mevzuat değişikliğine ihtiyaç duyulduğu günlerde, gazeteciler hakkında “soruşturmanın gizliliği”ni ihlal iddiasıyla açılan soruşturma sayısı -son üç ay içinde- ortalama 460 rakamına ulaşmıştı. Bu durum ise “basın özgürlüğü” açısından endişe yaratmıştı. Bu açıklamanın ardından mevzuat değişikliği bakımından acaba cezaların artırımın etkili olup olamayacağı soruldu. Bunun sadece bir görüş olduğu, bunun dışında toplantının amacının görüş alışverişinde bulunmak olduğu ve gerektiğinde yasal değişikliklerin yapılması amaçlandığı açıklanmıştır.
Birinci not: Şubat 2010 tarihi itibariyle “cezaların artırımı” yoluyla sorunun çözülebileceği çarelerden biri olarak düşünülmektedir.
O toplantıda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç 2005 yılında bu tür toplantıların çok sık olarak özellikle Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girmeden önce gerçekleştirildiğini ama Adalet Bakanlığı tarafından önerilerimizin dikkate alınmadığını ve çok az sayıda maddede değişiklik yoluna gidildiğini söyledi. 
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak şimdi beş yıl sonra yine aynı yöntemle görüşlerimizin alınarak hiç dikkate alınmaması halinde ortaya çıkacak yaklaşımın doğru olmadığını ve aynı yöntemin tekrarından ibaret olduğunu dile getirdi.
İkinci not şudur: Sayın Erinç bu toplantıda, Adalet Bakanlığı tarafından çözüm olarak cezaların artırılması düşünüyorlarsa ve eğer köşe yazılarından bu amaçla örnekler vererek böyle bir çözüm önerisi için kendilerinin haklı olduğunu kanıtlama eğilimleri varsa; bu yaklaşımlarının hatalı olduğunu ifade etmiştir. 
Sayın Erinç tarafından açıklanan bu görüş haklıdır. Özellikle TGC başta olmak üzere Basın Konseyi, Ankara Gazeteciler Cemiyeti ve Bursa Gazeteciler Cemiyetinin bu toplantıdan beş yıl önce sıkıntı yaratacak maddeler bulunduğu halde meslek kuruluşlarının önerilerinin dikkate alınmaması sonrasında basın özgürlüğü bakımından uygulamada ortaya çıkan sorunların giderilmesi hiçbir şekilde cezaların arttırılması yöntemi değildir.
Üçüncü not; 24 Şubat 2010 tarihinde Adalet Bakanı, herhangi bir taslak hazırlıkları olmadığını, cezaların arttırılmasını düşünmediklerini, daha çok karşılıklı görüşmelerle ve meslek kuruluşlarının görüşlerini alarak bir taslak hazırlamayı tercih ettiklerini açıkladı.
İstanbul’da yapılan toplantı sonucunda Çalışma Grubu oluşturarak toplantıların sürdürülmesine ve ikinci toplantının Ankara’da yapılmasına karar verildi.
Adalet Bakanlığının çağrısı üzerine 4-5- Mart 2010 tarihlerinde Ankara’da yapılan toplantıda, Türk Ceza Kanunun özel hayatın gizliliği ve hayatın gizli alanına karşı suçlar ile 285 inci maddede düzenlenen “gizliliğin ihlali”,  288. Maddede yer alan “Adil Yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçu ve uygulama sonuçları ele alınmıştır.
Özellikle Türk Ceza Kanunu ve kabulünden bu yana geçen süre içinde uygulamalar ile karşılaşılan sorunlar üzerinde yoğunlaşmıştır.  Basın Yasasının özellikle 19. Maddesi ve ayrıca Terörle Mücadele Yasasının 6. Maddesi ile 7 inci maddesi de değerlendirilmiştir.  Ayrıca “yayın yasakları” tartışılmıştır. Bu toplantı çok olumlu bir toplantı olmuştur. Her ne kadar özellikle bazı gazeteciler hakkında verilen mahkûmiyet kararlarından sonra ortaya çıkan “sıkıntıların”  doğmasına neden olan kanunun Türk Ceza Kanunu olduğu geç anlaşılmış olsa bile; yine de olumlu düşünmeli…
Bu nedenle, “halkın gerçekleri öğrenme/ifade özgürlüğü veya iletişim özgürlüğü” demenin daha doğru olduğu ve artık terk edilmesi gereken bir kavram bile olsa “Basın Özgürlüğü”nü  beş yıl sonra anımsayanların  uygulama ile ortaya çıkan sorunların giderilmesinde gösterdikleri çaba olumlu karşılanmalıdır.
Son not; Gazeteciler basın özgürlüğü adına katkıda bulunmaya her zaman hazırdırlar. Ancak basın yayın yoluyla işlenen suçlarda cezaların artırımı yoluyla basın özgürlüğü sağlanamaz ve sorunların çözümünde çare değildir.

Etiketler: , ,

Pazar, Mayıs 17, 2009

ULUSLARARASI CEZA HUKUKU KONGRESİ

Fikret İLKİZ

Türk Ceza Hukuku Derneği’nin üyesi olduğu Uluslararası Ceza Hukuku Derneği'nin XVIII. Dünya Kongresi İstanbul'da 20-27 Eylül 2009 tarihleri arasında yapılacak.

Bu kongrede dünyanın her yanından gelen ceza hukukçuları neyi tartışacaklar?

Kongrede, “küreselleşen” dünya üzerinde ortaya çıkan çok ciddi ve yeni suçluluk biçimleri ve yarattığı sorunların nasıl çözüleceği tartışılacak…Suçların sınır aşan boyut kazanması karşısında bu yeni suç tipleri ile mücadelede “geleneksel” çözümlerden daha etkin çözümlerin nasıl sağlanabileceği öngörülecek...Karara bağlanacak.

Sınır aşan suç örgütleri her türlü “suç işleri” için farklı ülkelerin, ekonomik, sosyal, politik ve hukuki koşullarından yararlanıyorlar. Buna teknolojinin gelişmesini ve İnternet faktörünü de eklerseniz, toplumların kendi aralarındaki eşitsizliklerinin yarattığı uçurumlar düşmanlıklara dönüşmektedir. Çözülemeyen sorunlar şiddetin olağan karşılanmasına neden olmaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan yeni suç tipleri Kongrede konuşulacak…

Toplumları daha gelişmiş olanlarla, daha fakir olanların çatışmaları bilinmektedir. Eskiden yaşam biçimi olarak birbirinden tamamen farklı yaşayanlar, kültürel, geleneksel, ideolojik, dinsel farklılıkları ile ayrı değerlere sahip olanlar birdenbire birbirleriyle yakınlaştılar. Bu yakınlaşma sonucu ortaya çıkan derin eşitsizlikler, şiddetli yüzleşmelere, toplumsal travmalara ve açık çatışmalara yol açtı…

Göçler ve insan ticareti sonunda ortaya çıkan sosyal uyum zorlukları, ayrımcılığa ve hatta şiddete neden oluyor…İnsanları göçe zorlayan, göç eden insanların topraklarına ve zenginliklerine el koyan gelişmiş ülkeler, göç eden insanları ülkelerine sokmuyor. Ama o insanları yaşadıkları topraklarda sömürerek açlığa mahkum etmesini biliyor…İnsan ticareti ile karşılaşan toplumların karşısındaki yeni suç tipi nasıl tanımlanmalı. Bu sorun konuşulacak Kongrede…

Dünya üzerinde şiddet ve terör her toplumda yüzünü gösterdi. Uluslar üstü büyük terörist yapılanmalar ortaya çıktı. Suç tipleri değişti, suç örgütleri globalleşti. Terörizm, artık tüm dünyanın ve kamuoyunun, hükümetlerin, uluslararası kuruluşların en çok dikkatini çeken konudur.

Dünyayı derinden sarsan terör; toplumları “özgürlük” ile “güvenlik” arasında seçim yapmaya iten ve birinin diğerine tercih edilebileceği toplumsal, hukuksal modeller ile yaşamayı seçmeye zorluyor. Çünkü, New-York’taki İkiz Kuleler veya Madrid Atocha Garı’ndaki, Londra’da metroda meydana gelen terör saldırıları sonucu ortaya çıkan trajediler unutulmaz izler bıraktı.

Bu olaylar karşısında “çok ciddi suçluluk biçimleri” ve özellikle de “terörizm” olarak tanımlanabilecek eylem ve olayların değerlendirilmesi ve nitelendirilmesine yönelik bakış açılarının gözden geçirilmesi artık zorunluluktur. Kongre’de bu zorunluluk tartışılacak.

Uluslar arası ciddi ve örgütlü suçluluk ve “terörizm”, 1998 tarihli Roma Statüsü ile kurulan uluslar üstü yetkili Uluslararası Ceza Mahkemesinin görevine girmiyor. Buna karşılık devletler arasında terör ve suç örgütleriyle mücadele için işbirliği ve maddi ceza hukukunun uyumlaştırılmasına yönelik çok daha sıkı bir işbirliği eğiliminin arttığı açıktır.

Birleşmiş Milletler tarafından Aralık 2000’de Palermo’da imzaya açılan Sınır Aşan Örgütlü Suçla Mücadele Sözleşmesi ile insan, özellikle de kadın ve çocuk ticareti ve göçmen kaçakçılığına karşı ek protokollerin kabulü gösterilen hassasiyetin bir sonucu olarak kabul edilmelidir.

İşte bu Kongre’de bütün bu konular tartışılacak…

Uluslar arası Ceza Hukuku Derneği (AİDP) Başkanı Jose Luis DE LA CUESTA’nın deyişiyle; “Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi tecrübelerimizi birbirimizle paylaşmak ve bağlantılar kurmak için çok iyi bir fırsattır. Kongre tarafından 1926'dan bu yana tartışılan ve alınan kararlar, yasamanın hem ulusal hem de uluslararası alanda gelişmesi için her zaman etkili bir rol oynamıştır. Globalizasyondan kaynaklanan ve ceza hukukunun ve ceza adaletinin üstesinden gelmesi gereken çok önemli dört hususa odaklı bilimsel tartışmaların gerçekleşeceği XVIII. Kongre'de de aynı etkili sonuçlar alınacaktır” .

XVIII. Uluslararası Ceza Hukuku Kongresi'nde, savaş, sınır aşan terörizm ve örgütlü suç gibi pek çok soruna çözüm aranacaktır.

Herkesi ve özellikle ceza hukukçularını, yargıçları, savcıları ve hepimizi yakından ilgilendiren “terör suçlarında” hazırlık hareketleri ve iştirakin genişlemesi, terörizmin finansmanı, özel yargılama tedbirleri ve insan haklarının korunması ve evrensel yargı yetkisi tartışılacaktır…Bu tartışma dünyanın her yerinden gelen ve sayılıları binleri bulan akademisyenlerle, işin içinde olan cezacılarla gerçekleştirilecektir.

Türk Ceza Hukuku Derneği’nin ev sahipliğini üstlendiği XVIII. Dünya Kongresi'nde yukarıda belirtilen konular çerçevesinde yapılacak olan bilimsel toplantılar sonucunda her konu başlığına ilişkin Tavsiye Kararları tartışmalar sonucunda kesinleşecektir.

Ceza hukukunun ve ceza adaletinin üstesinden gelmesi gereken “sınır aşan suçlar”, “uluslar arası suç örgütleri” ve “terör” gibi suçlarında, hazırlık hareketleri ve iştirakin genişlemesi, terörizmin finansmanı, özel yargılama tedbirleri ve insan haklarının korunması ve evrensel yargı yetkisi başlığı altındaki bu çok önemli dört hususa odaklı bilimsel tartışmaların gerçekleşeceği XVIII. Kongre'de tüm dünyayı ilgilendiren ve etkili sonuçlar yaratacak kararlar alınacaktır.

Alınacak olan bu kararlar tüm dünyayı etkileyecektir. Nasıl bir ülke, nasıl bir dünya istiyorsunuz? Bu soruların yanıtları için alınacak kararlara katılmak, karar üretmek tüm hukukçuların sorumluluğu ve görevi olarak düşünülmelidir.

Etiketler: ,

Pazar, Temmuz 20, 2008

ÇETİN ÖZEK

Av. Fikret İLKİZ

16 Temmuz 2008 tarihli birkaç haber Prof. Dr. Çetin Özek hakkındaydı.

“Türkiye’nin önemli ceza hukukçularından Prof. Dr. Çetin Özek 74 yaşında hayatını kaybetti”.

1934 yılında Çorum’da doğduğu, 1956’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdiği, 1961’de “Türkiye’de Laiklik” konulu teziyle doktorasını verdiği, 12 Mart döneminde üniversiteden uzaklaştırıldığı, 12 Eylül 1980’den sonra YÖK’ün kurulmasının ardından İstanbul Üniversitesinden emekliliğini istediği, bazı gazetelerde yöneticilik yaptığı, avukatlık görevi sırasında bir çok davada savunmanlık üstlendiği ve en önemlileri arasında “Devlet Başkanına Karşı İşlenen Suçlar”, “Devlete Karşı Suçlar”, “Basın Suçlarında Ceza Sorumluluğu”, “Türkiye’de Gerici Akımlar” ve “Devlet ve Din” gibi çok sayıda kitabı bulunduğu “haber” oldu…

Çetin Özek için ilk tören 17 Temmuz 2008’de İstanbul Üniversitesi’nde saat 14.00’te yapıldı. Teşvikiye Camii’nde ikindi vakti kılınan cenaze namazının ardından Kozlu Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Çok az sayıda gazeteci Üniversitedeki törene ve cenazesine katıldı.

Mensubiyeti İstanbul Üniversitesi olan çok az sayıda öğretim üyesi törene ve cenazesine katıldı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden ve emekli olanlardan çok az sayıda kişi törene ve cenazesine katıldı.

Çok az sayıda avukat Üniversitedeki törene ve cenazesine katıldı.


Törene ve cenazeye katılan “çok az sayıdaki” gazeteci, öğretim üyesi ve avukatlar Çetin Özek’i aslında çok iyi tanıyanlardı. Sayının azlığı galiba çokluğundan iyi oldu…Onu seven ve son yolculuğuna uğurlamak istedikleri halde katılamayanların aradığı “insanlardı” cenazesine katılanlar…Çünkü bizler, onu her haliyle çok seviyorduk

İstanbul Üniversitesi Merkez Bina içindeki çıplak kaldırım taşları üzerinde toplanan insanlardı gerçekten Prof. Dr. Çetin Özek’i uğurlayanlar. Çok az insandılar ama vardılar…Geçmişi iyi biliyorlardı. Onların bildiklerini yan yana getirseniz geçmiş tarihimizden kimler utanç duyardı bilinmez ama; insanca yaşamanın, sevinmenin, üzülmenin, korkmanın, bilim adamı olmanın ya da insan olmanın izlerini görebilirdiniz…

Birkaç insan, onun hakkında çıplak kaldırım taşları üzerinde Merkez Binanın ortasında söylenen birkaç söz…Prof. Dr. Çetin Özek için söylenenler arasına sıkışmış kalmış birkaç gerçek… Gerçekler arasında gerçekten Özek’in yüreğini yansıtan duygusallık…

Prof. Dr. Çetin Özek huysuz mu huysuzdu! Geçinmesi çok zordu. Çok sigara içerdi. Çok çabuk kızar ve çok çabuk öfkelenirdi. Hiddetlenince çok bağırırdı. İstanbul Üniversitesindeki törene katılanların çoğunluğu bunları ve bundan fazlasını bilenlerdi. Aslında herkes bilirdi, o çocuk gibiydi. Onun için böyleydi. O insanları çok severdi. Yufka yürekliydi. Çok çabuk kızardı ama sonradan çok üzülürdü yaptıklarına...Çok çalışkandı. Çok disiplinli bir ceza hukukçusuydu. İnsancıl ceza hukukunun ne olduğunu öğreten oydu. Kimsenin görmediğini görürdü. ® harfini söyleyemezdi. Çok şık giyinirdi. Neşeli bir hocaydı. Derste öğrencileri karşısında ceketinin önünü iliklerdi. (1) Numaralı amfideki söylevleri çok coşkuluydu…

İnsandı…

İşte böyle biriydi. Üniversitedeki törende konuşan Prof. Dr. Uğur Alacakaptan, "Çetin, bizim kuşağımızın ceza hukukçularının en iyisiydi" dedi. En iyisiydi gerçekten…

Düşünce ve ifade özgürlüğünü, halkın bilgi edinme hakkı ile basın özgürlüğü arasındaki ilişkinin ne olduğunu o öğretti…

Dr. Çetin Özek imzasıyla yazılmış olan “Türkiye’de Laiklik – Gelişim ve Koruyucu Ceza Hükümleri” adlı eseri İstanbul Üniversitesi’nin 960, Hukuk Fakültesi’nin 200 nolu kitabı olarak İstanbul’da 1962 yılında Baha Matbaasında basılmıştır. Doktora tezidir.

Özek’e göre; Türkiye’de laiklik temel bir Anayasa kuralıdır. Siyasi müesseseler laik bir düzen içinde kurulmuştur. Özek’in “gelenekçi” olarak adlandırdığı “mürteci-gerici” kesim laikliğe karşıdır. Bu nedenle gelenekçilerin laik düzene karşıt olan davranışları ceza hükümleri ile cezalandırılmalıdır. Çünkü; “Her devlet düzeni bir takım ideolojik prensiplere dayanır.Bu ideolojik prensipler boş birer kalıp olmakla kalmaz ve müesseselerin şekillenmesinde temel karakter rolünü oynar. Devlet, bu ideolojik karakterleri kendi varlığını, mevcut devlet düzenini korumuş olur. Devlet, siyasi yapıda esas rolü oynayan, sosyal, ekonomik siyasi ve hukuki temellerini korumak mecburiyetindedir. İşte aynı şekildi, laiklik de, devletin siyasi kuruluş tarzının ana temellerinden biridir. İktidarlar, siyasi bütün içinde, laik esaslara göre şekillenmiştir”

Güle güle Hocam. Işıklar içinde yat…

Etiketler: ,

Pazar, Nisan 27, 2008

"AB UYUM KOMİSYONU VE 301"

Av. Fikret İLKİZ

TBMM Adalet Komisyonu ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, Kahramanmaraş Milletvekili Veysi Kaynak’ın; TCK 301 madde değişikliğine dair kanun teklifini Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın teklifi ile birleştirerek görüştü. Raporunu yazdı.

Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Raporu 17.04.2008 tarihli Raporunda; yapılan kanun tekliflerini ülkemizin Avrupa Birliği uyum süreci ile “doğrudan ilgili olduğu hususunun açık olduğu”nu ifade etmiş. Yani Komisyon yeni bir görüş üretmiyor, bilineni tekrarlıyor. Raporda; “2005 yılından itibaren Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan ilerleme raporlarında, 301. maddenin ifade özgürlüğünü sınırlayıcı etkisi üzerinde durulduğu ve maddenin AB standartları ile uyumlaştırılmasının önerildiği” yazılı. Teklifi görüşen Komisyon; Avrupa Birliği müktesebatına herhangi bir aykırılık görmeyerek oy çokluğuyla kanun teklifini aynen kabul etmiştir.

AB ile “uyum” konusunda bu kadar isteklisiniz, o halde neden bu değişiklik için 2005 yılından itibaren 2008 yılının Nisan ayına kadar Milletvekili Veysi Kaynak’ın kanun teklifini beklediniz…Veya 2007 yılında Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın kanun teklifini neden gündeme almadınız?

Görüşümüze göre yanıt açık. Hükümet bir tasarı sunamadı. Şırnak Milletvekili TCK’nin 301 inci maddesinin kaldırılmasından yana kanun teklifi verdiği için teklifin görüşülmesine dahi yanaşılmadan, kanun teklifinin Komisyonda bekletilmesi tercih edildi.

2004 yılında açıklanan İlerleme Raporunda Türk Ceza Kanununun ne kadar iyi bir kanun olduğuna dair tespitlerine karşı eleştirimizi saklı tutarak; Meclis Avrupa Birliği Uyum Komisyonu’nun bu raporuna göre anımsatma yapmakta yarar vardır.

Sözü edilen 2006 yılı İlerleme Raporunda TCK 301. madde için ne denilmişti?

Türkiye 2006 İlerleme Raporunda (8 Kasım 2006) “Yargı Sistemi” bölümünde yeni Türk Ceza Kanunu vardı. Türk makamlarının yeni Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Ceza İnfaz Kanununun 2005’de yürürlüğe girmesini takiben bu kanunların uygulanmasına odaklandıklarını, bu bağlamda, Adalet Bakanlığının 2006 Ocak ayında mevcut tüm genelgeleri güncelleştirdiğine değinilmişti. Devamında ise; “Ancak, bazı hususların ele alınması gerekliliği devam etmektedir. Başta 301. madde olmak üzere Ceza Kanununun bazı maddeleri şiddet içermeyen görüşlerin ifadesini sınırlamak amacıyla kullanılmıştır. ……Bazı davalar, yargının kanunları yorumlama konusunda yeknesaklık içinde olmadığını göstermiştir.” denilmişti.

Yine İlerleme Raporunun “(Basın dahil) ifade özgürlüğü” bölümünde yer alan Türk Ceza Kanununun 301 inci maddesi hakkındaki bölüm aynen şöyledir:

“Ancak, şiddet içermeyen görüşlerin ifadesi hususunda yeni Ceza Kanununun bazı hükümlerine dayanılarak başlatılan kovuşturmalar ve mahkeme kararları ciddi endişe kaynağı olup, ülkede bir oto-sansür ortamının doğmasına yol açabilir. Bu, bilhassa “Türklüğe, Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’in kurum ve kuruluşlarına hakareti” cezalandıran 301 sayılı madde için geçerlidir. Söz konusu madde, her ne kadar eleştiri amaçlı düşünce ifade etmenin suç teşkil etmediğine ilişkin bir hüküm içerse de, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve insan hakları savunucuları hakkında kovuşturma amacıyla sıklıkla kullanılmıştır. Temmuz ayında, Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu, 301. madde hususunda kısıtlayıcı bir içtihat geliştirmiştir. Mahkeme, gazeteci Hrant Dink için hükmedilen ertelenmiş 6 ay hapis cezasını onamıştır. Bu karar, Dink’in Ermeni kimliğine ilişkin yazdığı bir dizi makalede TCK’nin 301. maddesi uyarınca “Türklüğe” hakaret etmiş olmasına dayandırılmıştır. 301. madde ilgili Avrupa standartlarıyla uyumlu hale getirilmelidir. Aynı durum kovuşturmaya neden olan Ceza Kanununun şiddet içermeyen düşüncelerin ifade edilmesi ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan diğer hükümleri için de geçerlidir. Terörle Mücadele Kanununun ifade özgürlüğü üzerindeki potansiyel etkisi endişe uyandırmaktadır.”

Ancak bilinmesinde yarar vardır. Türkiye’nin 2007-2013 yıllarını kapsayan AB Müktesebatına Uyum Programı çerçevesinde “Yargı ve Temel Haklar” ile “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” başlıkları altındaki müzakere fasıllarında 2007-2009 yılları arasında çıkarılmasında yarar görülen yasalar bakımından Türk Ceza Kanununun 301 inci maddesinin değişikliği konusunda bir başlık konmamıştır ve yoktur.

Hükümetin AB Müktesebatına Uyum Programında, 2007-2013 yılları arasında 301 inci maddenin ve TCK’nin şiddet içermeyen düşüncelerin ifade edilmesi ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan diğer hükümlerin değişmesi konusunda bir programı yoktur. Belki, bu konularda sorun çıkarsa veya ünlü kişiler yargılanmaya veya kendi adamları hakkında davalar açılırsa belki Uyum Programına alabilirler.

TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, ifade özgürlüğü konusunda AKP hükümeti gibi…Hükümet de onun gibi. Dün inandırıcı değillerdi. AB ile “uyum” çok umurlarında da değildi... Önemsiyorlar(mış) gibi yapıyorlardı...Bilinenleri tekrarlamakla yetinmişlerdi. Bu gün unuttukları İlerleme Raporlarına atıf yaparak unutmak istediklerini anımsıyorlar. AB ile Hükümet değil ama; Hükümetle, Avrupa Birliği Uyum Komisyonu sadece kendi aralarında uyum içinde…

Etiketler: , , , ,

Pazar, Mart 18, 2007

INTERNET ERİŞİM SAĞLAYICILARIN SORUMLULUĞUNA DAİR BİR KARAR

“COMPU-SERVE” DAVASI

Fikret İLKİZ
Karşılaştırmalı Güncel Ceza Hukuku Serisinin “Özel Yaşam, Medya ve Ceza Hukuku” başlığını taşıyan 7 inci kitabı (Seçkin Yayınevi. Ocak 2007) yayınlandı. Bu kitapta Dr.iur. Seung Hee-Hang’ın doktora tezinin bir bölümü olan, “Compu-Serve Davası” başlıklı yazıyı Av. İlker Tepe çevirmiş.(Sayfa 322). Dava biliniyor. İnternet ortamındaki “forum” siteleri ve “hard porno” içeriklerin bulunması… 2007 yılında güncel sorunumuz olan bu tür sorunlar için Ceza Hukuku Serisinin 7 inci kitabını yayına hazırlayan Doç Dr. Yener Ünver’e ve içindeki bu yazıyı önemsediğim için Sayın Av. İlker Tepe’nin çalışmasına teşekkür ediyorum. Her ülkenin İnternet’te yayınlanan “içerikten” kaynaklanan sorunları gibi, Almanya’da da benzeri sorunların tartışıldığı “Compu-Serve Davası” yazısını özetlemeye çalışacağım. Davanın sanığı; “CompuServe-A.B.D” şirketine bağlı olarak Almanya’da faaliyet gösteren “CompuServe Almanya” şirketinin sorumlusu olan kişidir.

Yazının devamı İlkiz blogunda..

Etiketler: ,

Pazar, Mart 04, 2007

“İKİYÜZLÜLÜĞE” KARŞILIK 301

Eğer kaldıramıyorsak, maddeyi değiştirelim fikrine katılmasak da; nasıl bir değişiklik yapılması gerektiği konusundaki fikrimizi soran olursa söylemek üzere; otuz yıldır tekrarladığımızı tekrarlayalım. Türk Ceza Kanunun 301.inci maddesi yürürlükten kaldırılmalıdır. Tıpkı eski TCK’nin 159 uncu maddesi gibi; yeni TCK’nin 301 inci maddesi de artık “işlevini” çok süratli bir biçimde tamamlamıştır. Eski 159 ve yeni 301 ifade özgürlüğüne aykırıdır. “Ama” veya “ancak” diyenlerin koyacakları “sınırlandırmalar” da ifade özgürlüğüne aykırıdır. TCK Tasarı halindeydi bu fikrimizi söyledik. Tekrarlıyoruz.Bu maddeler misyonunu tamamlamıştır. Artık bir işlevi ya da fonksiyonu kalmamıştır. Eski 159 uncu maddenin “zihniyeti” ile onun devamı olan yeni TCK’nin 301. maddesi yürürlükten kaldırılmalıdır.

Av. İlkiz'in makalesinin devamı için: Av.İlkiz Web Kütüğü

Etiketler: ,

Salı, Şubat 06, 2007

"BİLİŞİME İKİ AYRI TASARI"- Av. Fikret İLKİZ

Adalet Bakanlığı’nın Kanunlar Genel Müdürlüğü web sayfasında uzun bir süre yayında kalan “Bilişim Ağı Hizmetlerinin Düzenlenmesi ve Bilişim Suçları Hakkında Kanun Tasarısı” Başbakanlığa gönderilmiş. Bu Tasarının kanunlaşmak için sıra beklediğini 30 Ocak 2007 tarihinde NTV televizyon kanalında Can Dündar ve arkadaşlarının hazırlayıp sunduğu “Neden” adlı tartışma programında öğrendik. “Neden” programındaki açıklamalara göre bu Tasarı bir “Komisyon” tarafından hazırlanmış. Adalet Bakanlığının çağrısı üzerine İstanbul Teknik Üniversitesi Bilişim Enstitüsü Bilgi Teknolojileri Programı Anabilim Dalı Başkanı ve Koordinatörü Prof. Dr. Eşref Adalı Komisyon Başkanı olarak çalışmış...

Makalenin tamamı için lütfen bu yazının başlığını tıklayınız...

Sayın İlkiz bu konudaki karışıklığı fevkalade netleştiren yukarıdaki makalenin sonuna doğru şunu söylüyor:

“Komisyon”da bulunanlar bu “Tasarı” hakkındaki görüşlerini ya da hazırlık çalışmaları aşamasında ortaya çıkan sonuçları kamuoyu ile paylaşmadılar. Komisyon, tasarının kamuoyunda tartışılmamasını prensip olarak karara bağlamış olabilir. Komisyonda, kim ne istedi? Bunu bilmek hakkımız. Sanırım Komisyon çalışmaları sırasında, bu Tasarı çalışmalarının kamuoyu ile niçin paylaşılmadığının nedenini tartışmamız gerekiyor…

Evet, tartışmamız gerekiyor. İvHP'nun işlevlerinden biri de bu zaten. İvHP üyeleri içinden de bu Komisyon'da çalışanlar olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Neden onlar "ben de vardım" demeyip susuyorlar? Şimdi konuşmayacaklarsa ne zaman ses çıkaracaklar?

Etiketler: , ,

Cuma, Ocak 19, 2007

HRANT DİNK

"...Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce."

Hrant Dink (19 Ocak 2007)
Sözlerin yetersiz kaldığı bir zaman kesidi daha...
* * * * * * *
Av. Fikret İlkiz'in, bu haftaki yazısı:
"Güvercini Vurdular"
Onu öldürdüler. Katil yakalandı…Ya katiller?
Hrant Dink, "Agos" gazetesinde Ermeni kimliği hakkındaki 13.2.2004 günlü yazısından dolayı Şişli 2.Asliye Ceza Mahkemesi’nin 7.10.2005 günlü kararıyla "Türklüğü aşağıladığı" gerekçesiyle 6 ay hapse mahkum edildi. Cezası ertelendi. Gazeteci Dink karardan sonra: "Tüm yasal haklarımı kullanacağım. Çok açık ve net söylüyorum, eğer suçum netleşir ve sabitleşirse, bu insanları tahkir edeceksiniz, hem de onlarla beraber yaşayacaksınız. Aynı mahalle, aynı sokak, aynı ülkede. Bu bir onursuzluktur, olmaz böyle şey. Ben bunu yapmam. Benim böyle bir niyetim olmadığını bu topluma anlatamıyorsam, evet bu ülkeyi terk ederim ve giderim." demişti...
...devamı için lütfen tıklayınız.

Etiketler: ,