Pazar, Mayıs 08, 2011

AVRUPA GÜNÜNDE SESİMİZİ YÜKSELTMEK

Av. Fikret İLKİZ

9 Mayıs 1950’de Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın, bir bütün Avrupa kurmak gayesiyle hazırladığı kanun teklifi "Schuman Bildirisi" olarak bilinir. Bu tasarı, barış içinde ve hakça ekonomik bölüşümün gerçekleştirilmesinin sağlanması için kurulması düşünülen Avrupa Birliği’nin temelidir. Bu nedenle de 1985 yılından itibaren 9 Mayıs'ın, "Avrupa Günü" olarak kutlanılması kararı alınmıştır.

Yarım asır geçtikten sonra Avrupa biraz rahatsız ve kendini iyi hissetmek istiyor.

Avrupa Komisyonu tarafından “Batı Balkan Ülkelerinde ve Türkiye’de İfade Özgürlüğü ve Medya” başlığı altında 6 Mayıs 2011 tarihinde Brüksel’de bir toplantı yapıldı.

“Speak Up” olarak anılan bu toplantıda Avrupa Parlamentosu Başkanı Jerzy Buzek açış konuşması yapanlar arasındaydı. Dayanışma Hareketi içinde yer alan mühendis, akademisyen, siyasetçi olan ve 1997-2001 arasında Polonya Başbakanı Jerzy Buzek, 14Temmuz 2009 tarihinden itibaren Avrupa Parlamentosu Başkanı seçildi.

Polonya’nın eski Başkanı neden böyle bir konuyu dikkate aldıklarını açıklarken “kendilerini daha iyi hissetmek için” olduğunu söyledi. Ona göre nesiller arası bilgi aktarımının sağlanabilmesinde, çoğulculuğun anlaşılmasında, bilgilerin paylaşımının gerçekleşmesi için özgür meydanının, demokrasi mücadelesinde en iyi araç olduğunu söylerken, kendi geçmiş sendikacılık döneminde Polonya’da yaptıklarını anlattı. Eski sendikacı, şimdi Parlamento Başkanı olan Buzek’e göre özgürlük ve dayanışma yoksa özgürlük olmaz, temel haklar korunamaz. İşte bu yüzden ifade özgürlüğü için “risk” almaya değer.

Neden kendilerini iyi hissetmek için ifade özgürlüğünü seçtiklerini ve ne yapmaları gerektiğini anlatırken, eski günlerinde nasıl “yer altı gazeteciliği” gerçekleştirdiklerini ve sendikacılar olarak hükümeti nasıl sarstıklarını ve neden siyasal iktidarların ifade özgürlüğü için risk alanları sevmediğini de anlattı.

Buzek’e göre, neden böyle bir toplantı düzenlendiği konusu “dört mesele” üzerinde tartışılmalıdır. Birinci mesele sadece hukuki mevzuatın düzenlenmesi değildir, hatta kâğıt üzerinde bunların tümü vardır ve yazılıdır. Asıl önemli mesele, hukuki mevzuatın nasıl uygulandığıdır. İkincisi, gazeteciliği korumak için ne yapmalıyız? En önemli sorulardan birisinin bu olduğunu anlatırken üçüncü meselenin de blog hazırlayanlar da gazeteci olduğundan dolayı onlarında korunması gerektiği fikrinde. Dördüncü mesele ise, demokratiklik ve çoğulculuk için bağımsız ve özgür medyaya ihtiyaç vardır.  Demokrasiyi savunmak buna bağlıdır.

Hollandalı politikacı, eskiden Su ve Bayındırlık Bakanlığı yapmış olan Neelie Kroes, Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı olarak görev yapıyor. Daha önce rekabet politikaları konusunda çalıştı. 2010 yılında AB Dijital Rekabet Gündemi’ni ve dijital kalkınmayı başlatanların başında geliyor ve ücretsiz, açık kaynak yazılım savunucusu olarak tanınıyor. 
Kroes, basın özgürlüğünün korunmasının “zorunluluk ve sorumluluk” olduğunu söyledi. Bunun için Avrupa Komisyonunun sesini yükseltmesini istiyor.

9 Mayıs 1950 tarihinde Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından Avrupa'da barışçıl ilişkilerin kalıcı şekilde kurulması için hazırlanmış olan "Schuman Bildirisi"nin yeniden herkese dağıtılmasını ve böylece Avrupa Birliği’nin amacının yeniden hatırlatılmasının ne kadar yararlı olacağını ifade etti.

Neelie Kroes; bir önerisi var. Acaba Schuman Bildirisi yanında Avrupa Birliğine giriş şartı olarak, devletlerin ifade ve basın özgürlüğünü sağlamasının da şart olduğunu kabul etsek mi?   

Bu önerisinden sonra da Macaristan tarafından kanunlaştırılması düşünülen medya hakkındaki tasarıyı eleştirdi. Macaristan’da basın özgürlüğünün ciddi risk altına gireceğini ve AB’nin temel ilkeleriyle çeliştiği ve bu gerçeğin Macarlar tarafından kabul edildiğini söyledi. Sorunların çözümünde ortak bir anlayışın kabul edilmesini savunan Kroes, kanunların kaosu önleyebileceğini ama sorunların çözümü için ortak anlayışın daha etkin olduğu görüşünde.

Bu toplantıda birçok görüş açıklandı. İfade özgürlüğünün temel sorunları bakımından çözüm arayışı için öneriler getirilmeye çalışıldı. Önümüze gelecek bir başka sorun çarpıcı biçimde gündeme geldi. En dikkat çekici olan ve haklı olarak eleştirilen görüşler arasında “dengeli habercilik” ile “sorumlu gazetecilik” anlayışları oldu. Bu toplantıda bazı hükümetlerin gazetecilere dayattığı “dengeli gazetecilik” gibi bir anlayış eleştirildi. 

Bu tür yaklaşım ya da anlayışların medyaya hâkim olması halinde; halkın gerçekleri öğrenme hakkı ortadan kalkacaktır. Hükümetler nezdinde kabul görecek ve desteklenmesi kuvvetle muhtemel olan “dengeli habercilik” ne medyanın tarafsızlık anlayışı ile ne de adına “denge” denilen davranış biçimi ile bağdaşır.

Hükümetler ve siyasi iktidarların gazetecileri sevmemeleri ne kadar doğal bir durum ise, suç örgütlerinin, yolsuzlukların sürmesini isteyenlerin ve güçleri elinde tutanların, mafyaların kirli işlerini ortaya çıkaran gazetecilere düşman olmaları da o kadar doğaldır. Bunların gerçek yüzleri ortaya çıkarılmalıdır. Bu yüzden “dengeli gazetecilik” adı altında aslında, kendi çıkarlarını gizlemek isteyen güçlere karşı yapılacak haberler, eleştiriler, yazılar, araştırmalar için ifade özgürlüğünün korunması şarttır. Gazetecilerin gerçekleştireceği soruşturmalardan ortaya çıkan sonuçları kamuoyu bilmelidir. Bu halkın bilgi edinme hakkıdır. İnsanların ifade özgürlüğüdür. Bu yüzden basın özgürlüğünün tek dengesi, halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkının sağlanması için tüm dengelerin bozulması gereklidir.

Bu yüzden aslında basın, eleştirilerinde çok serttir ve olmalıdır. Hatta provakatif olmalıdır. Tüm gerçekleri çarpıcı değil, çok çarpıcı biçimde halka anlatmalıdır. Kendi çıkarlarının bozulmasından korkanların benimsediği “dengeli gazetecilik” gibi bir anlayış reddedilmelidir.

Gazetecilere “sorumluluk” hatırlatan güç sahiplerinin kendi sorumluluklarını unuttukları her dönemde, sorumlu gazetecilik anlayışı; hükümetlerin, siyasal iktidarın ve güç sahiplerin toplumda yarattıkları dengesizlikleri gün ışığına çıkarmaktan geçer.

Çoğulculuk ve demokrasinin sağlanmasında basın özgürlüğünü reddeden veya sınırlandırmak yoluyla “sesini kesmek” isteyenlere karşı sesimizi yükseltmek sadece gazetecilerin değil hepimizin görevidir ve demokrasinin gereğidir.

Bizim sorumluluğumuz gazetecileri korumaktır. Gazetecilerin sorumluluğu, halkın gerçekleri öğrenmesi için eğilip, bükülmeden ve gerçekleri eğip, bükmeden haber yapmaktır. Denge budur. Dengeli gazetecilik ve sorumluluk böyle anlaşılmalıdır. 

Etiketler: , , ,

Pazar, Ekim 12, 2008

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ SAĞLANACAK(TI) -

Av. Fikret İLKİZ

Yaklaşık sekiz yıl önceydi. Avrupa Birliği ile olan ilişkilerimizin yoğun olduğu günlerdeydi…4 Aralık 2000 tarihli Katılım Ortaklığı Belgesi’nde  Türkiye’nin kısa vadede on ayrı alanda yasal düzenlemelerini gözden geçirmesinin gereğine değinilmişti. Bunların başında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi doğrultusunda ifade özgürlüğünün kullanılması için yasal ve anayasal güvencelerin güçlendirmesi geliyordu.

 Hemen sonrasında Türkiye’nin yol haritası olan Ulusal Program kabul edilmişti. Türkiye kabul ettiği 24 Mart 2001 tarihli Ulusal Program’da siyasî, idarî ve yargı reformlarına ilişkin çalışmalarını 2001 yılında hızlandıracağı ve tamamlayacağını taahhüt etmişti. Özgürlükçü, katılımcı, güvenceli, devlet organları arasında görev ve yetkileri dengeleyen, hukuk devleti ilkesini üstün kılan Anayasa ve yasa hükümlerinin uluslar arası taahhütler ve AB standartları çerçevesinde geliştirilmesi amaç olarak kabul edilmişti.  

 Ulusal programda ilk ele alınan “Düşünce ve ifade özgürlüğü” olmuştu. Anayasa gözden geçirilerek değiştirilecek ve diğer yasalarda AİHS’nin 10.maddesi çerçevesinde düzenlemeler yapılması için “Kısa vade hedefleri”; Türk Ceza Kanununun o tarihlerde sorun yaratan  312 inci maddesinin ve Terörle Mücadele Kanununun yine sorunlu 7 inci ve 8 inci maddelerinin, RTÜK ve Basın Kanununun gözden geçirilerek değiştirilmesi olarak sayılmıştı.  

 Bakanlar Kurulu, İkinci Ulusal Programı diyebileceğimiz “Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programının Uygulanması, Koordinasyonu ve İzlenmesine Dair Karar”ını 23.6.2003 gün ve 2003/ 5930 sayılı kararıyla kabul etti. Bu karar 24 Temmuz 2003 günlü Mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayınlandı. İzleme ve Koordinasyon kararında “İfade özgürlüğü”nün sağlanması için 24 Mart 2001 tarihli Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programında öngörülenler II Ulusal Programda aynen tekrarlanarak benimsenmişti. Hükümetin Haziran 2004’e kadar gerçekleştirmeyi açıkladığı siyasi kriterlerin başında yine “Düşünce ve İfade Özgürlüğü” yer almıştı. Hükümet ifade özgürlüğüne verdiği önemi şöyle ifade ediyordu: “İfade özgürlüğünün evrensel değerlere dayalı olduğunu ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 10. maddesi çerçevesindeki toprak bütünlüğü ve ulusal güvenliğin korunmasını da öngören ölçütler ile laik ve demokratik Cumhuriyeti, üniter devlet yapısını ve milli birliği koruma kriterleri temelinde bir yandan genişletilmesine, diğer yandan da sürdürülmesine öncelik ve önem vermektedir.”

 I ve II Ulusal Programlarla çizilen yol haritasına göre; ifade özgürlüğünün sınırlarını belirleyen mevzuat Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve özellikle Sözleşmenin 10., 17. ve 18. maddelerinin lafzına ve ruhuna uygunluğu bakımından gözden geçirilecek(ti). Gözden geçirildi ve aslında aksine uygulamalar gerçekleştirildi. 2004 yılında Basın Kanunu ile verilmeye çalışılan ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe konulan Türk Ceza Kanunu ile geri alındı. Yeni sınırlandırmalar geldi.

 İfade özgürlüğü alanını genişleten yasal ve idari değişikliklerin etkin uygulaması sağlanacak(tı). Sağlanamadı ve ifade özgürlüğünü daraltan yasal ve idari değişiklikler etkin olarak uygulandı. Bu alandaki basın davaların tümü Türkiye gündemine hakim oldu.

 Basın özgürlüğünün evrensel standartlarda uygulanması için gerekli tedbirler alınacak(tı). Aksi oldu ve evrensel standartların bir hayli gerisinde kaldık. Hatta II Ulusal Programın kabulünde imzası olan Başbakan’ın medya ile karşılıklı sürtüşmeleri gündemi belirledi. 

 Türk vatandaşlarının günlük yaşamda geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması veya farklı dil ve lehçelerin öğrenilmesine ilişkin hükümler hayata geçirilecek(ti). Böyle bir sorun olduğu konusunda ne bir yaklaşım var ne de göstermelik ve anlaşılması mümkün olmayan yasal değişikliklerden sonra uygulamalar var mı yok mu belli bile değil..

 Uygulamada yeknesaklığın sağlanması amacıyla, yargı mensuplarının insan hakları, AİHS ve AİHM içtihadı konusunda yürütülen eğitim programları yaygınlaştırılarak sürdürülecek(ti). Sürdürüldü. Halen de sürdürülüyor…Yargı kararlarında – istisnaları dışında- AİHS’nin etkin uygulamasını görmüyoruz. Yaygınlaştırılamadı ve benimsenemedi. Eğitim programları sürüyor ama AİHS ve AİHM kararlarının iç hukuka yansıması hedeflendiği gibi gerçekleştirilemedi.

 

"Tüm bireylerin, ayırım yapılmaksızın tüm temel hak ve özgürlüklerden tam olarak yararlandırılması"  için gereken güvenceleri yaratmak hükümetin temel görevi kabul olarak edilmişti. Hükümet kendisi için bu kararında “Cumhuriyetin dayandığı temel ilkelere bağlı, ulusal bütünlük içinde, demokratik ve laik, bilgi çağını yakalamış, güçlü ve refah içinde yaşayan çağdaş bir hukuk devleti olmak, gelecek kuşaklara karşı tarihi bir sorumluluktur.” dedi…Ama buna karşın “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma” gerekçesiyle mensubu oldukları siyasi parti hakkında açılan  kapatma davasında; Anayasa Mahkemesi tarafından verilen “odak olma hali” kararıyla gelecek kuşaklara kalacak tarihi bir  karar yazdırmış oldular. Yakında gerekçesi açıklanacak ve hep birlikte göreceğiz.

 Bu günlerde Ağustos 2008’den beri taslak olarak Ulusal Programın bir başka deyişle üçüncüsü yazıldı. Henüz “taslak” ama yakında açıklanabilir. Dikkatinizi buna çekmek için kısa bir özet yapmaya çalıştım. İlgilenmediğimiz takdirde, kendi bildikleri gibi yazıp geçecekler. Sonradan eleştirmenin bir yararı olmayacaktır. 

Etiketler: , , ,

Pazar, Nisan 27, 2008

"AB UYUM KOMİSYONU VE 301"

Av. Fikret İLKİZ

TBMM Adalet Komisyonu ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, Kahramanmaraş Milletvekili Veysi Kaynak’ın; TCK 301 madde değişikliğine dair kanun teklifini Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın teklifi ile birleştirerek görüştü. Raporunu yazdı.

Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Raporu 17.04.2008 tarihli Raporunda; yapılan kanun tekliflerini ülkemizin Avrupa Birliği uyum süreci ile “doğrudan ilgili olduğu hususunun açık olduğu”nu ifade etmiş. Yani Komisyon yeni bir görüş üretmiyor, bilineni tekrarlıyor. Raporda; “2005 yılından itibaren Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan ilerleme raporlarında, 301. maddenin ifade özgürlüğünü sınırlayıcı etkisi üzerinde durulduğu ve maddenin AB standartları ile uyumlaştırılmasının önerildiği” yazılı. Teklifi görüşen Komisyon; Avrupa Birliği müktesebatına herhangi bir aykırılık görmeyerek oy çokluğuyla kanun teklifini aynen kabul etmiştir.

AB ile “uyum” konusunda bu kadar isteklisiniz, o halde neden bu değişiklik için 2005 yılından itibaren 2008 yılının Nisan ayına kadar Milletvekili Veysi Kaynak’ın kanun teklifini beklediniz…Veya 2007 yılında Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın kanun teklifini neden gündeme almadınız?

Görüşümüze göre yanıt açık. Hükümet bir tasarı sunamadı. Şırnak Milletvekili TCK’nin 301 inci maddesinin kaldırılmasından yana kanun teklifi verdiği için teklifin görüşülmesine dahi yanaşılmadan, kanun teklifinin Komisyonda bekletilmesi tercih edildi.

2004 yılında açıklanan İlerleme Raporunda Türk Ceza Kanununun ne kadar iyi bir kanun olduğuna dair tespitlerine karşı eleştirimizi saklı tutarak; Meclis Avrupa Birliği Uyum Komisyonu’nun bu raporuna göre anımsatma yapmakta yarar vardır.

Sözü edilen 2006 yılı İlerleme Raporunda TCK 301. madde için ne denilmişti?

Türkiye 2006 İlerleme Raporunda (8 Kasım 2006) “Yargı Sistemi” bölümünde yeni Türk Ceza Kanunu vardı. Türk makamlarının yeni Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve Ceza İnfaz Kanununun 2005’de yürürlüğe girmesini takiben bu kanunların uygulanmasına odaklandıklarını, bu bağlamda, Adalet Bakanlığının 2006 Ocak ayında mevcut tüm genelgeleri güncelleştirdiğine değinilmişti. Devamında ise; “Ancak, bazı hususların ele alınması gerekliliği devam etmektedir. Başta 301. madde olmak üzere Ceza Kanununun bazı maddeleri şiddet içermeyen görüşlerin ifadesini sınırlamak amacıyla kullanılmıştır. ……Bazı davalar, yargının kanunları yorumlama konusunda yeknesaklık içinde olmadığını göstermiştir.” denilmişti.

Yine İlerleme Raporunun “(Basın dahil) ifade özgürlüğü” bölümünde yer alan Türk Ceza Kanununun 301 inci maddesi hakkındaki bölüm aynen şöyledir:

“Ancak, şiddet içermeyen görüşlerin ifadesi hususunda yeni Ceza Kanununun bazı hükümlerine dayanılarak başlatılan kovuşturmalar ve mahkeme kararları ciddi endişe kaynağı olup, ülkede bir oto-sansür ortamının doğmasına yol açabilir. Bu, bilhassa “Türklüğe, Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’in kurum ve kuruluşlarına hakareti” cezalandıran 301 sayılı madde için geçerlidir. Söz konusu madde, her ne kadar eleştiri amaçlı düşünce ifade etmenin suç teşkil etmediğine ilişkin bir hüküm içerse de, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve insan hakları savunucuları hakkında kovuşturma amacıyla sıklıkla kullanılmıştır. Temmuz ayında, Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu, 301. madde hususunda kısıtlayıcı bir içtihat geliştirmiştir. Mahkeme, gazeteci Hrant Dink için hükmedilen ertelenmiş 6 ay hapis cezasını onamıştır. Bu karar, Dink’in Ermeni kimliğine ilişkin yazdığı bir dizi makalede TCK’nin 301. maddesi uyarınca “Türklüğe” hakaret etmiş olmasına dayandırılmıştır. 301. madde ilgili Avrupa standartlarıyla uyumlu hale getirilmelidir. Aynı durum kovuşturmaya neden olan Ceza Kanununun şiddet içermeyen düşüncelerin ifade edilmesi ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan diğer hükümleri için de geçerlidir. Terörle Mücadele Kanununun ifade özgürlüğü üzerindeki potansiyel etkisi endişe uyandırmaktadır.”

Ancak bilinmesinde yarar vardır. Türkiye’nin 2007-2013 yıllarını kapsayan AB Müktesebatına Uyum Programı çerçevesinde “Yargı ve Temel Haklar” ile “Adalet, Özgürlük ve Güvenlik” başlıkları altındaki müzakere fasıllarında 2007-2009 yılları arasında çıkarılmasında yarar görülen yasalar bakımından Türk Ceza Kanununun 301 inci maddesinin değişikliği konusunda bir başlık konmamıştır ve yoktur.

Hükümetin AB Müktesebatına Uyum Programında, 2007-2013 yılları arasında 301 inci maddenin ve TCK’nin şiddet içermeyen düşüncelerin ifade edilmesi ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan diğer hükümlerin değişmesi konusunda bir programı yoktur. Belki, bu konularda sorun çıkarsa veya ünlü kişiler yargılanmaya veya kendi adamları hakkında davalar açılırsa belki Uyum Programına alabilirler.

TBMM Avrupa Birliği Uyum Komisyonu, ifade özgürlüğü konusunda AKP hükümeti gibi…Hükümet de onun gibi. Dün inandırıcı değillerdi. AB ile “uyum” çok umurlarında da değildi... Önemsiyorlar(mış) gibi yapıyorlardı...Bilinenleri tekrarlamakla yetinmişlerdi. Bu gün unuttukları İlerleme Raporlarına atıf yaparak unutmak istediklerini anımsıyorlar. AB ile Hükümet değil ama; Hükümetle, Avrupa Birliği Uyum Komisyonu sadece kendi aralarında uyum içinde…

Etiketler: , , , ,