Salı, Aralık 11, 2018

BEYANNAME ve YETMİŞ YILLIK KÜLLER

Av. Fikret İLKİZ

10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin kabulü üzerinden 70 yıl geçti. Dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olarak insan haklarına saygı göstermek, korumak, geliştirmek ve ortak bir anlayış oluşturmak için her birey ve her organ görevlidir.  
70 yıldan çok daha önceydi…Birinci Dünya savaşı çoktan bitmiş, silah üretimi ile kalkınmanın mucitleri görülen Naziler, muhaliflerin zayıflığı ile beslenerek işbaşı yapmışlardı. SA, SS ve Gestaponun kurucusu, III Reich Başbakan yardımcısı Hermann Goering “Nazi Tekniği” denilince ne anlaşılması gerektiğini Nürnberg Mahkemesinde şöyle anlatmıştı:
“Tabii ki insanlar savaş istemezler. Adam evinde memnun mesut yaşarken neden savaş istesin ki? Ülke halkları hiçbir zaman savaşmak istemezler, Rusya’da da İngiltere’de de Almanya’da da… Bu anlaşılır bir şey tabii ki, ama bir ülkenin politikasına liderler karar verirler. Demokrasi de olsa, faşist diktatörlük de olsa liderlerin insanları arkalarından sürüklemeleri son derece kolaydır. Onlara ülkelerinin saldırıya uğradığını söyleyin yeter. Barış yanlısı olanları da vatansever olmadıkları için ülkeyi tehlikeye atmakla suçlayın, bu kadar basit. Bu taktik bütün ülkelerde işler…” 
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinden insanlık ne ummuştu ne buldu?

Makalenin devamı için tıklayınız!

Etiketler: , , ,

Pazartesi, Nisan 25, 2016

KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMAMASI KANUNU


Av. Fikret İLKİZ
25 Nisan 2016
Basit bir soru, kişisel veri nedir?

Kısaca kişiyi doğrudan ve dolaylı olarak belirlenebilir kılan tüm veriler kişisel veridir.

Anayasa Mahkemesinin 09.04.2014 tarihli kararına göre; kişisel veri kavramı, belirli veya kimliği belirlenebilir olmak şartıyla, bir kişiye ilişkin bütün bilgileri ifade eder. İlk adımda bir kişinin adı, soyadı, doğum tarihi ve doğum yeri gibi bireyin sadece kimliğini ortaya koyan bilgiler kişisel veridir. Ama sadece bu değildir, telefon numarası, motorlu taşıt plakası, sosyal güvenlik numarası, pasaport numarası, özgeçmiş, resim, görüntü ve ses kayıtları, parmak izleri genetik bilgiler, IP adresi, e-posta adresi, hobiler, tercihler, etkileşimde bulunan kişiler, grup üyelikleri, aile bilgileri gibi kişiyi doğrudan ve dolaylı olarak belirlenebilir kılan tüm veriler kişisel veri kapsamında düşünülmelidir (Esas 2013/122, Karar 2014/74)

Kararı okumaya devam edelim…

Kişisel verilerin korunması hakkının amacı nedir?

Kişinin insan onurunun korunmasını amaçlar. Daha da önemlisi her bireyin kişiliğini serbestçe geliştirebilmesi hakkının özel bir biçimi olarak, bireyin hak ve özgürlüklerini kişisel verilerin işlenmesi sırasında korumayı amaçlamaktadır. Bir başka deyişle bu hakkın kullanımında kişisel veririn işlenmesi en çok dikkat edilmesi gereken ve hakkı koruyan bir kavramdır.

Artık bilişim teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde eski ve geleneksel yöntemlerle mümkün olmayan hızla ve kolaylıkla çok sayıda verinin toplanabilmesi günümüzde çok basit bir bilişim işlemidir. Bir anlamda çeşitli yerlerde depolanmış, durduğu yerde duran ve daha önce birbirinden ilişiksiz şekilde tutulan pek çok verinin merkezi olarak bir araya getirilebilmesi yani verilerin işlenmesi basittir. Günümüz teknolojileri ile verilerin, veri eşleştirme ve veri madenciliği gibi ileri teknolojik olanaklarla analize tabi tutulmak suretiyle, veriden yeni veriler üretme kapasitesi çok artmıştır. Verilere erişim ve veri transferleri çok kolaylaşmıştır.

Kişisel verilerin ticari işletmeler için kıymetli bir varlığa dönüşmesi ve çok değer kazanması sonucunda özel sektör tarafından ticaret/iş/kâr üçgeninde yaratılan riskler düne göre daha yaygın ve önemli boyutlara ulaşmıştır. Hatta terör ve organize suç örgütlerinin kişisel verileri ele geçirme yönündeki faaliyetlerinin artması endişe verici boyutlardadır. Ortaya çıkan sonuçtan ürkmemek olası değildir. Anayasa Mahkemesi kararında yaptığı bu tespitlerden sonra şu sonucu ulaşıyor; bilişim teknolojilerinin sahip olduğu olanaklar “Günümüzde kişisel verilerin en üst seviyede korunmasını zorunlu kılmaktadır.

AYM’ye göre bu bağlamda Anayasanın 20. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesinde, “Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir” hükmüne yer verilerek kişisel verilerin korunması hakkı anayasal güvenceye bağlanmıştır. Yani, bu şekilde kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı bireylerin kişisel verileri koruma altına alınmıştır.

Anayasa'nın  “Özel hayatın gizliliği ve korunması” başlıklı 20 maddeye eklenen ek fıkraya göre “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.” (12.9.2010 -5982 sayılı Kanun 2 md.)

Kişisel verilerin “gizliliğinin korunması” Anayasanın teminatı altında değildir ama buna rağmen, kişisel verilerin “korunması” anayasal teminat altına alınmıştır.

Anayasadaki bu düzenlemeye göre acaba Kanun çıkarılmış mıdır?

24.3.2016 kabul tarihli 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 07.4.2016 tarihli ve 29677 sayılı Resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Kanunun Yürürlük maddesine göre; kişisel verilerin aktarılması, yurt dışına aktarılması, ilgili kişinin hakları gibi bazı düzenlemeler Kanunun yayımı tarihi olan 7.4.2016 tarihinden itibaren altı ay sonra yani 7 Ekim 2016 tarihinde yürürlüğe girecektir.

Kanuna göre bu 6 ay içinde “Kişisel Verileri Koruma Kurulu” kurulacaktır. Kurul, bu Kanunla ve diğer mevzuatla verilen görev ve yetkilerini kendi sorumluluğu altında, bağımsız olarak yerine getirecek ve kullanacak. Görev alanına giren konularla ilgili olarak hiçbir organ, makam, merci veya kişi, Kurula emir ve talimat veremeyecek, tavsiye veya telkinde bulunamayacaktır. Aslında böyle bir düzenleme gereksiz olmuştur Zaten daha başında kuruluşu itibariyle “bağımsızlığı” söz konusu değildir. Çünkü dokuz üyeden oluşacak olan bu Kurulun beş üyesi Türkiye Büyük Millet Meclisi, iki üyesi Cumhurbaşkanı, iki üyesi Bakanlar Kurulu tarafından seçilecektir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu hükümlerine göre;  kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri özel nitelikli kişisel veri olarak kabul edilmiştir.  Özel nitelikli kişisel verilerin, ilgilinin açık rızası olmaksızın işlenmesi yasaktır. Ama bu yasağa getirilen bazı istisnalar çok düşündürücü ve çok sakıncalıdır.  Örneğin Kanunda sayılan sağlık ve cinsel hayat dışındaki kişisel veriler, kanunlarda öngörülen hâllerde ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir.

Sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel veriler ise ancak kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla, sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından ilgilinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir. Özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesinde, ayrıca Kurul tarafından belirlenen yeterli önlemlerin alınması şart koşulmuş olmasına rağmen (Madde 6); yeterli önlemin ne olduğu bile yeterince açıklanmamıştır.

Bir başka önemli sorun daha var. İlgili kişinin açık rızası aranmaksızın kişisel verilerin işlenmesinde ve korunmasında Kanunun 28 inci maddesinde yer alan “istisnalar” çok düşündürücüdür. Sadece iki örnek vermekle yetinelim…   

Örneğin “Kişisel verilerin millî savunmayı, millî güvenliği, kamu güvenliğini, kamu düzenini, ekonomik güvenliği, özel hayatın gizliliğini veya kişilik haklarını ihlal etmemek ya da suç teşkil etmemek kaydıyla, sanat, tarih, edebiyat veya bilimsel amaçlarla ya da ifade özgürlüğü kapsamında işlenmesi” mümkündür ve bu Kanun kapsamı dışındadır.

Artık ifade özgürlüğünüz kayıt altındadır.  

Hatta “Kişisel verilerin millî savunmayı, millî güvenliği, kamu güvenliğini, kamu düzenini veya ekonomik güvenliği sağlamaya yönelik olarak kanunla görev ve yetki verilmiş kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen önleyici, koruyucu ve istihbarı faaliyetler kapsamında işlenmesi” de mümkündür.

Milli güvenlik veya savunma, kamu güvenliği, kamu düzeni ve hatta ekonomik güvenlik gerekçeleriyle ilgili kişinin açık rızası aranmadan kişisel verileriniz işlenebilir, transfer edilebilir, yeterli koruması yoktur.

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, insan haklarının korunmasında yaratılan risklerin başında gelen kanuni bir engel ve düzenlemedir.  

Etiketler: , , , , , , , ,

Pazartesi, Nisan 22, 2013

MADDE 216 İÇİN ÜÇ YIL SONRA NE DİYECEKSİNİZ?

Av. Fikret İlkiz

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 16 Aralık 1966 tarihinde 2200 A (XXI) sayılı Karar ile 19 Aralık 1966 tarihinde New York’ta imzaya açılan “Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 23 Mart 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Türkiye bu Sözleşmeyi imzaya açıldığı 1966 yılından 34 yıl ve yürürlüğe girdiği 1976 yılından 24 yıl sonra 15.08.2000 tarihinde imzalamıştır.  04.06.2003 tarih ve 4868 sayılı “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun bulunduğuna Dair Kanun” çıkarılmıştır.  
Taraf Devletler Sözleşmenin imzalanmasından ve onayından sonraki birinci yılın sonunda önce “Başlangıç Raporu” sunacaklardır. Türkiye bu Raporu verdi mi veya ne zaman verdi sayılsın denildi tartışmasına girmeden başka bir görevimizi hatırlatalım. Üye devletlerin  Sözleşmeye uyum ve insan haklarının korunması hakkında “Rapor sunma” ve “Periyodik Raporlar” sunma görevleri vardır. Sözleşme organlarından olan İnsan Hakları Komitesi bu Raporlar hakkında değerlendirme yapar ve “nihai tespitlerini” / “yorumlarını” ilgili taraf Devlete iletir. Yani, bir nevi tavsiyede bulunur ve Komite devletlerin kendileri tarafından sunulan raporlar usulüyle “denetim işlevini” etkinleştirmiş olur.
2006’da BM Genel Kurulunun 60/251 no’lu kararıyla kurulan İnsan Hakları Konseyi, üye her ülkenin insan haklarının korunması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması için göstermiş olduğu performansı inceler. Böylece dünyanın her köşesinde Evrensel Periyodik İnceleme adıyla yeni bir izleme mekanizması oluşturulmuştur.
Türkiye'yle ilgili ilk inceleme, Evrensel Periyodik İnceleme Çalışma Grubunun 3-14 Mayıs 2010 tarihleri arasında 8. oturumda gerçekleştirilmiştir. Türk heyeti diğer devletlerin sorularını yanıtlamış ve sunduğu Raporla da kendisinin denetimi gerçekleştirilmiştir. (Geniş Bilgi için bakınız Prof.Dr. Semih Gemalmaz Ulusalüstü İnsan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş. Legal Yayınları)
2012 yılında BM İnsan Hakları Komitesi’nin Türkiye hakkında kabul edilen Sonuç Gözlemleri’nin (Bakınız İHOP web sayfası) bazı satırbaşları hala sorunumuz olarak gündemimizdir ve sorun olmaya devam edeceği anlaşılmaktadır.   
Komite 2010 Anayasa Reformunu, 2002 yılında ölüm cezasının kaldırılmasını ve 2004 yılında ölüm cezasının her koşulda kaldırılmasını, çalışma alanındaki kadın erkek eşitsizliğinin ortadan kaldırılmasına yönelik yeni iyileştirmeleri öngören yeni İş Kanunu çalışmalarını memnuniyetle karşılamıştır.  
Komite; 2004, 2006, 2009 ve 2011 yıllarında Çocuk Hakları Sözleşmesine Ek İhtiyari Protokolü ile Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye Ek İhtiyari Protokol I ve II’nin, Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme ve aynı yıl imzalanan Ek Protokolünün ve Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane,  Gayriinsani veya Küçültücü Muamele ya da Cezalandırmaya Karşı Sözleşme’ye Ek İhtiyari Protokol’ünün Türkiye tarafından onaylanmış olmasını olumlu görmüştür.  
Buna karşın Türkiye’den; tüm bireylerin Sözleşme’de yazılı olan haklardan tam anlamıyla yararlanmalarının sağlaması, bu Sözleşmenin iç hukukta uygulanabilir hale gelmesi ve yargıda, mahkemelerde kullanılması için gereken tüm yasal ve idari düzenlemelerin yapılması beklenmektedir.  
Komite, Haziran 2012 tarihinde Meclis tarafından kabul edilen insan hakları ulusal kurumunun kurulmasına ilişkin kanunu eleştirmektedir. Kurumun üyelerinin Başbakanlık tarafından atanmasını Paris İlkeleri’ne (48/134 sayılı Genel Kurul Kararı) aykırı görmektedir.
Haziran 2012 kabul tarihli 6332 sayılı Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanununun Paris İlkeleri ile tam manasıyla uyumlu olması gerektiği için İnsan Hakları Kurumu’nun bağımsızlığının yürütme erki tarafından tehlikeye atılabileceğine dikkat çekilerek, Kurumun organik ve mali bağımsızlığını güvence altına alacak şekilde 6332 sayılı Kanunda değişiklik yapılması önerilmektedir.
Peki ya ifade özgürlüğünüz ne âlemde?.
Komite, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’ndaki bazı hükümlerin Sözleşme ile bağdaşmadığı görüşündedir TMK’da yer alan “terör eylemi” tanımı muğlâktır. Bu Kanun adil yargılanma hakkı üzerinde geniş kapsamlı kısıtlamalar yaratmıştır. Çok sayıda insan hakları savunucusunun ve gazetecinin fikir ve düşüncelerini özellikle de Kürt sorununa dair şiddet içermeyen tartışmalar bağlamında özgürce ifade etmelerinden dolayı TMK kapsamında yargılanması Sözleşmeye aykırıdır. Bu nedenle Türkiye’nin terörle mücadele mevzuatı ve uygulamalarının Sözleşmeyle tam anlamıyla uyumlu olmasını sağlamakla görevlidir.
Komite’ye göre Türkiye yani “Taraf Devlet, 1991 tarihli Terörle Mücadele Yasası’ndaki terörist eylem tanımındaki muğlâklığı ele alarak, bu tanımın yalnızca tartışma götürmeyecek terör suçlarına uygulanmasını sağlamalıdır.”  
Komite, “insan hakları savunucuları ile medya mensuplarının görevlerini icra etmelerinden ötürü, özellikle de Ceza Yasası’nın hakareti suç kılan 125. maddesi ile (kamu düzeninin korunmasına ilişkin) 214, 215, 216 ve 220. maddelerinin veya Madde 226 (müstehcen materyallerin yayımlanması yahut gösterilmesi), Madde 285 (soruşturmanın gizliliği), Madde 228 (yargı), Madde 314 (silahlı örgüt üyeliği) ve Madde 318’in (ordunun eleştirilmesinin yasaklanması) aşırı bir biçimde uygulanması ve dolayısıyla meşru bir kamu yararı içeren meselelere dair eleştirel pozisyonların ifade edilmesini ve eleştirel medyayı yıldırıcı ve Taraf Devlette ifade özgürlüğünü olumsuz anlamda etkileyen bir biçimde halen mahkûm ediliyor olmalarını kaygı ile karşılamaktadır.”
Sayın Fazıl Say hakkındaki “mahkumiyet kararı” ile düzeltilmesi istenilen Komite Raporunda yazılı TCK 216 ıncı maddenin tarihi geçmişi eski TCK’nin 312 inci maddesidir.
Başa döndük ve eski TCK 312 ile yeni TCK 216 madde uygulamasını yeniden tartışıyoruz. İfade özgürlüğünde bir arpa boyu yol almıştık ve ileri demokrasi için bu yeterliydi zaten.
Komite Taraf Devletten, yani Türkiye’den 31 Ekim 2016 tarihine kadar yeni Rapor bekliyor. Bu dönemsel beş yıllık döneme ait Raporda [Komite’nin] yapmış olduğu tüm tavsiyelere ve Sözleşme’nin tamamına ilişkin sarih ve güncel bilgiler sunmak zorundayız.   
Birleşmiş Milletler nezdinde ve üye 193 ülke karşısına bu Raporla çıkacak olan Türkiye; üç yıl sonrası için yazacağı “periyodik raporda”, acaba Türk Ceza Kanunun 216 maddesinde aykırılıktan dolayı Fazıl Say hakkında verilmiş olan mahkûmiyet kararı için ne yazacak, yazılacak olan “neyi” ise, kimler yazacak acaba?  

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Salı, Ekim 16, 2012

OTO SANSÜRÜN AYAK SESLERİ


Av. Fikret İLKİZ

Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyine sunulan Genişleme Stratejisi ve Başlıca Zorluklar 2012-2013” başlıklı Bildirim’de (10.10.2012COM(2012) 600), Karadağ, eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti, Sırbistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Türkiye ve İzlanda’ya ilişkin sonuçlar yer alıyor.

Birliğin genişleme politikası en son 2012 yılı Raporunda da yazılı olduğu üzere kırk yıldan fazla bir süredir devam eden bir politika.  Bu politikanın özü, Avrupa kıtasındaki “insanların birleşik bir Avrupa oluşturma çabasına katılma yönünde meşru isteklerine” yanıttır.  “Ulusları ve kültürleri bir araya getirerek, AB’yi farklılık ve dinamizm katarak” zenginleştirmektir. Başlangıçta 6 ülkeyle başlamıştır. Üye sayısı en son 27’ye ulaşmış ve 01.07.2013 tarihinde Hırvatistan’ın katılımı ile bu sayı 28 olacaktır. AB üye devletlerinin dörtte üçünden fazlası eski “genişleme” ülkeleridir.

Avrupa Birliği çok önemli sorunlar içinde olmasına rağmen, umutlar yitirilmiş değil…    
Acaba biz AB içinde var mıyız yok muyuz? Olacak mıyız yoksa olmayacak mıyız? Türkiye’nin AB’nin genişleme politikası karşısındaki konumu nedir?

AB, 2012 – 2013 yılı aralığında Türkiye’nin durumunu “pozitif gündem” olarak belirlemiş.
Yani, “Türkiye 2011 Genişleme Stratejisi Belgesi ve Aralık 2011 tarihli Konsey Sonuçları esas alınarak, Müzakere Çerçeve Belgesi ve ilgili Konsey sonuçları doğrultusunda, katılım müzakerelerinin desteklenmesi amacıyla Mayıs 2012’de Türkiye-AB ilişkilerine yönelik pozitif gündem başlatılmıştır. Pozitif Gündem, siyasi reformlar, dış politika alanında diyalog, AB müktesebatına uyum, vizeler, hareketlilik ve göç, ticaret, enerji, terörizmle mücadele ve Türkiye’nin AB programlarına katılımını da içeren geniş bir yelpazedeki ortak ilgi alanlarını kapsamaktadır.”

Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen, AB’ye katılım sürecinin merkezine yerleştirilen ve gelecekteki müzakerelerin zemini oluşturacak olan “hukukun üstünlüğü” ilkesidir.

O halde pozitif gündem uygulanacak olan Türkiye’yi önümüzdeki müzakere sürecinde bekleyen tek yol haritası, hukukun üstünlüğüdür.

Ama Türkiye, AB ile ilişkilerinde başlangıç noktasından da geriye düştü.

Daha Raporun başındaki tespitlere göre, “hukukun üstünlüğü” ilkesi nedeniyle karşımıza çıkacak sorunları günlük politikalara ve söylemlere terk etmeden serinkanlılıkla değerlendirip Türkiye için ve kendimiz için çözümler üretmeliyiz.  

Çünkü Rapora göre; yeni anayasa çalışmaları, oldukça demokratik ve katılımcı bir süreçle başlatılmıştır. Peki ya sonrası? Başlangıçta Türkiye’nin ulusal raporlarına yansıyan siyasi kriterlerin “tam olarak karşılanması” konusunda önemli ilerlemeler sağlanmış olmasına rağmen, “duyulan endişelerin” arttığına dikkat çekilmektedir.

Çünkü Rapora göre; yeni anayasa çalışmaları, oldukça demokratik ve katılımcı bir süreçle başlatılmıştır. Peki ya sonrası? Başlangıçta Türkiye’nin ulusal raporlarına yansıyan siyasi kriterlerin “tam olarak karşılanması” konusunda önemli ilerlemeler sağlanmış olmasına rağmen, “duyulan endişelerin” arttığına dikkat çekilmektedir.

Daha dün ve geçmiş iktidarlar döneminden beri süregelen en temel sorunumuz ve hükümetlerin birbirine devrettiği mirasımız olan “temel haklara saygı gösterilmesi” hakkında “durum ciddi endişe kaynağı olmaya devam etmektedir.”

Raporun altını çizerek yaptığı tespite göre; “Bu durum, özellikle özgürlük ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı, ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün sıklıkla ihlal edilmesine neden olan terörizm ve örgütlü suçlara ilişkin hukuki çerçevenin geniş çaplı bir biçimde uygulanmasından kaynaklanmaktadır. Ermeni meselesi veya ordunun rolü gibi hassas addedilen birçok konuda tartışmalar sürerken, uygulamada basın özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar ve yazarlara ve gazetecilere karşı açılan birçok dava, önem arz etmeye devam etmektedir. Sonuç olarak, oto-sansür yaygın hale gelmiştir.”

Aynı tespit “ifade özgürlüğü” başlığı altında şöyle ifade ediliyor: “İfade özgürlüğüne ilişkin olarak, Üçüncü Yargı Reformu Paketinin kabul edilmesini takiben bazı gazeteciler uzun süren tutuklu yargılanmanın ardından serbest bırakılmıştır, cezai soruşturmalar konusunda basına yönelik kısıtlamalar azaltılmıştır ve yazılı eserlere yayımlamadan önce el konulması yasaklanmıştır. Ancak, ifade özgürlüğü ihlallerindeki artış ciddi endişe kaynağı olmuş ve basın özgürlüğü uygulamada daha fazla kısıtlanmaya devam etmiştir. Özellikle örgütlü suçlar ve terörizme yönelik hukuki çerçeve ve mahkemeler tarafından yorumu istismar edilmeye açıktır. Bütün bunlar, çıkarları düşünce ve bilginin serbestçe yayılmasının ötesine geçen işlerle uğraşan sanayi gruplarının medyada yoğunlaşmasıyla bir araya geldiğinde, oto-sansür yaygın bir olgu haline gelmektedir. İnternet sitelerinin sıklıkla yasaklanması ciddi bir endişe kaynağı olmaktadır ve internet kanununun revize edilmesi gerekmektedir.”  

Rapora katılırsınız veya karşı çakarsınız. Hatta Türkiye’nin çıkarları bakımından AB ile olan ilişkilerini kendi ulusal politikanıza uygun görmeyebilirsiniz…

Kıbrıs sorunu dâhil hayatın her alanı kapsayan Raporun tespitlerini; “ama”, “ancak”, “lakin”, “fakat”, “her ne kadar” gibi kelimelerin başında bulunduğu cümlelerle eleştirebilirsiniz de.

Ama bu Raporda yer alan bir tespit doğru değil midir?  

Bilerek ve isteyerek uygulamalarla yaratılan bugünkü ortamda, Türkiye’de herkesin ifade özgürlüğü hakkı önüne konulan sınırlandırmalarla, cezalandırma tehdidi ve ceza davalarıyla gerçekleştirilen oto-sansürdür.

Oto-sansür yaşadığımız bir gerçektir. Böylece ifade özgürlüğü hakkının açıkça ihlal edilmesinin daha tercih edilebilir bir politika olarak uygulanmasına razı bile olabilirsiniz. Hiç olmazsa, her şey açıktır ve ifade özgürlüğü hakkı verilmeyecektir veya izin verilen çerçevede kullanılacaktır, siz de bunu bilirsiniz zaten! İstenilen de tam tamına budur ve yaratılan da böyle bir ortamdır ve aslında bu gerçek ileri demokrasinin, demokrasisidir.

Oto-sansür mekanizmaları acaba hayatın her alanında uygulanabilir mi?
Eğer "evet" diyorsanız, benim duyduğum faşizmin ayak sesleridir.


Etiketler: , , , , ,

Pazar, Ocak 15, 2012

YARGININ HIZI ve HAMMARBERG RAPORU


16 Ocak 2012
                                   
                                                                                                                                  Fikret İLKİZ
Yargıyı “hızlandırma” amacıyla bir yasa “tasarı”nın varlığını Adalet Bakanının basında yer alan açıklamalarından öğrendik. Ancak “tasarının” içeriğini ve yargıyı nasıl “hızlandıracağını” bilmiyoruz. Belki açıklandığında veya tasarı TBMM’de kanunlaştığında öğreneceğiz. Öyle ya, çoğunluk iktidarı…
Kamuoyu ile paylaşılmadan kanunlaşan kanun tasarılarının kanunlaşma süreçlerini gün ışığında yönetim ilkelerine, çoğulculuk ve demokrasiye aykırı görüyorum. Sadece Mecliste yapılan tartışmalarla kabul edilerek yürürlüğe konulan bazı temel kanunların demokratik hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmadığı inancındayım.
Özgürlüklerimizi koruyan insan haklarıdır, biçimsel anlamda kabul edilerek uygulamaya konulmuş yasalar değildir.
Hukuk devletinde, devletin gücü, insan temel hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Bu nedenle içeriği adil olmayan, insan haklarına aykırı yasaların çıkarılması önlenmelidir. Asıl olan amaç, adaletli bir demokratik toplum düzeninin yaratılmasıdır.
Öteki türlü bir yaklaşımla, eğer “biz yaptık oldu” diyorsanız, kabul ettiğiniz yasalarla oluşturduğunuz “yasa devleti” olmanın ötesine geçemezsiniz. Bu adalet değildir, hukuk devleti hiç değildir.
Yargının “hızlandırılması” mıdır, yoksa adil yargılanma hakkı gereği herkesin makul sürede yargılanması ve makul sürede davasının görülmesini isteme hakkının düzenlendiği ve insan haklarının korunduğu bir adalet sisteminin inşası mıdır amacınız?
Çok dikkat çekici bir zamanlama içinde olduğumuzu düşünüyorum. Anımsar mısınız bilmiyorum, tam bu sırada geçtiğimiz günlerde yargı sistemimiz hakkında gerçekçi tespitlerinin yapıldığı çok önemli bir rapor yayınlandı. Konusu, Türkiye’nin yargı sistemi.
Yargının “hızlandırılması” hakkındaki yasa tasarısının kamuoyuna açıklanan bir raporla ilintisi var mıdır acaba?
Avrupa İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, 10-14 Ekim 2011 tarihleri arasında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sonucunda “ülkedeki adalet yönetiminin durumunu ve insan haklarının koruma düzeyini” 10 Ocak 2012 tarihli Raporunda değerlendirdi.  
“Türkiye’de Adalet Yönetimi ve İnsan Haklarının Korunması” raporunun her satırının okunmasında yarar var. Adaleti yönetenlerin nasıl yönettiğini, Türkiye’de insan haklarının korunma düzeyini gözler önüne seriyor.
Raporda yer alan ve aşağıda tırnak içinde okunmasını istediğim bazı cümleler var.
“Ayrıca adli kolluk sistemi, savcıların bu görevleri yerine getirmelerine tam anlamıyla destek olmak üzere geliştirilmelidir. İddianamelerin kalitesine de dikkat edilmelidir.
Komiser, özellikle AİHM içtihadı göz önüne alındığında, tutukluluğa çok sık başvurulmasına ve uzun tutukluluğa ilişkin kaygılarını tekrarlamaktadır.”
“Komiser, yargılamanın aşırı uzun sürmesinin, Türk adaletinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin mükerrer kararlar almasına yol açan kronik bir işlevsel bozukluk olduğunu gözlemlemektedir.”
(Avrupa Konseyi) “Bakanlar Komitesi’nin çeşitli vesilelerle belirttiği gibi, adaletteki aşırı gecikmeler, özellikle hukukun üstünlüğü ilkesine saygı duyulması ve adalete erişim bakımından büyük tehlike oluşturmaktadır. Aşırı uzun mahkeme işlemleri genel olarak adalet sisteminin saygınlığını ve toplumun adalet sistemine olan güvenini zedelemektedir.”
“Dava sürerken gerçeklesen usule ilişkin ertelemelerin, Türkiye’deki uzun yargılamaların bir başka önemli nedeni olduğu görülmektedir. Türkiye’de sıradan bir davada, mahkemenin türünden bağımsız olarak, mükerrer ertelemeler ve dava dosyasının bilirkişilere gönderildiği uzun sürelerin olduğu görülmektedir.
Birçok davada, duruşmalar aylarca sonrasına ertelenmektedir. Bu durum, özellikle ceza davalarında sorun yaratabilmektedir, çünkü bu, şüpheli veya sanığın sorguya çekilmeden önce uzun süre tutuklu kalmasına neden olabilmektedir. Komiser’e, bu tür gecikmeler ve verilen aralar nedeniyle birçok kişinin, mahkûmiyet kararının ardından, o zamana kadar tutuklu olarak geçirdikleri süre hesaba katılarak hemen salıverildiği bildirilmiştir. Davaların sık sık kesintiye uğradığı bir ortamda, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde (…) sıklıkla yapıldığı gibi, organize suç ya da terör davalarında birçok sanığın davasının birleştirilmesi uygulaması özellikle kaygı vericidir, çünkü bu uygulama bazı davalarda işlemlerin daha da uzamasına yol açmaktadır.”
“Komiserin daha önce İfade Özgürlüğü Raporu’nda da gözlemlediği gibi, savcıların mesnetsiz davalar da dâhil yargılamanın başlatılması konusunda kendilerini pek kısıtlamadıkları görülmektedir ki bu da bu sorunu şiddetlendirmektedir. Savcıların aynı zamanda davaları eleme, yani hangi davaların kamu adına kovuşturulmak üzere yargı sistemine takınacağını belirlemek gibi bir rollerinin ("kapı tutma işlevi" de denilen rol) olduğunu algılama konusunda, yeni (Türk Ceza Muhakemesi) TCMK’nın kendilerine bu imkânı açıkça sağlamasına (170-175. maddeler) rağmen, bir zorlukları olduğu görülmektedir. Bunun yerine savcıların, özellikle de devlet güvenliği meselelerinin söz konusu olduğuna inanıldığı zaman, davayı mahkemeye taşımayı ve delillerin değerlendirilmesi işini mahkemeye devretmeyi tercih ettikleri bildirilmektedir.”
İstisnaları dışında, gazeteciler bu Raporu haberleştirmedi, Rapor üzerine yazı yazmadı. Eğer gazeteciler bu Rapora hak ettiği ölçüde sütün/cm ayırmak suretiyle haber yapmış olsalardı, bu çok önemli tespitlerden kamuoyu haberdar olurdu.
Türkiye’de adaleti nasıl yönettiklerini bilenler dışında, nasıl yönetilemediğini de toplum öğrenirdi.
Ancak nasıl olsa bu Rapor çok önceden onlara verildiği için, hem Türkiye’de adalete bakanlar ve hem de Avrupa Konseyi’nin adalet işlerine bakanlar zaten ve umarım çok şey öğrendiler.
Bu Raporla adaleti yönetenlerin “yönetim becerileri” ile insan haklarının korunmasındaki “koruma düzeylerini” hep beraber bir kere daha öğrenmiş olduk.
Keşke gazeteciler bu Raporu kamuoyunun bilgisine çok daha geniş biçimde sunmuş olsalardı…
Acaba, içeriği bilinmeyen ama yargının hızlandırılması hakkında hazırlandığı öne sürülen yasa tasarısı “paketi”, aslında Thomas Hammarberg’in bu Raporuna karşılık olarak hazırlanmış ve “işte biz sorunu çözüyoruz ve yargıyı hızlandırıyoruz” yanıtı mıdır? 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Pazartesi, Ocak 09, 2012

ASIL SORUN 250 VE 251


                                                
                                                                                                                                 Fikret İLKİZ

Türk ceza hukuku “panik mevzuatına” geri dönmüştür. Ceza Muhakemesi Kanununun 250, 251 ve devamı maddeleri artık yargıya tam anlamıyla hâkimdir.

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında tutuklama kararı verildi.  Tüm siyasetçiler, politikacılar, Hükümetin üyeleri, Bakan’lar, Hükümetin ileri gelenleri konuşuyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı konuşuyor.

Herkes, hukuk üzerine demeçler veriyor. Hukuktan anlayan ne kadar çokmuş… Masumluk karineleri, suçsuzluklar, üzüntüler, alkışlar, hesaplar, kitaplar ve hukuk havalarda uçuşuyor…

Avukatlar tutuklandığında, gazeteciler tutuklandığında profesörler tutuklandığında bu kadar çok konuşulmadı, tepki gösterilmedi ama “tersinden” konuşanlar pek çoktu… Çünkü onlara göre, onlar “terörist” sayılıyordu. Özel yetkili savcıların bir bildiği vardır, özel görevli mahkemelerde yargılanacaklar, o halde bir şeyler, deliller vardır zaten, anlayışı hakimdi.

Şimdi “silahlı terör örgütü kurmak ve üye olmak” suçlarının konuşulmasına sıra geldi…

Herkes taraf olduğu için, herkes “tutukluluk” üzerinden bir şeylere taraf olarak bir şeyler söylediği için, sonuç olarak Türkiye’nin ceza hukuku sistemi, bertaraf oldu.

Artık Türkiye’de yargı; “tutukluluk hali”, “tutuklama”, “tutuklanırsın”, “tutuklandı”, “tutuklanacak” gibi kelimelerden kurulu bir yapıya dönüştürülmüştür.  

Kısacası, “tutukluluk hali”, tutukludur. Tedbir falan değildir, cezadır ve cezanın infazıdır. 

Artık, yargıda önce kanuna uygun “sorun” yaratılıyor. Sonra yaratılan sorunun çözümü için “demokrasi gereği” davrandıkları edasıyla çözüm üretiyormuş gibi yapılıyor. Daha sonra da buldukları çarenin yarattığı yeni sorunlar üzerinden “siyasetler” sürdürülüyor…

İnsanların “tutuklulukları” üzerine kurulu bir yargı sisteminde; cezaevindeki tutukluların “özgürlükleri” üzerine politika yapılan ülkede yaşamak demek, siz de tutuklusunuz demektir.

Bu durum biraz da sizin ve benim kabahatim! Dün aldırmadığınız tutukluluk hali süren “tutukluların haline”, dün sesinizi çıkarmadığınız avukatların tutuklanmasına, dün tepki göstermediğiniz gazetecilerin cezaevlerine atılmasına, dün profesörlerin tutuklanmasına, dün gençlerin aylarca tutuklu kalmasına, seyirci kalan kim? Sen ve ben, siz ve bizler… 

Daha da vahimi, size ve bize dokunmadığı için aldırmadığınız bir hukuk sistemini, bu gün sorgulamadığınız takdirde; bir gün sizin için ses çıkaracak kimsenin kalmamasına sebep olmayacak mıyız?      

Artık “korkular” üreten, herkese gözdağı veren ve vicdanı olmayan bir hukuk sistemi üzerinden yaratılan sorunlar yargı sistemini bozmuştur ve toplumda panik yaratmaktadır.    

Yargıda demokratikleşmenin sağlanacağı ve hazırlandığı söylenen “paket” tasarılarla tüm sıkıntıların çözüleceği vaat ediliyor ve bekleniyor! Açıklanmayan, ama Bakanlar kurulunda görüşülerek Meclise sevk edileceği beklenen ve adına “paket” denilen, ama gizli tutulan  “tasarılarla” yargıda “demokratikleşme” ve/veya tutuklulukta geçen “uzun süre”ye çözüm bulunacağı rivayet ediliyor…

Şapkadan tavşan çıkacak… Çok beklersiniz!

Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler; Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 29.10.1985 tarih ve 40/32 ve 13.12.1985 tarih ve 40/146 sayılı Kararla onaylanmıştır. (Gemalmaz, M.Semih. İnsan Hakları Belgeleri. Cilt IV. Sayfa 403-413.Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi İstanbul 2000)

“Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler” neden kabul edilmiştir?

Çünkü Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’ne göre; özellikle kanun önünde eşitlik, masumluk karinesi ilkelerini ve kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkını içermektedir. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar ile Medeni ve Siyasi Haklar Uluslar arası Sözleşmeleri bu hakların kullanılmasını güvence altına alır. Sadece Türkiye’de değil dünya üzerinde bu ilkelerin hayata geçmemesi yüzünden yargı ile bağımsızlık, yargı ile tarafsızlık, yargı ile temel haklar ve özgürlükler arasında ne yazık ki uçurumlar vardır. Bu uçurumların önlenmesi için kabul edilmiştir.

Her ülkede adalet teşkilatının ve adaletin işleyişinin bu ilkelerden esinlenmesi ve bu ilkelere tam olarak gerçeklik kazandırmak üzere gayret gösterilmesi gerekir. Yargısal görevi ifayla ilgili kurulların, yargıçların, bu ilkelere uygun tasarrufta bulunmak amaçları olmalıdır.

Yargıçlar, vatandaşların yaşamı, özgürlükleri, hakları, ödevleri ve malvarlığı üzerinde nihai kararı vermekle görevli olduklarına göre; Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler, tüm Hükümetler, tüm yargı organları ve özellikle adalet adına, hukuk adına hepimiz tarafından, kendi iç hukukumuzda göz önünde bulundurulmalı ve bu ilkelere saygı gösterilmelidir.

Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler’den (5) numaralı ilkeye göre;  “Herkes, önceden konmuş hukuki usullere göre yargılama yapan olağan mahkemelerde veya yargı yerlerinde yargılanma hakkına sahiptir.”  

Türkiye’de CMK 250 inci maddesi ile görevli Mahkemeler yargıya egemendir ve olağan dönemde, olağanüstü görevlidir. Cumhuriyet Başsavcılığının CMK.'nun 250. Maddesi ile Yetkili Bölümü vardır ve daha başından itibaren soruşturmalara egemendir. Yazanlar öyle yazdı, kanunu yapanlar böyle kabul etti.

Bu Mahkemeleri ve Savcılıkları kurma görevi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nundur. Referandum yapıldı “evet” dediniz…

Özgürlükler, tutukludur. Yargının yargıları, Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler’e aykırıdır.  

Aslında bilinerek ve istenerek CMK’nun 250-251 inci maddeleriyle yargı; olağan dönemde “olağanüstü” bir yargı sisteminin egemenliğine terk edilmiştir ve “panik mevzuatına” geri dönülmüştür.  

Sorun buradan başlamaktadır. 

Etiketler: , , , , ,