Pazar, Aralık 16, 2012

HABER KAYNAĞININ GİZLİLİĞİ VE SANOMA KARARI (I)


Av. Fikret İLKİZ

Gazetecilerin haber kaynaklarının gizliliği konusunda AİHM Büyük Dairenin 14.9.2010 tarihli “Sanoma-Hollanda” kararı çok önemlidir.  Başvurucu şirket Sanoma Uitgevers B.V. Hollanda Krallığı’na karşı yaptığı başvuruda (no. 38224/03) özellikle gazetecilerin haber kaynaklarının ortaya çıkmasına neden olacak bir bilgiyi teslim etmeye zorlanmış olmalarının bir sonucu olarak Sözleşme’nin 10. maddesindeki haklarının ihlal edilmiş olduğunu iddia etmiştir. AİHM Üçüncü Daire 2006 yılında üçe karşı dört oyla Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal edilmiş olduğuna karar vermiştir. Konu büyük Daire önüne gelmiştir. 14 Eylül 2010 tarihinde Büyük Daire Sanoma Uıtgevers B.V. – Hollanda (Başvuru no. 38224/03) hakkındaki kararına göre ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir.

Karara göre, gazetecilerin “haber kaynaklarını açıklamama hakkını” usul bakımından sağlayan ve tarafsız bir organ tarafından “denetim” yoluyla güvence altına alan yasal düzenleme yoksa eğer; Sözleşmenin 10. maddesindeki ifade özgürlüğü ihlal edilmiş demektir.   

Türkiye’de gazetecilerin haber kaynaklarının korunması hakkında Basın Kanunun 12. maddesinde düzenleme vardır. Süreli yayın sahibi, sorumlu müdür ve eser sahibi, bilgi ve belge dâhil her türlü haber kaynaklarını açıklamaya ve bu konuda tanıklık yapmaya zorlanamaz. Yasada yazılı olan ilke budur. Bu düzenleme nasıl hayata geçecektir?

Basın Kanunu 12. maddesi usul hükümleri bakımından gerekli “korumayı” sağlamaya yeterli midir?  Türkiye’de gazetecilerin haber kaynaklarına, bilgilerine, belgelerine el koyma hali karşısında yeterli yasal koruma ya da güvence veya yasal düzenleme var mıdır?

Bir başka soralım; ceza soruşturmaları başlamadan önce veya başladığında veya yargılama sırasında; gazetecilerin haber, belge ve bilgileri ile haber kaynaklarının gizliliğinin korunmasını güvence altına alan yargısal denetim yolu veya yasal düzenleme var mıdır?

Hayır yoktur. Eğer yasal düzenleme yoksa basın özgürlüğü ihlal edilmiştir. Türkiye’deki durum budur.

AİHM’si Büyük Daire kararına dönelim. Bu önemli kararın çıkmasına neden olan olaylara bakalım. Bu karar gazetecilerin haber kaynakları konusunda verilen en önemli kararlardan birisidir.  Davanın önceki aşamaları nedir?

Başvurucu şirket, otomobille ilgilenen okuyucular için Autoweek adlı haftalık bir dergi yayınlamaktadır. Hoorn kasabası civarındaki sanayi bölgesinde, 12 Ocak 2002 tarihinde yasadışı bir sokak yarışı yapılmıştır. Autoweek’in muhabirleri yarışı organize edenlerin davet etmesi üzerine bu yarışta hazır bulunmuşlar, organizatörlerinin dergi ile yapmış olduğu anlaşmaya göre, sokak yarışının, katılan otomobillerin ve şahısların fotoğraflarının çekilmesine, katılımcıların kimliklerinin açığa çıkarılmaması koşul ve güvencesiyle izin verilmiştir. Sokak yarışı, orada bulunan ve daha sonra gelen polislerin müdahalesiyle sona ermiştir. Hiç kimse gözaltına alınmamıştır. Bu yarış nedeniyle soruşturma yoktur.

Autoweek Dergisi 6 Şubat 2002 tarihli 7/2002 nolu sayısında yasadışı otomobil yarışları hakkında bir makale yayınlamayı istemiştir. Bu makale yayını ile birlikte 12 Şubat 2002 tarihinde yapılan sokak yarışından çekilen fotoğraflarda yer alacaktır. Ancak fotoğraflar, yarışa katılan araçları ve katılımcıların kimliklerini açığa çıkarılmayacak şekilde yayımlanmıştır. Özgün
fotoğraflar başvurucu şirket tarafından bir CD–ROM’a depolanmış ve başvurucu şirketin farklı dergilerinin yayınlandığı yazı işleri bürosunda (Autoweek değil) saklanmıştır.


Polis ve soruşturma makamları, daha sonra sokak yarışına katılan araçlardan birinin 1 Şubat 2001 tarihli bir soygunda ram raid yoluyla (yani çalıntı bir aracın herhangi bir mağazanın vitrinine içindeki malların çalınması amacıyla çarptırılması şeklinde tanımlanan bir hırsızlık türü) kullanıldığından şüphelenmiştir.  1 Şubat 2002’de telefonla Autoweek’in yazı işleri bürosunu bir polis memuru telefonla arar. 12 Ocak 2002 tarihli sokak yarışına ilişkin bütün fotoğrafların polise teslimini ister. Polisin telefonda görüştüğü başyazar (chef reportage), yarışa katılanların kimliklerinin gizli kalması şartıyla fotoğraf çekilmesine izin verildiği gerekçesiyle, bu talebinin karşılanamayacağını polise bildirir. Başyazar ayrıca, basının makul olarak bu tür eylemlere karşı korunduğunu düşündüğünü söylemiştir ve yazılı olarak yazı işleri müdürlüğüyle iletişime geçmesini salık vermiştir.

İki polis dedektifi Autoweek yazı işleri bürosuna gelmişler, fotoğrafları isteyip teslimini sağlayamayınca, Autoweek’in genel yayın yönetmenine Ceza Muhakemesi Kanunun 96a maddesine göre verilmiş bir kararı tebliğ etmişlerdir. Bu karar Amsterdam Savcısı tarafından verilmiştir. Bu kararda, ismi belirlenememiş kişilere karşı Ceza Kanunun 310-312. maddelerinde düzenlenen suçlarla ilgili açılmış soruşturma bağlamında, 12 Ocak 2002 tarihinde Horn’daki yasadışı otomobil yarışı sırasında çekilmiş fotoğrafların ve ilgili bütün belgelerin teslim edilmesi emredilmiştir. Autoweek’in genel yayın yönetmeni sokak yarışına katılanların kimliklerinin gizli kalması için muhabirler tarafından verilmiş sözlere aykırı olacağını düşünerek, fotoğrafların teslimini reddetmiştir. Bunun üzerine savcılık Bölge Mahkemesi nöbetçi soruşturma yargıcına başvurmuştur. Soruşturma yargıcı, ceza soruşturması yapma gereğinin başvurucu şirketin gazetecilik ayrıcalıklarına göre daha ağır bastığını ve aslında bu meselede yetkili olmadığını kabul etmekle birlikte, böyle bir yetkisi bulunsaydı, bu yönde bir karar vereceğini ve hatta büronun aranması emrini de vereceğini söylemiştir. Karar üzerine şirket, 2 Şubat 2002 günü ihtirazı kayıtlarıyla birlikte, fotoğrafların bulunduğu CD–ROM’u savcıya teslim etmişler ve savcı da CD–ROM’a el koymuştur.

Başvurucu şirket elkoyma kararına itiraz etmiştir. Bölge Mahkemesi el koymanın hukuki olduğuna hükmetmiştir. Bu olayda bir yayıncı/gazetecinin, delil açıklamama ayrıcalığından yararlanamayacağını ve ceza soruşturması yapılmasındaki menfaatlerin, serbestçe haber toplama hakkından daha ağır bastığına; haber kaynaklarını koruma yükümlülüğü bağlamında, söz konusu soruşturmanın yasadışı sokak yarışlarıyla değil, başka ağır suçlarla ilgilenen bir soruşturma olduğu tespitinde bulunmuştur. Bölge Mahkemesi her ne kadar örneğinin alınmasından ve içeriğin elde edilmesinden sonra elkoyma kararını kaldırmış ve CD’lerin iadesine karar vermişse de, bu olayda gazetecilerin haber kaynaklarının korunmasının mümkün olmadığını, çünkü ağır basan yarar bakımından yapılan soruşturmanın genel kamu menfaatlerine daha uygun olduğu görüşündedir.  

Başvurucu şirket Yüksek Mahkemeye temyiz talebinde bulunmuştur. Yüksek Mahkeme Bölge Mahkemesinin el koymanın kaldırılması ve CD–ROM’un iadesine karar verdiği için başvurucu şirketin artık bu karara karşı başvurmakta bir menfaati kalmağı görüşüyle kabuledilemezlik kararı vermiştir.

Dava, AİHM’sine taşınmıştır. (Sürecek)

Etiketler: , , , , , , ,

Pazar, Ekim 09, 2011

KİŞİSEL VERİLER VE GAZETECİLER



               Av. Fikret İLKİZ

Yaklaşık bir yıldır arada bir yazdığımız konu yeniden gündeme gelecek.

Avrupa Konseyi'nin 1981’de imzaya açtığı 108 sayılı Otomatik Olarak İşlenen Kişisel Veriler Bakımından Bireylerin Korunması Hakkında Sözleşme Türkiye tarafından imzalanmıştır, ama onaylanamamıştır. Çünkü bu Sözleşme'nin onay kanununu çıkarabilmek için Türkiye’nin iç hukukunda öncelikle bu Sözleşmeye uygun bir “kanun yapma” şartı var.

Türkiye kişisel verilerin gizliliğini koruyacak bir kanunu henüz kabul etmemiştir. Yıllardır Türkiye hakkındaki İlerleme Raporlarında bu “eksiklik” yazılıdır. En son hazırlanan "Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı"  2008 yılından beri gündemdedir.

Hatta bu tasarı kanunlaşmadan “kişisel verilerin korunması”, en son 5982 sayılı Kanunla (13.05.2010 Resmi Gazete) değiştirilen Anayasa’nın "Özel Hayatın Gizliliği" hakkındaki 20. Maddesine eklenen bir fıkra ile anayasal bir hak haline gelmiştir.

Anayasaya göre, artık herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsamaktadır. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller ise kanunla düzenlenecektir.

Bir türlü çıkamayan kişisel veriler hakkındaki kanun çalışmaları hızlandı.

Eski Tasarıda kişisel verilerin işlenmesinde kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı ile temel hak ve özgürlüklerinin korunması ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin uyacakları esas ve usullerin düzenlenmesini amaçlanmıştı.

Yenisi ne olur bilinmez… Ama eğer eskinin tekrarı yeniden gündeme gelirse 2008 yılında hazırlamış olan kanun tasarısı "gazeteciler" için bazı sakıncalar ve tehlikeler içeriyordu. Hak olarak kişisel verilerin korunması Anayasada yer almasına rağmen, geçmiş yasama döneminde kalan Tasarı gizliliği korumuyor, kişisel verilerin kişinin rızası dışında işlenmesini sağlıyordu.

Eski Tasarıda "Kişisel Verileri Koruma Kurulu" kurulması vardı. Eğer yeniden getirilirse; bu Kurula öğretim kurumlarında en az on yıl öğretim üyeliği yapmış veya özel veya kamu hizmetinde en az on yıl fiilen çalışmış olanlar arasından, altı yıl süreyle görev yapmak üzere 7 kişi seçiliyor. Kurulun yetkilerini bağımsız olarak kullanması söz konusuydu. Hatta hiçbir organ, makam, merci ve kişi Kurulun kararını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremeyecekti. Kurulunun üyelerini ve Kurul Başkanını, Bakanlar Kurulu seçecekti. Bu durumda eski Tasarıya göre Başbakanlığa ve Bakanlar Kuruluna bağımlılığı olan bir Kurul daha kurulması hedeflenmişti.

Eğer yeni Tasarıda aynı düzenleme korunursa, bağımsız olmak bir yana kurulacak Kurul "yürütmeye" bağımlı olacaktır.
Gerçi günümüzde artık yürütmeye bağımlı olmayan bir Kurul kalmamış olsa bile; en az bağımsız ve özerk kurullar kadar önemli olan bir başka sorun daha kapıdadır. Çok daha sakıncalı olan böyle bir yapılanma bakımından "gazetecilik amacıyla veri işlenmesi” adı altında, gazetecilerin ellerindeki verilerin gazetecilik amacıyla işlenip işlenmediğinin denetimi yolu açılacaktır. Bu amaç kim tarafından ve nasıl belirlenecektir?

Önceki Tasarıda olduğu gibi "kişisel verilerin işlenmesi bakımından mesleki davranış kuralları" eğer kurulacak  "Kurul" tarafından belirlenecek olursa; gazetecilerin kendi meslek örgütleri tarafından belirlenmiş meslek kuralları veya etik ilkeleri artık yürütmeye bağımlı bir Kurul tarafından belirlenecek demektir. En sakıncalı düzenlemelerden birisi de budur.  Gazetecilerden ve onların meslek örgütlerinden, kendi meslek ilkelerini bu Kurul kararları ile “uyumlu hale” getirmeleri istenirse, bu nasıl olacaktır?

Eski Tasarıda yayın yoluyla kişilik hakları ihlal edilenlerin Kurula şikâyet etme hakkı tanınmıştı. Şikâyetçi kişi bakımından telafisi güç veya imkânsız bir zararın doğması ihtimali bulunursa, Kurul'un "geçici önlemler almak" – ne demekse- dâhil, karar verme yetkisi vardı. Kurul nasıl bir "geçici önlem kararı” alacaktır ve karar medyada nasıl uygulanacaktır?

Bütün bu düzenlemeler önceki Tasarıda yer aldığına göre, yeniden gündeme gelecektir.

Yıllardır söylediklerimizi tekrarlarsak, kişisel verilerin gizliliğini korumak adına getirilmesi düşünülen denetimle, gazetecilerin ve kamuoyunun haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı bir kere daha sınırlandırılacaktır.

Olabilecekleri ve karşılaşılacak sorunları tekrar tekrar yazarak anlatmaya çalıştığımız, sadece gazetecilerin basın özgürlüğünün sınırlandırılacağı ve medya üzerinde bir denetim sistemi daha yaratılacağı endişesi yanında, asıl önemli olan; herkesin kişisel verilerinin gizliliğinin ortadan kalkacağı tehlikesidir.

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Pazartesi, Ağustos 01, 2011

GAZETECİYE YAYIN YASAĞI

Av. Fikret İLKİZ



Kırşehir 2. Asliye Ceza Mahkemesi bir gazeteci hakkında “hak ve yetkinin kötüye kullanılması nedeniyle suçun işlenmesinden dolayı takdiren hükümde belirtilen gün sayısı olan 375 gün sanığın (büyük harflerle) GAZETECİLİK MESLEĞİNİ YAPMAKTAN YASAKLANMASINA,” karar verdi. (2010/282 Esas, 2011/123 Karar ve 17.05.2011 tarih)

Kararın konusu yayın yoluyla hakaret. Kırşehir 2. Asliye Ceza Mahkemesi kararının dikkatle okunması gerekiyor.

Dava Kırşehir C. B.Savcılığının 19 Nisan 2010 tarihli iddianamesi üzerine açılmış. Konusu Kırşehir Postası gazetesinin 23 Ocak 2010 tarihli nüshasında yayımlanan, “Belediyede neler oluyor” başlıklı yazı. Yazının Başbakan’a açık mektup olduğu, Kırşehir Belediyesinde neler yaşandığından Belediye Başbakanın haberi olup olmadığı sorulmaktadır. Yazıda açıkça bir sorunun daha yer aldığı yazılı… “acaba Belediyede kim kiminle basıldı, bu kadar olmaz, pes doğrusu, hem de belediye binasında, bir Cumartesi günü belediye Başkanı Y.B.’nin (görevi yazılı) …yapanlar din ahlak kurallarını ön planda tutunlar, açıklasın, böylesine bir olay belediye başkanı Y.B’nin... yapanların birlikte belediyede beraber olurken basıldığı iddia ediliyor, kamuoyu cevap bekliyor.”

Gerekçeli kararda yer alan yazının bu bölüme göre, gazeteci Belediye Başkanına çok yakın görevde bulunan iki kişi için “belediyede kim kiminle basıldı” sorusunu sorulmaktadır. Yazıda bu duruma “bizler bile inanamadık duyduklarımıza” diyerek din ahlak kurallarını ön planda tutanların, olup bitenleri açıklamak zorunda olduklarını, böylesine bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediği sorularak, bu “duyduklarına” ve bu “iddialara” karşı, “kamuoyu cevap bekliyor” denildiği anlaşılmaktadır.

Gazetecinin mahkeme önündeki savunmasına göre  “imzasız gelen bir mektup ve çevreden duydukları” üzerine yazısını yazmıştır. 

Mahkemede tanık dinlenmiş. Tanık, gazeteci ile telefonla konuştuğunu davada şikâyetçi ve katılanlar hakkında herhangi bir şey söylemediğini söylemiş.

Kararın gerekçesinde yazılı olduğuna göre; gazeteci mahkemeye “isimsiz ve imzasız habere konu evrakla ilgili belgenin aslını ve yayınladığı yazıdan sonra yazdığı yazıları ibraz etmek için süre talep etmiş, ancak yazıları ibraz etmediği gibi son duruşmaya gelmemiştir”

Demek ki bu yazının konusu, belediyede kimin kiminle “basıldığı” hakkındaki duyulanlar, iddialar ve söylentilerdir. Böyle bir iddia olduğu ileri sürülerek Belediye’de çalışanların görevleri de belirtilmek suretiyle “kimin kiminle basıldığı” hakkındaki söylentilere göre “basılanlar” yüzünden Belediyede olup biten hakkında kamuoyu adına cevap istenmektedir.

Böyle bir yazı acaba Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesine ne kadar uygundur? Bu soru yanıtlanmalıdır.

Görüşüme göre, gazeteciler duydukları hakkında, söylentiler hakkında, açıkçası dedikodular üzerine haber yapmamalıdır.

Halkın arasında dolaşan dedikodu ve söylentiler üzerine, kamuoyu önünde gerçeklerin ortaya çıkması için gazeteci her zaman “soru” sorar ve kamuoyu adına yanıt alma hakkına da sahiptir. Çünkü gazeteci kamuoyunun gözü ve kulağıdır. Ancak yorumlarında, sorularında ve eleştirilerinde dedikoduların gerçekmiş gibi yorumlanması ile yönelteceği sorular kişilik haklarını ihlal etmemelidir. Üstün yarar hangisidir? Bu tür olaylarda kişilik hakları feda edilerek kamu yararı mı korunur yoksa basın özgürlüğü yerine kişilik hakları mı korunmalıdır?

Kamuoyunun dedikodular üzerine, dedikodunun ne kadar gerçek olduğunu öğrenme hakkına karşı kişilik haklarının korunması çatıştığında bu sorun ortaya çıkar. Çözümünde ise olayın oluş biçimine göre karar verilir. Yargı kararında, kamuoyunun üstün yararı vardır mıdır ve basın özgürlüğü neden korunmalıdır sorusuna yanıt verilir. Üstün yarar yoksa kişilik haklarının neden korunduğu ve neden basın özgürlüğünün korunmadığı sorusuna açıklık kazandırılır. 

Özel yaşamla ilgili olarak çok daha fazla dikkatli olmalıdır. Asıl olan kamu yararıdır. Kamu yararını ilgilendirmesi koşuluyla kişilerin kamusal görevleri ne olursa olsun özel yaşamları da bu amaçla sorgulanabilir.  Kamu görevlileri hakkındaki dedikodu mudur, gerçek midir araştırması yapılmalıdır. Bu gazetecinin görevidir. En azından gazeteci, söylentileri araştırdığını, bulabildikleri üzerinden gerekirse özenli davrandığını kanıtlayabilmeli ve konuyla ilgili araştırmasını yaptığını makul ölçüde açıklayabilecek durumda olmalıdır. Görünür gerçek, haberdir kuşkusuz. Ama olayların oluş biçimine göre, kişiler hakkında ileri sürülen iddialarda ise somut gerçeğin arandığı durumların göz ardı edilmemesi de gazeteciliğin en önemli ilkelerinden birisidir.

Bu nedenle karara konu olan yazının Gazetecilerin Hak ve Sorumluluk Bildirgesindeki sorumluluklara uygun kaleme alınmadığı fikrindeyim. Etik ilkelerle açıklanmasının zorluğu karşısında, Mahkeme tarafından da basın özgürlüğünü korumak yerine kişilik haklarının korunması daha üstün yarar olarak kabul edilmiştir. 

Nitekim gerekçeli karar hakaret fiilinin oluşup oluşmadığı konusunda doktrine Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarına dayanmıştır. Ardından “Sanık savunmasında, kendisine gelen imzasız bir mektup ve çevrede konuşulanlara dayanarak bu yazıyı yazdığını belirtmiş, ancak gazetecilik mesleğinin yüklediği sorumlulukları yerine getirmemiş, haberin içeriği ve gerçekliğini araştırmadan, gerçekmiş gibi yazıyı yayınlamış, kendisine verilen süreye rağmen imzasız yazıyı mahkemeye ibraz etmediği gibi daha sonra yayınladığı katılanların lehine olduğunu ileri sürdüğü yazılarını da mahkemeye ibraz etmemiştir” gerekçesiyle yasal dayanaklarını da belirterek yazının basın özgürlüğü kapsamında değerlendiremediği gerekçesiyle mahkûmiyet kararı vermiştir.

Bu karar, mutlaka Yargıtay denetiminden geçmelidir. Çünkü herkesin hemen kabul edemeyeceği bir gelişmeden söz etmeliyiz. Birçok insana ters gibi görünecek ama dünya ceza hukuku giderek “hakaret” fiilini suç olmaktan çıkarmaktadır. Artık hakaret suç olarak kabul edilmemektedir. Gazetecileri cezalandırmak yerine, eleştirilerden dolayı insanları ve gazetecileri cezaya mahkûm etmek yerine, suç olmaktan çıkarılması çok daha çağcıl bir ceza hukuku anlayışıdır. Hakaret fiili ile karşılan kişilerin onurlarının ve saygınlığının korunmasında örneğin hukuk mahkemelerinde tazminat davaları açmak gibi başka yargı yollarına başvurmak çok daha uygundur.

Aksi takdirde, gerekçeli kararın ikinci yaklaşımı kabul edilemez bir gerçekliği önümüze çıkarmaktadır.

Gazetecilerin gazetecilik yapmalarının yasaklanması yargı kararı ile gerçekleşebilecektir. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunun cezaları düzenleyen 53 üncü maddesi gazeteci için uygulandığında ortaya çıkan sonuç endişe vericidir ama bir yasal bir gerçekliktir. Mahkeme uygulamıştır. Önce hakaret nedeniyle TCK 125 maddesine göre hapis cezası yerine 10 ay karşılığı adli ve indirim uygulanarak sonuçta 375 gün adli para cezası verilmiştir. Bu para cezası 20 eşit taksitte bir ay ara ile ödenecektir. Taksitlerden biri, zamanında ödenmezse hapse çevrilecektir. Mahkeme gazeteciyi tüm bu cezalardan ayrı olarak ve para cezası ödendikten sonra, ayrıca 375 gün gazetecilik mesleğini yapmaktan yasaklanmasına karar vermiştir.

Bu yasaklama üzerinde durulmalıdır. Çünkü yasaklanan sadece gazeteci değildir. İfade özgürlüğünün bir sonucu olara haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı bulunan kamuoyu da 375 gün süreyle haber ve bilgi almaktan, yorum ve eleştirileri okumaktan yasaklanmış demektir.

İfade özgürlüğü hakkının ihlali sonucunu yaratan bu yasaklama ciddidir ve ceza davasını ilk çare olarak gören ülkemiz gerçeğinde, ne yazık ki kötü örnek her zaman uygulanmasına özenilen örnektir.


Etiketler: , , , ,

Pazar, Ocak 09, 2011

10 OCAK GAZETECİLERİN MÜCADELE GÜNÜ


Av. Fikret İlkiz

3.6.1952 kabul tarihli 5953 sayılı “Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkındaki Kanun” 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra, Milli Birlik Komitesi tarafından 4 Ocak 1961 kabul tarihli 212 sayılı yasa ile değiştirildi. Bu yüzden Basın İş Yasası veya “212 sayılı Yasa” olarak biliniyor. 212 sayılı Yasa kabul edilince, gazete işverenleri gazetecilere çok fazla hak verildiği gerekçesiyle isyan ettiler ve 10 Ocak 1961 günü gazetelerini üç gün süreyle yayınlamama kararı aldılar. Buna karşılık gazetecilerde “Basın” adlı bir gazete çıkarmaya karar verdiler. Bu yüzden 10 Ocak 1961 tarihi, gazetecilerin mücadele günü olarak kabul edilen önemli bir tarihtir.

Neden herkes gazetecileri koruma alışkanlıklarını yitirdi? Niçin gazetecilere karşı yapılanlara karşı örgütlenerek mücadele etmekten vazgeçenler çoğunluk oldu? Gazeteciler neden kendi meslektaşlarının gözünü oyarak ve onların üstüne basarak gazetecilik yapmayı seçti? Gazetecilik mesleğini hiçe sayanlar; hapse atılan ve mahkûm olan gazeteciler ile haksız yere tutuklu tutulan, hükümet ve patron işbirliği ile atılan ve işsiz kalan gazeteci meslektaşları ardından suskunluğu seçenlerdir. 10 Ocak gazetecilerin mücadele günü… Kutlayalım mı, yas mı tutalım?

UNESCO’nun isteği üzerine özel bir Uluslararası Komisyon tarafından hazırlanan ve 1980’de Kasım ayında kabul edilen “Macbride Raporu” olarak bilinen “Bir Çok Ses Tek bir Dünya” / “İletişim ve Toplum-Bugün ve Yarın” başlıklı Rapor, otuz yılı aşan geçmişiyle güncelliğini koruyor. İşte Raporun Beşinci Bölümünde, “Gazetecilerin Hak ve Sorumlulukları” başlığı altındaki “Habere Ulaşma” hakkı ve basın özgürlüğü hakkındaki aşağıdaki bölüm günümüzde güncelliğini koruyor… 

“Gazeteciler haberi engellenmeden araştırma, güvenli ve etkili bir biçimde iletme hakkını talep ederler. Bazı gazeteciler çalıştırıldıkları görev, editörlük, sütun yazarlığı ya da yorumculuk olduğu zaman görüşlerini özgürce anlatabilme hakkını da talep ederler. Bu, bir yandan haberleşme ve anlatım özgürlüğü, öte yandan da kamunun - okuyucu ve dinleyicilerin - her yurttaşa ait ama pratikte gazetecilerin özgürlüğüne bağlanmış her farklı görüşü dinleme ve haberdar olma hakkına ilişkin bir sorundur. Kuşkusuz, haberi arama ve bildirme ve görüşleri anlatabilme hakkı herkes tarafından kullanılabilmelidir. Fakat gazeteciler görevlerini etkili biçimde yapabilmek için ve bu nedenle temel bir koşul olarak bu haklardan yararlanmalıdırlar; yetkililer tarafından gelen sınırlamalara karşı özellikle duyarlıdırlar. Bu yüzden kendileri istesinler ya da istemesinler çoğu kez özgürlüğü savunan kimseler arasında en ön safta bulunurlar.

En geniş anlamında basın özgürlüğü, bir insan hakkı olarak kabul edilen, her yurttaşın anlatım özgürlüğünün ortak biçimde genişletilmesi anlamına gelir. Demokratik toplumlar halk egemenliği kavramına dayanmaktadır. Halkın genel iradesi ise bilgili bir kamuoyu tarafından belirlenmektedir. Kamunun bu bilme hakkı, meslekteki gazetecilerin, yazar ve yapımcıların yalnızca birer koruyucusu oldukları iletişim araçlarının özgürlüğünün özünü oluşturur. Basın özgürlüğünün yoksunluğu öteki özgürlükleri kısıtlar.

Basın dördüncü kuvvet olarak tanımlanmaktadır, çünkü halkın olup bitenler hakkında tam ve doğru biçimde bilgilendirilmesi hükümetler, kurumlar, örgütler ve her düzeydeki yetkililerin halka karşı ve halk tarafından denetlenmesini sağlayan bir araçtır. Bununla birlikte yetkili kimseler, sık sık kendilerine karşı kamuoyu oluşturması olası olan ya da işlerine gelmeyen şeyleri gizleme eğilimindedirler. Kişinin habere ulaşması reddedilir, açık ya da gizli sansür uygulanır, yanlış yola yöneltmek için resmi sözcüler tarafından kasıtlı girişimler yapılır.

Yasa ve tüzüklerin içinde kutsal olarak kabul görmüş yüce ilkelere karşın pek çok ülkede gazeteciler gerçeği söyleme konusunda özgür değildirler. (…)

Otoritelerin ya da güçlü grupların hoşuna gitmeyen gazeteciler rahatsız edilmekte ve sindirilmektedir. Korku havası da üstü örtülü bir biçimde oto sansüre yol açmaktadır. Bu eğilimlerin hiç biri kabul edilemez ve bunlara karşı çıkılmalıdır. Gerçeğin pek çok algılanma biçimi bulunabilir. Bununla birlikte, karmaşık ve çoğulcu dünyamızda insanların gereksinimi olan daha bütünsel ve tam bir gerçeğe ulaşabilmek için farklı olma hakkı da dâhil olmak üzere araştırma ve anlatım hakkı gereklidir.

Her haber organı ve her haberleşme sisteminin değeri güvenilirlikleri ile ölçülür.

Halkı ilgilendiren olguların etkili bir biçimde izlenmesi ve açıklanması, bir gazetecinin mesleki yeteneklerini gösteren ölçütlerdir. Gazetecinin araştırmacı rolü tüm yetkililerin eylemlerini soruşturup incelemek ve iktidarın kötüye kullanıldığı, yetersiz kaldığı, yolsuzluk ya da başka sapmaların bulunduğu durumlarda bunları açıklamaktır. Bürokratik kötü idare ve yolsuzlukla ilgili konuları araştırıp, yayımlamak konusunda gazetecinin gücünün, sahtekârlık ve bilgisizliğin bulunduğu her yerde, bunların tüm sistemi bozmasına, bundan doğacak haksızlıklara engel olunmasında en etkili yollardan biri olarak, özel bir önemi bulunmaktadır.

İktidarda olanlar bu nedenle resmi haberlerin ya da normal yollarla ulaşılabilen haberlerin ötesindeki olguların araştırılmasına sık sık karşı çıkarlar; üstelik incelemeye yönelen gazetecinin patronu da çoğu zaman elamanını korumak ya da savunmak konusunda aşırı bir duyarlılık göstermez. Tüm bu düşünceler ve de gazete sahiplerince getirilen sınırlamalar değişik ülkelerde gazetecilik mesleğinin gerçek bir bunalım içinde bulunduğunu göstermektedir. Bu da dürüst gazetecilerin mesleği bırakmaları ve genç yeteneklerin bu mesleğe girmemeye karar vermeleri gibi yeni bir durum ortaya çıkarabilir.” ( UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yayını. Ankara 1993.s.260-261) 

Özgürlük ve demokrasi mücadelesine olan katkıları nedeniyle "Dördüncü Güç" olarak anılan medyanın, günümüz kapitalist sistemi içinde “devlet-sermaye-medya” üçgeninde nasıl bir yeri olduğunu yeniden keşfetmeye gerek yoktur.

Globalleşen dünyada, yeniden tasarlanan ve kurulan “devlet-sermaye-medya” ilişkilerine göre medyanın toplumla olan ilişkisi, devletin ve daha çok, büyük sermayenin halkla ilişkilerini yürüten güce dönüşmüştür. 

Bu yüzden çokuluslu şirketlerin gizli veya açık çıkarlarının korunması için, önemli bir güç olan gazeteciliğin ticari şirketler tarafından teslim alınması süreci tamamlanmıştır veya tamamlanmak üzeredir.

Gazeteciler mücadele günlerinden vazgeçiyorlar.  

10 Ocak gazetecilerin mücadele günü adına; sermayenin ve “güçlerin medyası” olmaktan vazgeçip, basının yeniden dördüncü güç olması çok mu zor?

Etiketler: ,

Pazar, Kasım 21, 2010

BASINA DEMOKRATİK BASKI!


Av. Fikret İLKİZ

2009 yılı İlerleme Raporunda, Türkiye’den yapılan başvurular hakkında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen 381 kararda Türkiye’nin AİHS’i ihlal ettiği sonucuna varıldığına değinilmişti. Başvuruların %11’i ifade özgürlüğü, %5’i işkence yasaklarıyla ilgiliydi. Genel olarak, AİHM’e Türkiye aleyhine yapılan daha çok sayıda başvuru vardı.

Bu tespit, 2010 yılında da değişmedi. Türkiye’de ne kadar serbest tartışma yapılırsa yapılsın, bazı gerçekler değişmiyordu. İfade özgürlüğünün ihlaline ilişkin Türkiye’den AİHM’e hâlâ çok sayıda başvuru yapıldığı gerçeği 2010 İlerleme Raporunda yine yer aldı.

2009 yılının Ekim ayının başından itibaren 2010 yılının Ekim ayına kadar olan dönemi kapsayan 2010 İlerleme Raporu’nun ifade özgürlüğü bölümünde; “Kürt meselesi, azınlık hakları, Ermeni meselesi ve ordunun rolü” gibi hassas konularda eskiye oranla daha açık ve serbest hale gelen tartışmaların medya ve toplumda geniş ölçekte sürdüğü belirtilmiş.

AİHM kararlarına yansıyan hak ihlallerimizi çoğaltmayı ve ifade özgürlüğünü ihlal etmekteki kararlı tutumuzdan vazgeçmiyoruz. Hak ihlallerini ısrarla sürdürüyoruz. 

Israrlı tutumumuzun sonucunda açılan ceza davası sayısı ve mahkûmiyet kararları her geçen gün artıyor. Örneğin 2010 yılı İlerleme Raporuna göre, TCK’nin 125. maddesinde düzenlenen hakaret suçu nedeniyle gazeteciler hakkında ceza davaları açılıyor ve birçok mahkûmiyet kararı verilmiş durumda.  TCK’nin 301. maddesinde yer alan “Türklüğe hakaret” düzenlemesi de hâlâ suç sayılıyor ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasında, TCK’nin diğer hükümleri ile özellikle Terörle Mücadele Kanunu ve Basın Kanunu da en sık başvurulan kanunlar arasında

Özellikle, Ergenekon davası hakkında yayın yapan gazetecilere karşı açılan çok sayıda ceza davası, endişe sebebidir. Soruşturmaların gizliliğini ihlal (TCK 285 m.) veya adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs( TCK 288 m.) suçlamalarına göre gazeteciler hakkında 4.091 soruşturma açıldığı Rapora geçmiş bulunuyor. İlerleme raporu bu durumu, “oto sansürle sonuçlanabilir” şeklinde, doğru tespit etmiş. Medyada, “oto sansür” uygulanmaktadır.

İlerleme Raporu, Adalet Bakanlığının ifade özgürlüğünün hukuki çerçevesine ilişkin olarak sürdürdüğü “gözden geçirme” çalışmasının henüz tamamlanmadığına da değiniyor. Bu çalışma tamamlanmadığı, yasalarda değişiklik yapılmadığı veya istenildiği gibi bir değişiklik gerçekleşmediği takdirde; 2011 yılında ifade özgürlüğü sorunu çığ gibi büyüyecektir.  

İlerleme Raporuna göre, Kürt meselesini tartışan veya Kürtçe yayın yapan gazeteler üzerindeki baskı artmıştır. 2010 yılı içinde Diyarbakır’daki Azadiya Welat gazetesinin yayımı birkaç kez yasaklanmış ve bu gazetede çalışan gazeteciler terörizm propagandası yapmak suçlamasıyla hapis cezasına çarptırılmıştır. AİHM, Ürper ve diğerleri/Türkiye davasında, Türkiye’nin Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesini revize etmesi gerektiğine karar verilmiştir.

Nefret söylemleri ile ilgili olarak, Avrupa Konseyi Türkiye’ye, medyayı dini azınlıklara saygı konusunda bir etik davranış kodu geliştirmeye teşvik etmesini ve medya aracılığıyla nefretin kışkırtılmasının kovuşturulmasını tavsiye etmiştir.

Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesine aykırılıktan açılan ceza davası sayısı azdır. Adalet Bakanlığı tarafından TCK’nin 301. maddesine Mayıs 2008’de getirilen değişiklik sonrası açılan davaların sayısında bir düşüş görülmüştür. Adalet Bakanlığı tarafından 1 Ocak 2010-31 Temmuz 2010 tarihleri arasında incelenen 369 dava dosyası içinden 270 davanın açılmasına izin verilmemiş, 10 dosya için dava açılması izni verilmiş ve böylece dava açılmasına izin verilen oranın toplam dosyalar içinde % 3,57’ye karşılık geldiğine; İlerleme Raporunda yer verilmiştir.

Buna karşılık kamu düzenine (TCK’nin 214, 216, 217, 218 ve 220. maddeleri), devletin güvenliğine (305.madde) veya anayasal düzene (312 ve 314. maddeler) karşı suçları ve müstehcenliği (226. madde) içeren ve ayrıca TCK’nin 318. maddesi (halkı askerlikten hizmetinden soğutmaya ilişkin) açılan soruşturma ve davaların sürdüğü belirtilmektedir. Terörizmin, Terörle Mücadele Kanunu’nda geniş tanımlanması nedeniyle ifade özgürlüğü başta olmak üzere temel özgürlüklerin kullanımındaki kısıtlamalar endişe kaynağı olmayı sürdürmektedir.

3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’un bazı maddelerinin yorumlanış tarzı ve yayıncılara uygulanan yaptırımların endişe uyandırdığı Raporda yazılıdır.

Aynı şekilde İnternet sitelerinin ve özellikle Mayıs 2008 - Kasım 2010 arasında Türkiye’den Youtube’a resmî erişim sağlanamadığı, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun, ifade özgürlüğünü sınırladığı ve vatandaşların bilgiye erişim hakkını kısıtladığı belirtilmektedir.

Raporda yer alan cümlelerle; “Basın özgürlüğü ile ilgili olarak, basına yönelik siyasî saldırılarla ilgili endişeler devam etmektedir. Hükümeti eleştiren Doğan Medya Grubu’na 2009 yılında verilen vergi cezasıyla ilgili dava sürmektedir. Basın, bu davanın başlamasının ardından haber yaparken kendi kendini sınırlamaktadır. Askerî yetkililer de dâhil, üst düzey yetkililer ve siyasetçiler tarafından gazeteciler hakkında çalışmalarıyla ilgili davalar açılmıştır.”

2010 yılını değerlendiren İlerleme Raporu’nun sonucuna göre; basın özgürlüğü ve basında çoğulculuk da dâhil olmak üzere ifade özgürlüğü konusunda, açık ve serbest tartışma sürmüş ve genişlemiş olmakla birlikte sınırlı ilerleme kaydedilmiştir. Bununla birlikte, Türk hukuku, AİHS’ye ve AİHM içtihadına uygun şekilde ifade özgürlüğünü yeterli ölçüde güvence altına almamaktadır. Gazetecilere karşı açılan dava sayısının fazlalığı ve internet sitelerine sık sık getirilen yasaklar endişe konusudur. Basın üzerindeki gereksiz siyasi baskılar ve yasal belirsizlikler uygulamada basın özgürlüğünü etkilemektedir.

İfade özgürlüğü ile ilgili İlerleme Raporunun satır başları bunlar… Sonuç olarak, Türkiye’de basın özgürlüğü güvence altında değildir, aksine baskı altındadır. Devlet yöneticileri cezaevinde bulunan gazetecilerin varlığına rağmen basın özgürlüğünün savunucularıdır.

Varmış gibi gösterilen ve serbestlik içinde kullanıldığı “varsayılan” ifade özgürlüğüne karşı yürütülen baskılar, aslında tüm temel hak ve özgürlüklere karşı bir tehdittir.

Bu “varsayılan” ifade özgürlüğünün çelişkili durumu nasıl açıklanabilir? Herhalde olsa olsa “ileri demokrasi” dedikleri anlayış bu olmalı(!) Bu anlayışa göre basın özgürlüğüne karşı baskı ya da bir “tehdit” varsa bile, “düzene uygun demokratiklik (!)” de herhalde böyle bir şeydir...  

Etiketler: , ,

Pazar, Temmuz 11, 2010

"GAZETECİLERİN VERİLERİ TEHLİKEDE" - Av. Fikret İLKİZ

Tekrar tekrar yazmak ve anlatmak gerekiyor.

Avrupa Konseyinin 28 Ocak 1981 tarihinde imzaya açtığı 108 sayılı Otomatik Olarak İşlenen Kişisel Veriler Bakımından Bireylerin Korunması Hakkında Sözleşme  Türkiye tarafından imzalanmıştır, ama henüz onaylanamamıştır.  

Sözleşmenin onaylanabilmesi için Sözleşmede öngörülen ilkelere uygun bir  kanun çıkarmamız  zorunludur.  Türkiye kişisel verilerin gizliliğini koruyacak bir kanunu henüz kabul etmemiştir. 

Ama bu arada, Anayasanın bazı maddelerini değiştiren 5982 sayılı Kanunla (13.05.2010 Resmi Gazete) Anayasada yer alan “Özel Hayatın Gizliliği” hakkındaki 20. maddeye fıkra eklenmiştir. Artık herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsamaktadır. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller ise kanunla düzenlenecektir.  

“Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı” bu Anayasa değişikliğinden iki yıl önce Bakanlar Kurulunca 7.4.2008 tarihinde kabul edilerek TBMM  Başkanlığına 22.04.2008 tarihinde gönderilmiştir. 

Tasarı, kişisel verilerin işlenmesinde kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı ile temel hak ve özgürlüklerinin korunması ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin uyacakları esas ve usullerin düzenlenmesini amaçlamaktadır.

2008 yılı Ekim ayı itibariyle bu “Tasarı” TBMM’de Adalet Alt Komisyonunda…

Bu Tasarı “gazeteciler” için tehlikelidir. Son Anayasa değişikliği ile ayrıca hak olarak kabul edilen “bilgi edinme hakkına” sahip olan vatandaşlar içinde öyledir. Çünkü özel yaşamın gizliliğinin korunması esastır ama, bu Tasarı gizliliği korumuyor. Aksine kişisel verilerin kişinin rızası dışında işlenmesini sağlıyor…Gizlilik, bireylere karşı.

Tasarıya göre “Kişisel Verileri Koruma Kurulu” kurulacak. Bu Kurula  öğretim kurumlarında en az on yıl öğretim üyeliği yapmış veya özel veya kamu hizmetinde en az on yıl fiilen çalışmış olanlar arasından, altı yıl süreyle görev yapmak üzere 7 kişi seçilecek. Kurul yetkilerini bağımsız olarak kullanacak. Hiçbir organ, makam, merci ve kişi Kurulun kararını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremeyecektir.

Geçmişte kurulan “kurullar” anımsanırsa inanılması güç ama, Tasarıda böyle yazılı. Kurulun üyelerini ve Kurul Başkanını, Bakanlar Kurulu seçecek. O halde Başbakanlığa  ve Bakanlar Kuruluna bağımlılığı olan bir Kurul daha ortaya çıkacaktır.

Bu Kurul bağımsız değil, “yürütmeye” bağımlı olacaktır. 
Tasarıya göre; yayın sahipleri veya temsilcileri ile bunların çalışanları olan gazeteciler tarafından ancak ve sadece “gazetecilik amacıyla” veri işlenmesi hali kabul edilmektedir. Gazetecilerin ellerinde bulunan verilerin gazetecilik amacıyla kullanılması kanun gereği olacaktır. Getirilmesi düşünülen koşul, yani sınırlandırmanın özü; kişisel verilerin gazetecilik amacıyla işlenip işlenmediğinin denetimidir. 

Tasarıda “Kişisel verilerin işlenmesine ilişkin ilkeler” ile “Kişisel verilerin işlenmesine ilişkin tedbirler” açısından getirilen sınırlandırmaya göre, “kişisel verilerin işlenmesi bakımından mesleki davranış kuralları” uygulanacaktır.

Bu mesleki davranış kuralları nedir diye sorarsanız, örneğin Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesinde kabul edilen davranış kuralları olmayacağını hemen söylemek gerekiyor…Çünkü mesleki davranış kurallarını kurulacak olan “Kurul” belirleyecek. Oysa gazeteciler için asıl belirleyici olan kendi meslek örgütleridir ve örneğin Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Sendikasıdır.

Eğer gazeteciler ve yayıncılar, verilen enformasyon gereksinimlerinin karşılanması için “düşünceyi açıklama ve yayma” hakkına uygun davrandıkları takdirde kişisel verileri işlemeleri ile yaratacakları haberler veya yazılar, ancak bu “takdirde” hukuka uygun sayılacaktır. Demek ki, “davranışın takdiri” gibi bir sorun ortaya çıkacaktır. 

Meslek kuruluşları  bu Tasarının kanunlaşması halinde kendi meslek kurallarını bu kanunla uyumlu hale getirmekle görevlidir. Bu nasıl olacaktır? Demek ki, kanuna göre kurulacak Kurul’un belirleyeceği “mesleki davranış kuralları” ile meslek kuruluşlarının kendi etik ilkeleri veya doğru davranış kuralları arasında “çelişki” ve “uyumsuzluk” çıkacaktır. 

Kurula, kişilik haklan ihlal edilenlerin başvuruları hakkında karar verme yetkisi tanınmıştır. İlgili kişi bakımından telafisi güç veya imkansız bir zararın doğması ihtimalinin bulunması halinde Kurul’un “geçici önlemler almak” yetkisi vardır.

Devam eden bir yazı dizisi ile ilgili şikayet üzerine Kurul acaba nasıl bir “geçici önlem” kararı verecektir? Ya da yayınlanmış bir yazı için verilecek “geçici önlem” kararı ne olacaktır ve nasıl uygulanacaktır?

Tasarıda ilgili madde gerekçesinde “geçici önlemlerin” neler olduğu açıklanmamış. Ama düşününce yasalarda olmayan bu yeni “geçici önlem”in pek de iyi bir şey olmadığı anlaşılıyor… Ne olduğu ve nasıl uygulanacağı bilinmiyor ama Kurulun  “yargısal” ve infaza yönelik bir yetkiye sahip olacağı çok açık.

Eğer Tasarıda yer aldığı gibi mutlaka “Kurul” oluşturulacaksa, bu kurulun bağımsızlığının ve özerkliğinin kişilerin özel yaşamlarının gizliliğinin korunması açısından hayati önem taşıdığını kabul etmeliyiz. Bunu gazeteciler, kamu oyuna anlatmalı. Kendi başlarına gelecek olanların ve ellerinde bulunan “kişisel verilerin” başına geleceklerinin farkına varmalı.  

Kişisel verilerin gizliliğini korumak adına getirilecek olan yeni “kanuni” sınırlandırmalarla gazetecilerin ve kamuoyunun haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı tehlikededir…

Etiketler: , , , ,

Pazar, Nisan 25, 2010

"BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ VE TCK"

Av. Fikret İLKİZ
 
Türk Ceza Kanunun bazı maddeleri, özelilikle gazeteciler hakkında verilen mahkûmiyet kararlarından sonra “sıkıntı” üretmeye devam ediyor ve edecek.
Şimdilik Anayasa teklifi üzerine TBMM’de kabul ve ret sayıları haberlerde birinci sırada. TBMM üyeleri, Hükümet ve muhalefet herkes gazetecilerin haberlerinde yer alma çabasında.
Gazeteciler olmasaydı, her halde Anayasa teklifi sahipleri siyasiler ne istediklerini kamuoyuna anlatamazlardı. Hükümetin ve ana muhalefet partisinin ve diğer siyasilerin eğer bir de “referandum” gündeme gelirse; dünden daha çok gazetecilere ihtiyacı olacak… Kitle iletişim araçlarının önemi bir kez daha kendini kanıtlayacak.
Ama bu dönem geçer geçmez ve hatta Anayasa teklifi hakkındaki görüşmeler biter bitmez, Türk Ceza Kanunun basın yayın suçları düzenleyen maddeler hakkındaki değişiklikleri gündeme gelecek.  Basın özgürlüğünün düzenlenmesi ile ilgili birkaç not bu açıdan önemli.

Adalet Bakanlığının çağrısı üzerine “adil yargılamayı etkileme”, “özel hayatın” ve “soruşturmanın gizliliğini ihlal” gibi konular 24.02.2010 tarihinde konuşuldu. Basında gazetecilerin yazıları üzerine ortaya çıkan bu konulardaki eleştirilerin değerlendirildiği ve olası önerilerin konuşulduğu bir toplantıydı. Mevzuat değişikliği yapılsın mı yapılmasın mı? Bu konu konuşuldu. Gerekirse “tasarı taslağı” hazırlamak istiyorlardı ve bu amaçla meslek kuruluşu temsilcileri ile Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile Adalet Bakanlığı temsilcileri bir araya gelmişti.
Bu toplantıda Adalet Bakanı tarafından soruşturmanın gizliliği ve özel yaşamın ihlali konusunda bazı köşe yazarlarının yazılarından örnekler verildi. Adalet Bakanının açıklamasına göre; iletişimin denetlenmesi ve hukuka aykırı dinlemeler hakkında bir mevzuat değişikliğine ihtiyaç duyulduğu günlerde, gazeteciler hakkında “soruşturmanın gizliliği”ni ihlal iddiasıyla açılan soruşturma sayısı -son üç ay içinde- ortalama 460 rakamına ulaşmıştı. Bu durum ise “basın özgürlüğü” açısından endişe yaratmıştı. Bu açıklamanın ardından mevzuat değişikliği bakımından acaba cezaların artırımın etkili olup olamayacağı soruldu. Bunun sadece bir görüş olduğu, bunun dışında toplantının amacının görüş alışverişinde bulunmak olduğu ve gerektiğinde yasal değişikliklerin yapılması amaçlandığı açıklanmıştır.
Birinci not: Şubat 2010 tarihi itibariyle “cezaların artırımı” yoluyla sorunun çözülebileceği çarelerden biri olarak düşünülmektedir.
O toplantıda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Orhan Erinç 2005 yılında bu tür toplantıların çok sık olarak özellikle Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girmeden önce gerçekleştirildiğini ama Adalet Bakanlığı tarafından önerilerimizin dikkate alınmadığını ve çok az sayıda maddede değişiklik yoluna gidildiğini söyledi. 
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak şimdi beş yıl sonra yine aynı yöntemle görüşlerimizin alınarak hiç dikkate alınmaması halinde ortaya çıkacak yaklaşımın doğru olmadığını ve aynı yöntemin tekrarından ibaret olduğunu dile getirdi.
İkinci not şudur: Sayın Erinç bu toplantıda, Adalet Bakanlığı tarafından çözüm olarak cezaların artırılması düşünüyorlarsa ve eğer köşe yazılarından bu amaçla örnekler vererek böyle bir çözüm önerisi için kendilerinin haklı olduğunu kanıtlama eğilimleri varsa; bu yaklaşımlarının hatalı olduğunu ifade etmiştir. 
Sayın Erinç tarafından açıklanan bu görüş haklıdır. Özellikle TGC başta olmak üzere Basın Konseyi, Ankara Gazeteciler Cemiyeti ve Bursa Gazeteciler Cemiyetinin bu toplantıdan beş yıl önce sıkıntı yaratacak maddeler bulunduğu halde meslek kuruluşlarının önerilerinin dikkate alınmaması sonrasında basın özgürlüğü bakımından uygulamada ortaya çıkan sorunların giderilmesi hiçbir şekilde cezaların arttırılması yöntemi değildir.
Üçüncü not; 24 Şubat 2010 tarihinde Adalet Bakanı, herhangi bir taslak hazırlıkları olmadığını, cezaların arttırılmasını düşünmediklerini, daha çok karşılıklı görüşmelerle ve meslek kuruluşlarının görüşlerini alarak bir taslak hazırlamayı tercih ettiklerini açıkladı.
İstanbul’da yapılan toplantı sonucunda Çalışma Grubu oluşturarak toplantıların sürdürülmesine ve ikinci toplantının Ankara’da yapılmasına karar verildi.
Adalet Bakanlığının çağrısı üzerine 4-5- Mart 2010 tarihlerinde Ankara’da yapılan toplantıda, Türk Ceza Kanunun özel hayatın gizliliği ve hayatın gizli alanına karşı suçlar ile 285 inci maddede düzenlenen “gizliliğin ihlali”,  288. Maddede yer alan “Adil Yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçu ve uygulama sonuçları ele alınmıştır.
Özellikle Türk Ceza Kanunu ve kabulünden bu yana geçen süre içinde uygulamalar ile karşılaşılan sorunlar üzerinde yoğunlaşmıştır.  Basın Yasasının özellikle 19. Maddesi ve ayrıca Terörle Mücadele Yasasının 6. Maddesi ile 7 inci maddesi de değerlendirilmiştir.  Ayrıca “yayın yasakları” tartışılmıştır. Bu toplantı çok olumlu bir toplantı olmuştur. Her ne kadar özellikle bazı gazeteciler hakkında verilen mahkûmiyet kararlarından sonra ortaya çıkan “sıkıntıların”  doğmasına neden olan kanunun Türk Ceza Kanunu olduğu geç anlaşılmış olsa bile; yine de olumlu düşünmeli…
Bu nedenle, “halkın gerçekleri öğrenme/ifade özgürlüğü veya iletişim özgürlüğü” demenin daha doğru olduğu ve artık terk edilmesi gereken bir kavram bile olsa “Basın Özgürlüğü”nü  beş yıl sonra anımsayanların  uygulama ile ortaya çıkan sorunların giderilmesinde gösterdikleri çaba olumlu karşılanmalıdır.
Son not; Gazeteciler basın özgürlüğü adına katkıda bulunmaya her zaman hazırdırlar. Ancak basın yayın yoluyla işlenen suçlarda cezaların artırımı yoluyla basın özgürlüğü sağlanamaz ve sorunların çözümünde çare değildir.

Etiketler: , ,