Pazar, Nisan 28, 2013

DEVLET SIRRININ SIRRI NEDİR?


Fikret İlkiz
Ceza Muhakemesi Kanunun 47 inci maddesinde yer alan düzenlemeye göre; “(1) Bir suç olgusuna ilişkin bilgiler, Devlet sırrı olarak mahkemeye karşı gizli tutulamaz.”  
Bu madde yazılı olan devlet sırrı nedir ve neler devlet sırrı sayılı?
CMK’nun 47 inci maddesinin (1) fıkrasının ikinci cümlesine göre; “Açıklanması, Devletin dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek; anayasal düzeni ve dış ilişkilerinde tehlike yaratabilecek nitelikteki bilgiler, Devlet sırrı sayılır”
Türkiye’de devlet sırrı hakkında “özel” kanun var mıdır?
Ceza Muhakemesi Kanunun 47 inci maddesinde “devlet sırrı” tanımı vardır ama devlet sırrı hakkında kanun yoktur. Ama şimdi Kanun geliyor.
2008’de hazırlanmış ama kanunlaşmamış olan Tasarı 21.10.2011’de yenilenmek suretiyle TBMM gündemine getirildi. “Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu ile Adalet Komisyonu Raporları (1/484)” verilmiştir ve Tasarının Sıra Sayısı 287’dir. Dolayısıyla 2008 yılına ait Devlet Sırrı Kanunun Tasarısı,  2 Nisan 2013 tarihinden itibaren TBMM’nin 24. Dönem 2. Yasama yılında yeniden gündemdedir.

Tasarının Hükümet Teklifi’ndeki  “Devlet Sırrı” tanımına göre; “(1) Devlet sırrı; açıklanması veya öğrenilmesi, Devletin dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek; anayasal düzeni ve dış ilişkilerinde tehlike yaratabilecek ve bu nedenlerle niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgi ve belgelerdir. (2) Birinci fıkra hükmü, demokratik toplum düzeni ve hukuk devleti ilkesinin gereklerine aykırı biçimde yorumlanamaz ve uygulanamaz.” (Tasarı Madde 3)  

Adalet Komisyonunun kabul ettiği metindeki “Devlet sırrı” ise ; “(1) Devlet sırrı, yetkisiz kişilere açıklanması Devletin uluslararası ilişkilerine veya milli güvenliğe zarar verebilecek mahiyetteki gizli bilgi, belge ve kayıtlardır. (2) Birinci fıkra hükmü, hukuk devleti ilkesine ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı biçimde yorumlanamaz ve uygulanamaz.”

Komisyonlarda yapılan tartışmaların satırbaşları AB Uyum Komisyonu raporunda yer alıyor. Kısaca belli başlılarına göz atmakta yarar var.

-Devlet sırrı niteliği taşıyan bilgi ve belgelerin ve diğer gizli bilgi ve belgelerin “gizlilik” konusundaki sürelerin ne olacağı tartışılmış ve Tasarı ile getirilen sürelerin uzun olduğu ama mevcut durumda süre konusunda hiçbir sınırlamanın bulunmadığı, buna karşılık Tasarı ile bu keyfi duruma en azından bir düzenleme getirildiği…   

-Devlet sırrı tanımının muğlâk olduğu görüşüne karşılık tanımın muğlâklık içerdiğini ancak bu muğlâklığın oluşturulacak olan Devlet Sırrı Kurulunun fikirleri esas alınarak aşılabileceğinin düşünüldüğü…  

-Devlet Sırrı Kurulunun iktidarın bazı sırlarını örtmede bir araç olarak kullanılabileceği eleştirileri üzerine, Kurulun oluşturulma amacının devlet sırrı tanımındaki muğlâklığın aşılması olduğunu, böyle bir kurulun oluşturulmaması halinde kamu kurumlarının tanımları keyfi bir şekilde yorumlayabileceğini ve ayrıca Kurulun kararlarına karşı yargı yolunun açık olduğu…   

-Kurulun kararlarında sadece yürütme organının unsurlarının yetkili olduğu ve bu durumun yürütmeyi orantısız bir şekilde güçlendirdiği eleştirisi yapılmış. Erkler ayrılığı açısından bilgi ve belgelerin nitelendirilmesinde yetkinin yürütmede olmasının doğal olduğu, mevcut uygulamanın farklı olmadığını, Kurulun kararlarına karşı yargı yolunun açık olması itibarıyla da yargı denetimine tabi olduğu…

-Mahkemelerin bazı bilgi ve belgelere erişiminin engellendiği ve bu durumun yargı yetkisine müdahale teşkil edeceği görüşü ileri sürülmüş. Tasarı hazırlanırken bilgi edinme hakkı ile devletin menfaatlerinin korunması arasında sürekli bir denge gözetilmeye çalışıldığı, ulusal güvenlik ve ulusal yarar gibi devlet menfaatlerinin korunması açısından mahkemelerin bazı bilgi ve belgelere erişiminin sadece Devlet sırrı niteliği taşıyan bazı bilgi ve belgeler için kısıtlandığını, mevcut uygulamada da zaten birçok bilgi ve belgenin mahkemelere gönderilmediği…  

-Tasarının bazı hükümleri ile Ceza Muhakemesi Kanununun bazı hükümleri arasında çelişkiler bulunduğu eleştirisine karşılık Tasarıda CMK’ da ilgili hükümlerinin saklı tutulduğu…  

-Devlet sırrı kavramına ilişkin olarak Cumhurbaşkanına ölçüsüz bir yetki tanındığı eleştirisine karşılık, Cumhurbaşkanına tanınan yetkinin sadece Cumhurbaşkanlığı faaliyeti esnasındaki ve Cumhurbaşkanlığı faaliyetine ilişkin bilgi ve belgeler için geçerli olduğu…

Acaba CMK’daki “devlet sırrı” tanımı varken Tasarının kanunlaşması halinde, saklı tutulduğu ileri sürülen CMK’da hükümler ile devlet sırrı tanımı ve diğer düzenlemeler arasında nasıl bir uyum sağlanacak veya nasıl bir uyumsuzluk ortaya çıkacak? Mahkemelerde “bir suç olgusuna ilişkin bilgiler” devlet sırrı olarak gizli tutulamayacağına dair CMK’daki düzenleme ile Devlet Sırrı Kanundaki düzenlemeler çatışırsa ne olacak?

Prof. Dr. Çetin Özek’e göre “Sır, bilmek hakkı olan kişiler dışında kalanların bilgiye ulaşamaması anlamına gelir.” (Daha geniş bilgi için bakınız Basın Özgürlüğünden Bilgilenme Hakkına adlı kitabı sayfa 61-71 arası. Alfa Yayınları. Eylül 1999)
Sayın Özek’in değerlendirmelerine göre, demokratik düzenlerde siyasal gücün bireylerden saklayacakları bir şey yoktur ve olmamalıdır.
Bilgilenme hakkının sağlanması yoluyla “bilgilenmiş birey” ve sonrada “bilgilenmiş toplum” ortaya çıkar. Süreç “saydam yönetimi” yaratır. Bu nedenle bilgi edinme hakkını sağlayan kitle iletişim araçlarının bağımsızlığı, korunması ve doğru bilgilerin, saptırılmamış gerçeklerin yaygın biçimde “haber” olarak, bilgi olarak toplumda dolaşımı; çoğulcu demokratik yaşamın en önemli etkenlerinden birisi olarak karşımıza çıkar.
Görüş edinme hakkına sahip bireylerden oluşan bir toplumun sahip olacağı toplumsal bilgilenme hakkı demokratik toplum düzeninin olmazsa olmaz koşulu olan ifade özgürlüğünün, gerçekleri öğrenme hakkının benimsenmesi ve uygulanmasıyla mümkündür.
Eleştirmek yerine “devlet sırrı” nedir sorusuna yanıt aramak ve tasarıyı kamuoyunda tartışmaya açmakta yarar yok mudur? Tasarı buysa eğer; üzerinde görüş oluştursak nasıl olur?

Acaba yapılacak olan kanunla demokratik hukuk devletinde devlet sırrının ne olduğuna kim veya kimler karar verecek ve bundan sonra hayatımızda neler “sır” olacak?

Etiketler: , , , , , ,

Pazar, Ocak 15, 2012

YARGININ HIZI ve HAMMARBERG RAPORU


16 Ocak 2012
                                   
                                                                                                                                  Fikret İLKİZ
Yargıyı “hızlandırma” amacıyla bir yasa “tasarı”nın varlığını Adalet Bakanının basında yer alan açıklamalarından öğrendik. Ancak “tasarının” içeriğini ve yargıyı nasıl “hızlandıracağını” bilmiyoruz. Belki açıklandığında veya tasarı TBMM’de kanunlaştığında öğreneceğiz. Öyle ya, çoğunluk iktidarı…
Kamuoyu ile paylaşılmadan kanunlaşan kanun tasarılarının kanunlaşma süreçlerini gün ışığında yönetim ilkelerine, çoğulculuk ve demokrasiye aykırı görüyorum. Sadece Mecliste yapılan tartışmalarla kabul edilerek yürürlüğe konulan bazı temel kanunların demokratik hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmadığı inancındayım.
Özgürlüklerimizi koruyan insan haklarıdır, biçimsel anlamda kabul edilerek uygulamaya konulmuş yasalar değildir.
Hukuk devletinde, devletin gücü, insan temel hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Bu nedenle içeriği adil olmayan, insan haklarına aykırı yasaların çıkarılması önlenmelidir. Asıl olan amaç, adaletli bir demokratik toplum düzeninin yaratılmasıdır.
Öteki türlü bir yaklaşımla, eğer “biz yaptık oldu” diyorsanız, kabul ettiğiniz yasalarla oluşturduğunuz “yasa devleti” olmanın ötesine geçemezsiniz. Bu adalet değildir, hukuk devleti hiç değildir.
Yargının “hızlandırılması” mıdır, yoksa adil yargılanma hakkı gereği herkesin makul sürede yargılanması ve makul sürede davasının görülmesini isteme hakkının düzenlendiği ve insan haklarının korunduğu bir adalet sisteminin inşası mıdır amacınız?
Çok dikkat çekici bir zamanlama içinde olduğumuzu düşünüyorum. Anımsar mısınız bilmiyorum, tam bu sırada geçtiğimiz günlerde yargı sistemimiz hakkında gerçekçi tespitlerinin yapıldığı çok önemli bir rapor yayınlandı. Konusu, Türkiye’nin yargı sistemi.
Yargının “hızlandırılması” hakkındaki yasa tasarısının kamuoyuna açıklanan bir raporla ilintisi var mıdır acaba?
Avrupa İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, 10-14 Ekim 2011 tarihleri arasında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sonucunda “ülkedeki adalet yönetiminin durumunu ve insan haklarının koruma düzeyini” 10 Ocak 2012 tarihli Raporunda değerlendirdi.  
“Türkiye’de Adalet Yönetimi ve İnsan Haklarının Korunması” raporunun her satırının okunmasında yarar var. Adaleti yönetenlerin nasıl yönettiğini, Türkiye’de insan haklarının korunma düzeyini gözler önüne seriyor.
Raporda yer alan ve aşağıda tırnak içinde okunmasını istediğim bazı cümleler var.
“Ayrıca adli kolluk sistemi, savcıların bu görevleri yerine getirmelerine tam anlamıyla destek olmak üzere geliştirilmelidir. İddianamelerin kalitesine de dikkat edilmelidir.
Komiser, özellikle AİHM içtihadı göz önüne alındığında, tutukluluğa çok sık başvurulmasına ve uzun tutukluluğa ilişkin kaygılarını tekrarlamaktadır.”
“Komiser, yargılamanın aşırı uzun sürmesinin, Türk adaletinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin mükerrer kararlar almasına yol açan kronik bir işlevsel bozukluk olduğunu gözlemlemektedir.”
(Avrupa Konseyi) “Bakanlar Komitesi’nin çeşitli vesilelerle belirttiği gibi, adaletteki aşırı gecikmeler, özellikle hukukun üstünlüğü ilkesine saygı duyulması ve adalete erişim bakımından büyük tehlike oluşturmaktadır. Aşırı uzun mahkeme işlemleri genel olarak adalet sisteminin saygınlığını ve toplumun adalet sistemine olan güvenini zedelemektedir.”
“Dava sürerken gerçeklesen usule ilişkin ertelemelerin, Türkiye’deki uzun yargılamaların bir başka önemli nedeni olduğu görülmektedir. Türkiye’de sıradan bir davada, mahkemenin türünden bağımsız olarak, mükerrer ertelemeler ve dava dosyasının bilirkişilere gönderildiği uzun sürelerin olduğu görülmektedir.
Birçok davada, duruşmalar aylarca sonrasına ertelenmektedir. Bu durum, özellikle ceza davalarında sorun yaratabilmektedir, çünkü bu, şüpheli veya sanığın sorguya çekilmeden önce uzun süre tutuklu kalmasına neden olabilmektedir. Komiser’e, bu tür gecikmeler ve verilen aralar nedeniyle birçok kişinin, mahkûmiyet kararının ardından, o zamana kadar tutuklu olarak geçirdikleri süre hesaba katılarak hemen salıverildiği bildirilmiştir. Davaların sık sık kesintiye uğradığı bir ortamda, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde (…) sıklıkla yapıldığı gibi, organize suç ya da terör davalarında birçok sanığın davasının birleştirilmesi uygulaması özellikle kaygı vericidir, çünkü bu uygulama bazı davalarda işlemlerin daha da uzamasına yol açmaktadır.”
“Komiserin daha önce İfade Özgürlüğü Raporu’nda da gözlemlediği gibi, savcıların mesnetsiz davalar da dâhil yargılamanın başlatılması konusunda kendilerini pek kısıtlamadıkları görülmektedir ki bu da bu sorunu şiddetlendirmektedir. Savcıların aynı zamanda davaları eleme, yani hangi davaların kamu adına kovuşturulmak üzere yargı sistemine takınacağını belirlemek gibi bir rollerinin ("kapı tutma işlevi" de denilen rol) olduğunu algılama konusunda, yeni (Türk Ceza Muhakemesi) TCMK’nın kendilerine bu imkânı açıkça sağlamasına (170-175. maddeler) rağmen, bir zorlukları olduğu görülmektedir. Bunun yerine savcıların, özellikle de devlet güvenliği meselelerinin söz konusu olduğuna inanıldığı zaman, davayı mahkemeye taşımayı ve delillerin değerlendirilmesi işini mahkemeye devretmeyi tercih ettikleri bildirilmektedir.”
İstisnaları dışında, gazeteciler bu Raporu haberleştirmedi, Rapor üzerine yazı yazmadı. Eğer gazeteciler bu Rapora hak ettiği ölçüde sütün/cm ayırmak suretiyle haber yapmış olsalardı, bu çok önemli tespitlerden kamuoyu haberdar olurdu.
Türkiye’de adaleti nasıl yönettiklerini bilenler dışında, nasıl yönetilemediğini de toplum öğrenirdi.
Ancak nasıl olsa bu Rapor çok önceden onlara verildiği için, hem Türkiye’de adalete bakanlar ve hem de Avrupa Konseyi’nin adalet işlerine bakanlar zaten ve umarım çok şey öğrendiler.
Bu Raporla adaleti yönetenlerin “yönetim becerileri” ile insan haklarının korunmasındaki “koruma düzeylerini” hep beraber bir kere daha öğrenmiş olduk.
Keşke gazeteciler bu Raporu kamuoyunun bilgisine çok daha geniş biçimde sunmuş olsalardı…
Acaba, içeriği bilinmeyen ama yargının hızlandırılması hakkında hazırlandığı öne sürülen yasa tasarısı “paketi”, aslında Thomas Hammarberg’in bu Raporuna karşılık olarak hazırlanmış ve “işte biz sorunu çözüyoruz ve yargıyı hızlandırıyoruz” yanıtı mıdır? 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Pazar, Ocak 01, 2012

BEN AYRIK OTUYUM


Fikret İLKİZ
Ayrık otu, tereler ve maydanozlar… 

26.12.2011’de Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı tarafından Afyonkarahisar’da düzenlenen değerlendirme toplantısında konuşan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, “…terör örgütünün yürüttüğü çalışma sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, gece arka sokaklarda haince pusu kurarak yaptığı saldırılardan ibaret değil, sadece silahlı terör değil. Bunun bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var.” dedi.

Ayaklardan biri, sanatçılar, ressamlar, şairler ve yazarlar (mış)! Terörle mücadele edenlerle, mücadele edenler varmış ve bakın bu mücadeleyi “neyiyle” veriyormuş? 

“Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor. Terörün arkadan dolanarak arka bahçede yürüttüğü faaliyetler ki arka bahçe İstanbul'dur, İzmir'dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Almanya’dır, Londra'dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur. Şimdi dağdaki ile belki kırsaldakiyle mücadeleniz kolay bana göre ama bu arka bahçede ayrık otu ile tereler birbirine karışıyor. Hepsi yeşil renkte görünüyor. Birbirine karışıyor, kimisi zehirli, kimisi faydalı. Hangisinin faydalı, hangisinin zehirli olduğunu ancak yiyince anlıyorsunuz.”
Ayrık otu ile tere otu arasındaki farkı daha kavrayamadan, aradan dört gün geçmemişti, 30 Aralık 2011 sabahı Türkiye bir facia haberiyle uyandı. Şırnak Uludere ilçesinin hemen karşısındaki Irak topraklarında terörist sanılan ve aralarında çocuklarında bulunduğu insanlarımızın üzerine bomba yağdırıldı. 35 ölü… Meğer tütün ve mazot kaçakçılarıymış…

Bu insanlar neden kaçakçılık yapıyor? İş, aş, ekmek ve geçim için… Ucuz mazot karşılığı geçim için kaçakçılık yaparken terörist sanılarak bombalanan hayatlar… Şimdi 35’i ölü. Ölenlerin ölümü, terörle mücadelede “hata” olarak mı yazılacak? Refah içinde olan ve büyüme hızı önlenemeyen(!) Türkiye’nin, önlenebilir ölümler karşısındaki hatalarından biri midir, terörle mücadele edeceğim derken havaya uçurulan hayatlar! Sorumluları kimlerdir? Bu kadar cenaze üzerine, ölümler üzerinden yapılan siyaset ne kadar kolay acaba? 

Dağdaki ile kırsaldakiyle mücadele ne kadar kolaymış…“Özür dileriz, terörist sandık!”…

Öyle ya, terörle mücadele edildiğine göre, “tere otları” ile “maydanozlar” konuşacak sadece. 

Yazarlar ve gazeteciler, bu faciayı yazarsa, şairler genç ölümlere ağıtlar dizerse, ressamlar bombalanan hayatların resmini yaparsa, onlar ayrıkotlarıdırlar. Zararlı ve zehirdirler!

Bir ön bahçe var, ama daha tarifi yapılmadı. Bir de arka bahçede yetişen ve birbirine karışan ayrıkotları, tere otu ve maydanozlar… Bazıları zehirliymiş ve yenilince anlaşılıyormuş… 

Birbirine karışan otlar hangileriymiş ve zehirli mi miymiş?   
Ayrık Otu, (Ayrık kökü. Agropyrum repens)  yabanidir ve aslında faydalı otsu bir bitkidir. İçerisinde potasyum, demir ile A ve B vitaminleri bulunur. Vücudu kuvvetlendirir, kanı temizler, ateşli hastalıklarda hastayı rahatlatıcı etkisi vardır. İdrar söktürücüdür, böbrek iltihaplarını giderir, kum ve taşları düşürmeye yardımcı olur. Prostata karşı koruyucudur. Deri hastalıklarına karşı da faydalıdır. Romatizma ve gut şikâyetlerini azaltıcı etkisi vardır. Hatta ruhani rahatsızlıklara bile iyi gelir (Bazılarına tavsiye olunur!). Nesi zararlı ki?  
Tere (Lepidium sativum), turpgiller (Brassicaceae) familyasından, yaprakları salata olarak yenen baharlı bir bitki türüdür. Vücuttaki yağ yakımını hızlandırır. İnce yaprakları pişince acılaştığı için çiğ yemek gerekir. Ayrıca içinde birçok vitamin barındıran bir bitkidir. Anadolu'da bolca yetişir. Karaciğere faydalıdır. Sigaranın zararlarını azaltır. Birçok insan yer ve sever… Ama ayrık otundan daha az yararlı olduğu anlaşılıyor… 

Maydanoz (Petroselinum crispum), maydanozgiller familyasından yeşil renkli, damarlı bir bitkidir. Yaprakları baharat olarak kullanılır. Ağustos-Eylül ayları arasında, beyaz renkli çiçekler açan, kazık köklü, 30-100 cm boylarında, iki yıllık otsu bir bitkidir ve özel kokuludur. Meyvelerinin içeriğinde uçucu bir yağ ile apiin adlı bir glikozit vardır. Kökünde, biraz uçucu yağ, müsilaj ve apiin vardır. Yaprakları, kökü ve meyvesi kullanılır. Ayrıca maydanoz suyunun ödemleri atmada çok etkili olduğu bilinmektedir. (Wikipedia)
“Önce o arka tarafı ayırt etmekte neticede zorlanıyoruz. O ayırt etmekteki zorluktan yararlanarak 'ben de maydanozum, ben de iyi otum, ben iyi iş yapıyorum' diyor. (…)
Acaba, “arka tarafı ayırt etmek” için bu kadar zorlanacak ne var? Otları, saydık işte. Ne yapmak lazım(mış)!

“Ne diyorlarsa tersine çevirmek lazım. Ben böyle buldum bunların niyetlerinin ne olduğunu, dünyalarının ne olduğunu. İyi dedikleri her şey kötüdür, kötü diyorlarsa iyidir. 'Barış' diyorlarsa orada savaş vardır. 'Demokrasi' diyorlarsa orada zulüm vardır. 'İnsan' diyorlarsa orada insana yönelik tuzak vardır. 'Sevgi' diyorlarsa kin ve nefret vardır. Ne diyorlarsa tersidir. Tersten okuyunca onların düzü anlaşılır.” (http://www.cnnturk.com) 

Şair, şiir yazınca, ölümlere ağıt yakınca, ressam bombalanan hayatların resmini yapınca, makale yazarı makalesini yazınca, tersine çevirmek lazımmış! Çünkü terörün yeni tarifine göre; “ben maydanozum” veya “ben otum” diyenlere inanmamak lazım(mış)! Çünkü onlar barış derse “savaş”, demokrasi diyorlarsa “zulüm”, sevgi diyorlarsa “kin ve nefret vardır” demeye getirmiş İçişleri Bakanı…

Yazılanları okuduğunuzda, halktan biri olarak böyle anlamanız mümkün müdür? Ben öyle anlamıyorum. O halde ben saydığım şifalı bitkilerden suda kaynatıp her sabah aç karnına içmeliyim, iyi gelir.  

Ama galiba ben bu otlardan sadece birisine benziyorum. Ben ayrık otuyum…

Beni “yeseniz” bile zararım değil yararım olur.  Ne yazarsam tersinden anlamayın ey tere otları, ey maydanozlar! Sizler de iyi otlardansınız. Ama derdim tereler ve maydanozlar değil. Ben yazıları ve şiirleri okurum, resimlere bakarım…

Bilinsin isterim, terör yaratmak için değil; belki cahillik bile giderir, zihin açar, eğer kaynatılıp her sabah aç karnına içilirse ayrık otları… 

Etiketler: , , , , ,