Pazartesi, Temmuz 01, 2019

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE CEZA HUKUKU

Fikret İlkiz – 01.07.2019 

Yargı Reformu Stratejisi (2019) için Eylem Planı hazırlanacak. Nasıl bir plan olacağı henüz belirsiz ama yol haritası Yargı Reformu Stratejisi olacaktır. Reform stratejisi gereğince yasa teklifleri hazırlanacak. Hazırlık ne kadar sürecek belli değil ama “acil” değiştirilmesi gereken kanunların başında ceza hukuku, ceza ve hukuk usulü ve infaz hukuku ile ilgili birçok sorun olduğu apaçık ortada. Zaten Strateji soyut içeriği ile yargının haline dair itiraflar gibi…

Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çıkarılamaz. Temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle siyasi haklar ve ödevler hakkında da Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi düzenlenemiyor. 

Hiç kimsenin yargıya güveni yoktu ve hiç kalmadı. Bunca yıl sonra yargıya güvenin sağlanabilmesi için etkili ve etkin bir yargı yaratma çabası ile yeniden ortaya çıkılıyorsa; kurulu yargı düzenini yaratanların geçmiş tüm günahlarıyla yüzleşmesi yetmeyecek. Ayrıca toplumdan özür dilemesi gerekenlerin sayısının bir hayli kabarık olduğu aşikâr.   

Önemli olan hak ve özgürlüklerin tanınıp tanınmayacağından daha çok temel hak ve özgürlüklerde “zorunlu sınırlandırma” ölçütlerinin ne olacağıdır. Çünkü zaten “hakları ve özgürlükleri tanımamak” yoluyla kurulacak olan herhangi bir ülkedeki yargı düzeni siyasal iktidarların gücüne hizmet edecektir. Asıl sorunlardan birisi temel hak ve özgürlükleri hukuk güvenliği ve insan haklarının koruması altında güvence altına alacak biçimde yargıda kurumsallaşabilmektir. Yargının hem tarafsızlığını ve hem bağımsızlığını nasıl sağlayabileceğimiz dünden çok daha önemli bir sorun olarak önümüzde duruyor.  

Önce özgürlük düşüncesinden hiçbir zaman vazgeçmemeliyiz. 

Özgürlüğü azınlığın ve güç sahiplerinin özgürlüğü olmaktan çıkartmalıyız. 

Özgürlüğü azınlığın görüşü olmaktan çıkartmak tek başına yeterli değildir. Sadece lafzi olarak kanun önünde eşitlik sağlamakla asla yetinmeyen, yapısal ve içerik olarak eşitliği amaçlamalıyız ve gerçekleştirmeliyiz.

Kanun önünde herkes eşittir demek yetmiyor, kanun önünde, adalet ve yargıda herkesin birbirine eşit olduğu bir yargı düzeni kurmak gerekiyor. Hatta doğadan gelen, kazanılmış, uğrunda mücadele edilerek elde edilmiş özgürlükleri sağlam güvenceye bağlamalıyız. Devletin kutsallığı yerine bireyler ile toplum arasındaki uzlaşma ve dengeyi sağlayan bir özgürlük anlayışına sahip olmamız çok zor değildir. 

Günümüzde yargı; kamusal ve özel alanlarda güç sahibi olanların araçlarına dönüştürülmüştür. 

Ceza hukuku temel hak ve özgürlükleri baskı altında tutmanın değil, bunlara kamusal ya da özel alandaki güç sahiplerinden gelebilecek saldırı ve müdahalelere karşı eşit biçimde ve ayrım gözetmeyen etkin bir hukuk koruması ve güvenliği sağlayan araç haline dönüşmelidir (U. Alacakaptan).  

Ceza hukuku böyle bir araç kimliğine kavuşabilmelidir. Bunun için öncelikle düşünce farklılıklarını bastıran ve demokratik çoğulculukla bağdaşmayan her türlü siyasi suçlardan yargının arındırılması ile başlanabilir. Böylece anti sosyal karakter taşımayan birçok eylemin suç olmaktan çıkarılması mümkün olabilir. 

Ceza hukuku en geniş anlamda yasalara ya da yukarıdan indirilen kurallara uymayı düzene uygun düşünmemeyi bile suç sayıp cezalandıran bir hukuk olmaktan çıkarılmalıdır. 

Ceza hukukunda yasalar; normu koyan siyasal erkin menfaatini korumamalıdır. Böyle bir anlayışla üretilen normlar insan hakları temeline dayalı çağdaş ceza hukuku ile bağdaşmaz


İfade özgürlüğü hakkı kimindir? İfade özgürlüğü herkesin hakkıdır ve toplanma özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü ile yakın ilişkisi olan ve tüm hak ve özgürlüklerin omurgasıdır. 

Temel haklar ve özgürlükler için kutup yıldızıdır, korur ve yol gösterir. 

Toplanma özgürlüğü; ifade özgürlüğü kapsamında bir düşüncenin toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi herhangi bir biçimde toplu bir şekilde dile getirilmesidir. İfade özgürlüğünün koruması altındadır, bu hak ve özgürlüğün yolunu aydınlatır. 

Bireyler örgütlenme özgürlüğüne sahiptir ve ortak bir amacı gerçekleştirmek için bir araya gelmeleri ve örgüt çatısı altında ortak faaliyet yürütmelerini güvence altına alır. İfade özgürlüğünün kolektif biçimde kullanılma biçiminden ibarettir.

Geçmişte düzenlenen bu hakları kullananların eylemlerini suç iddianameler ve gerekçeli hükümler ağır ve ezici bir çoğunlukla herkesin ifade özgürlüğünü, toplantı ve gösteri yürüyüşü ve barışçıl protesto hakkını, örgütlenme özgürlüğünü reddeden kararlardır. Böylelikle ceza hukuku temel insan hakları için amaç olmaktan çıkarılmış siyasal erkin aracına dönüşmüştür. 

Günümüzde Yargı Reformu Stratejisi (2019) kendisini şöyle anlatıyor: “Belge'de ele alınan konuların iki temel yönü bulunmaktadır. Bunlardan biri mevzuat altyapısına, diğeri uygulamaya ilişkindir. Uygulamada insan hakları duyarlılığının artırılmasına ilişkin çalışmalar yapılması planlanmıştır. Bu çalışmalar özellikle ifade ve basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ve tutuklama tedbirine ölçülü başvurulmasına yönelik olacaktır.” 

Yargı Reformu Stratejisi (2019) devamında ifade özgürlüğü için bakın ne diyor: 

“İfade özgürlüğünü etkileyen mevzuat üzerinde öngörülen değişiklikler, haber verme sınırları içerisinde yer alan, eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağına ilişkin düzenlemelerin ceza mevzuatının bütününün değerlendirilmesi suretiyle etkin biçimde uygulanmasına yönelik olacaktır. Hak ve özgürlüklere ilişkin standartları yükseltmek üzere mevzuat gözden geçirilecek ve gerekli değişiklikler yapılacaktır.

İfade özgürlüğüne ilişkin mevzuat ve uygulama analiz edilerek, bireylerin hak ve özgürlük alanlarını daha da genişletecek düzenlemeler yapılacaktır. İfade özgürlüğünü ilgilendiren yargı kararlarına karşı kanun yolu güvencesi artırılacaktır.

Özgürlük ve güvenlik hakkını etkileyen, gözaltı, tutuklama ve diğer koruma tedbirlerine ilişkin mevzuat ve uygulama gözden geçirilerek, ölçülü bir şekilde uygulanması yönünde değişiklikler yapılacak ve tedbirler alınacaktır. (... e) İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Hakkında Kanun'da ve diğer kanunlarda yer alan erişim engelleme usulleri, ifade özgürlüğü çerçevesinde ele alınarak gerekli değişiklikler yapılacaktır” (YRS Sayfa 26-27).

Yıllardır aynı şeyleri dinleye dinleye bıktık, öfkelendik. Yargıda ortaya çıkan “güvenilmeyen yargı” ve “beklenmeyen adalet duygusunu” bizler yaratmadık. Suç iddialarınızla yargılanarak mahkûmiyet kararlarının ve yaşamın muhalefet şerhleri olduk… Artık bizleri kimse aldatmasın, umutlandırmasın. Yapacaklarını yaptınız zaten!  

İnsan haklarını ve temel özgürlükleri koruma adıyla bu zamana kadar bizleri kimler aldattı ise önce hepimizin gözleri önünde kendi günahlarıyla yüzleşsinler, tanık olalım. 

Aldatanların kurduğu düzenin yargısını araç olmaktan çıkaracak olanlar; ceza hukukunu insan haklarını koruyan bir kimliğe kavuşturmak amacında olanlardır. 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Salı, Aralık 11, 2018

BEYANNAME ve YETMİŞ YILLIK KÜLLER

Av. Fikret İLKİZ

10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin kabulü üzerinden 70 yıl geçti. Dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olarak insan haklarına saygı göstermek, korumak, geliştirmek ve ortak bir anlayış oluşturmak için her birey ve her organ görevlidir.  
70 yıldan çok daha önceydi…Birinci Dünya savaşı çoktan bitmiş, silah üretimi ile kalkınmanın mucitleri görülen Naziler, muhaliflerin zayıflığı ile beslenerek işbaşı yapmışlardı. SA, SS ve Gestaponun kurucusu, III Reich Başbakan yardımcısı Hermann Goering “Nazi Tekniği” denilince ne anlaşılması gerektiğini Nürnberg Mahkemesinde şöyle anlatmıştı:
“Tabii ki insanlar savaş istemezler. Adam evinde memnun mesut yaşarken neden savaş istesin ki? Ülke halkları hiçbir zaman savaşmak istemezler, Rusya’da da İngiltere’de de Almanya’da da… Bu anlaşılır bir şey tabii ki, ama bir ülkenin politikasına liderler karar verirler. Demokrasi de olsa, faşist diktatörlük de olsa liderlerin insanları arkalarından sürüklemeleri son derece kolaydır. Onlara ülkelerinin saldırıya uğradığını söyleyin yeter. Barış yanlısı olanları da vatansever olmadıkları için ülkeyi tehlikeye atmakla suçlayın, bu kadar basit. Bu taktik bütün ülkelerde işler…” 
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinden insanlık ne ummuştu ne buldu?

Makalenin devamı için tıklayınız!

Etiketler: , , ,

Pazar, Şubat 18, 2018

Yine RTÜK, yine Internet...

18. 02.2018 tarihli Gazete Duvar'da İrfan Aktan'ın Av. Fikret İLKİZ ile yaptığı röportajdan alıntı:

Özellikle İnternet ortamında habercilik yapan gazetecileri tedirgin eden yeni bir tasarı gündemde. İktidarın, İnternet’i RTÜK denetimine sokma tasarısına dair değerlendirmeniz nedir?
Bu konuyla ilgili Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanmış bir tasarı var. Tasarının gerekçesi olarak vergi kaçakçılığının önlenmesi gösteriliyor. Bunun için radyo ve televizyonların İnternet yayınlarıyla ilgili bir düzenleme yapılmak isteniyor. RTÜK’ü düzenleyen kanuna ilave olarak “özel radyo-televizyon istasyonları ayrıca İnternet ortamında da televizyon yayını yapıyor. O halde bu yayınların yapılabilmesi için de bir düzenleme yapalım” deniyor. Tasarının amacı bu. Peki gerçekten böyle mi olur, hayır. İnternet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesine dair kanun 5651 Sayılı, ayrı bir kanundur. Burada İnternet yayınının ne olduğu tarif edilir. Özel radyo-televizyonların yayınıyla ilgili kanun ise ayrı bir kanundur. Oradaki yayın kavramı ayrıca anlatılır, tanımlanır ve bu anlamda içerik denetimi de RTÜK’e verilir. O zaman iki kanundaki farklılıklar nedeniyle pek çok sorun gündeme gelebilir. Çünkü siz bir kanunda, İnternet ortamında yapılan yayınların denetimiyle ilgili düzenleme yaparsanız, bu düzenleme tüm İnternet yayınları üzerinde de uygulanmaya başlanabilir. Web sayfalarından başlayıp sadece İnternet üzerinden televizyon yayını yapan istasyonlara varıncaya kadar bir RTÜK denetimiyle karşı karşıya kalabiliriz. Bu da çok tehlikelidir. Oysa özel radyo ve televizyonlarla ilgili olan bir kanundaki düzenleme İnternet ortamındaki yayınları ilgilendirmez.
Röportajın tamamı: 

Fikret İlkiz: Deniz Yücel kararı sevindirici ama endişe uyandırıcı


Etiketler: , , , , , , , , ,

Pazartesi, Aralık 18, 2017

FİKRET İLKİZ'DEN

Fikret İLKİZ

Mustafa Akgül anısına…
Yaşanmışlıkların anılarına, birlikte yaşadıklarımıza ve anılara dönüşebilen yaşamlar için…

İnsanlar vardır, dokunur. Dokunduğu her şey değişir, başkalaşır ve çoğalırlar. Sonra giderler ve sessiz sedasızdırlar.

Ona “internetin babası” derlerdi.

Ölümünden sonra yazıldı, daha çok yazılacaktır da. Ona böyle demek hiç boşuna değildi. Öyle anılsın ve öyle çağrılsın. Böyle hatırlansın ve böylece yaşayıp gitsin.

İsterseniz ona saygısızlık olmasın diye unvanlarıyla anabilir ve söylediklerine, yazdıklarına, düşüncelerine, onun en içten gülüşlerine atıf yaparak onu yaşatırsınız.

Yaşamın içinde, dere kenarında, bir su başında, deniz kıyısında ve bakıp kaldığınız gün batımlarında anarsanız eğer; o bir bilim insanıydı.

Nasıl mı? Halkın, insanların içinde ve onlar için var olarak onların içinden çıkmış birisi olarak duru, içten ve duyarlı bir bilim insanı ve insan.

Bu ülkede yaşadı.

Bu topraklarda, bu coğrafyada bilim insanlarının kıyım kıyım kıyıldığı tüm zamanlar dahil; herkes için “internet yaşamdır” sözünü söyleyen bilim insanı; bu iki kelimeyi bu evrene üfledi, bıraktı ve gitti. Dokundu.

Ona “İnternetin babası” derlerdi.

Adını bilmeseniz ve unutsanız ve anımsamakta güçlük çekseniz bile, o öyleydi.
Ne zaman sorsanız “İyiyim” derdi canı gönülden. Sorardı çok içten ve ahbapça; “Asıl senden ne haber, nasılsın?” diye ve yüzünü görmeseniz bile gülümsediğini hissederdiniz.

Deyip duruyoruz ya ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü.
Küçük bir katkınız olsun! Siz de katılın yaşamı savunmaya, ifade özgürlüğünden yana olmaya ve bir taş koyun yükselen kulelere.

Elinizi taşın altına koyun ve siz de katılın ifade özgürlüğünü korumak için bir şeyler yapmaya. Ya da özgürce bilgiye ulaşmak ve özgürce bilgiyi nasıl paylaşmak istiyorsanız söyleyin, tartışalım, arayalım, bulalım ve dediğiniz gibi; öyle yapalım!

O öyle yaptı. Türkiye’de ve bu evrende insanlığın gelişiminde İnternet’in yerini sanayi devrimi ile eşdeğer gördü. Anlattı, açıkladı, sürekli anlattı, sürekli anlatıcıları, yazanları, bilim insanlarını bir araya topladı ve tüm sıradanlıkları şenliklere çevirdi.

Basit gibi gözüküyor. Ama bir durun ve düşünün! “İnternet yaşamdır” dedi ve herkese dokundu. Ne kadar basit bir anlatım gibi gözükse de iki kelimenin yarattığı güçle, elini taşın altına koydu, özgürlükler, haklar ve demokrasi için sözünü söyledi. Sözünüz var mı?

Özgür yazılım ve Linux Günleri adıyla şenlikler yaptı. Özgürlük denilince aklına gelen “özgür yazılım” nasıl bir şeydir? Linux’u nasıl anlarsınız? Türkiye’de İnternet Konferansları onun ve onun gibi insanların sayesinde günlük yaşamımızda anlaşılır oldu. Anlama kavuştu.

Bir soru, bir cümle, bir şey için kilometrelerce yol yapmanın yorgunluğunu hiç duymadan; aklına takılan bir sorunun, bir cümlenin ve bu ülkede olup bitenlerin ne olduğunu anlamak ve anlatabilmek ve yapmak ve özgürlüklere yol açmak için İnternetin ne olduğunu bilim insanı ve insan olmanın inancıyla herkesle paylaştı. Dokundu.

Ona “İnternetin babası” derlerdi. Boşuna değildi.

İnternet ile haşır neşir olanlara, özgürlükleri savunanlara, hakları koruyanlara ve yol arkadaşlarının çoğuna hakedilmiş isimler taktı. Birisi de “Cumhuriyet’in İnternetçisi” …

“İnternet yaşamdır” sözünü bu evrende ve bu ülkede söyledi. Hepimize, demokrasiye ve özgürlüklere fevkalade aydınlık bir akıl ve felsefeyle dokundu, çoğalttı.

Yaşamı, yaşam gibiydi, kendisiydi ve paylaştı.

Yeryüzüne dağıtıp gittiklerini, yaptıklarını, özgür yazılım üzerine inşa ettiği felsefesini ve dokunduğu her şeyi çoğaltmalıyız. İnternet yaşamdır dediğine göre; korumalıyız.

Dokunduklarını çoğaltmalıyız.

Veda etmek, ışıklar içinde kal demek çok zordur. Zor ama…

En iyisi Vecihi Timuroğlu’nun Lirik Dörtlükleri'nden  III.’sünü seçmek.

Her şeyin yitişi değil ölüm
Durulur suyu ırmakların
Kahve benekli balıklar çoğalır
Üzerinde ince kumların

Etiketler: , , , ,

Perşembe, Aralık 14, 2017

MUSTAFA AKGÜL...

13 Aralık 2017: Doç. Dr. Mustafa AKGÜL'ü kaybettik...

2002'de Füsun Nebil Sarp öncülüğünde ve merhum Tuncer Üney, Fikret İlkiz, Erdem Türkekul, Yavuz İrtem, merhum Özgür Uçkan gibi isimlerin çabalarıyla bu platformun kurulmasında o da Ankara üzerinden canla başla destek vermişti. Daha sonra Ankara'da I. Bilişim Şurası'nın düzenlenmesinde de... Ve sonra tüm ülkede açık kaynak yazılımının yaygınlaşmasında...
"Internet Yaşamdır" sloganıyla her yıl düzenlediği Internet Haftası etkinliklerinin sonuncusunu da geçtiğimiz Nisan'da düzenlemişti: İnternet Haftası Bilişim STK’ları Bildirisi

Yeri kolay kolay doldurulamaz...
Bkz: http://turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=57953

Etiketler: , , ,

Pazar, Ağustos 06, 2017

Fikret İLKİZ: "KAFKA, DAVA VE AHMET CEMAL GERÇEKLİĞİ"

Ölümün kıyısından dönmedi, yüreği yorgun ve halsizdi…

Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan son yazısından bir önceki 5 Haziran 2017 tarihli "ne garip federico adında olmak…" başlıklı yazısına şöyle başlamıştı:

Bu yıl ölümün kıyılarına yaptığım üçüncü yolculuk.
Ve bir geri dönüş daha.
Ve yine tuhaf bir güven duygusu: "Bu hikâye daha bitmedi…"
Cankurtaranın sirenleri gecenin karanlığını yırtarken bile gücünü yitirmeyen bir duygu: "Bu hikâye daha bitmedi…"
Başlangıçta, iç dünyamda hafiften nabız gibi atarken, henüz soyut adımlarla ilerleyen bir kıpırdanış. İleriye yönelik, sanki yeterince şekillenmemiş bir köprüde el yordamıyla ilerlemeye çabalayan bir duygu: "Daha söyleyeceklerim, söylemem gerekenler var…"


Ahmet Cemal "daha söyleyeceklerim, söylemem gerekenler var" demişti…
Bu yazısının tam orta yerinde General Franco'ya bağlı faşistler tarafından yargılanmadan otuzsekiz yaşında kurşuna dizilen Federico Garcia Lorca için şöyle söylemişti:

"General Franco, Lorca'nın ve İç Savaş'ın ardından daha uzun yıllar yaşadı. Şimdi Madrid yakınlarında, harcı uygar insanlığın sonrasız lanetleriyle yoğrulmuş bir anıtmezarda yatıyor. Yeryüzü yolculuğu otuz sekizinci yılında Franco'nun gözlerini kan bürümüş faşistlerinin kurşunları ile noktalanan Lorca'nın mezarı ise belli değil; çünkü insanlık mimarlıktaki onca ilerlemelerine rağmen, tüm dizelerini insanı her defasında daha da insan kılan sözcükler bestelemek için avuçlarından evrene üfleyen şairlere layık gömütler inşa etmeyi henüz başaramadı."

Güncel Hukuk dergisinin Temmuz sayısında "Edebiyat ve Hukuk" köşesi Can Yayınlarından Franz Kafka'nın "Dava" adlı romanına ayrılmıştı. Çevirmeni Ahmet Cemal

Yeryüzünün insanı, Ahmet Cemal insanlardan ayrıldı… Daha söyleyeceklerini, söylemesi gerekenleri, mutluluklarını, kırgınlıklarını yüklendi ve gitti. Ardında aydınlanmanın ışığınıbıraktı.

Yaşamı insanlığa armağan, eserleri; insanın insan korkusu olmadan yaşayabileceği bir evrene üflenmiş edebiyatın sonsuzluğu gibi…

Nasıl uğurlamalı acaba? Kendi satırlarıyla, kendi yazdıklarıyla, çevirileriyle ve yaşama kattıklarıyla uğurlamalı ve yaşatmalı…

Kafka'nın Dava'sı gündemimizden hiç eksik olmuyor.

Ahmet Cemal, 20. yüzyıldan günümüze dek etkisini hiç yitirmeyen "korku" ile ilişkimizi Kafka'nın "Dava" adlı eserinin Önsözünde "Kafka, Dava ve Gerçeklik" başlıklı yazısında anlatır.

Ahmet Cemal ile vedalaşmadan onun bu yazısının bazı bölümlerini alıntılayarak uğurlamak en iyisi… Ahmet Cemal'in gerçekliği ve insanın insan korkusu hakkındaki Dava'ya Önsöz'den bazı bölümler….

"(...) Kafka'nın eserlerinin tümünde kavramlaştırdığı konu, Camus'nün sözünü ettiği korku'dan başka bir şey değildir. Ve kimi kültür tarihçilerinin savları doğrultusunda, kimi çağların özetleyicisi olan sanatçılar varsa eğer, Kafka da korkunun çağı olan 20. yüzyılı bu niteliğiyle en yetkin düzeyde özetleyebilmiş birkaç yazardan biridir.

(…) Dava, yazarın yukardan beri sözünü ettiğimiz korkusunun yaratı düzleminde en yoğunlaştığı eserlerinden biridir. Romanın kahramanı Joseph K. dünya ile aslında bir sıradanlık ilişkisi içerisindedir; bir başka yönüyle o, her yönüyle bir sokaktaki adam'dır. Her gün düzenli gittiği bir işi, her sabah çıktığı, akşam da geri döndüğü bir pansiyonu, küçük merakları, sıradan tutkuları vardır. Yani hiçbir yönüyle bir kahraman değildir; ama her yönüyle, ya da sırılsıklam insandır. Her şey, bu insanın bir sabah evinde bilmediği bir suçtan ötürü tutuklanmasıyla başlar.

K. ilk başta doğal olarak korkarsa da, bu korkusu zamanla yoğunluğunu yitirir. Hangi suçu işlediğini bilmeden yargılanma sürecine girmesi, çevrenin telkiniyle K.'ya da bütünüyle doğal bir süreç gibi gözükmeye başlar. Aslında kendi "davalı" konumundan romanda ilk söz eden de K.'dır. Kimin tarafından dava edildiğini sorduğunda, daha biraz önce ona tutuklandığını bildirmiş olan ve böylece görevini tamamlamış gözüken kişi K.'ya dava edildiğini söyleyemeyeceğini, daha açık deyişle dava edilenin o olup olmadığını da bilmediğini söyler; evet, tutuklanmıştır, ama doğru olan tek şey, şimdilik budur.

K., gerçi tutuklanmıştır, ama günlük yaşamını sürdürmekte özgürdür. Belki mahkeme, yalnızca onun tutuklanmasını istemiştir; belki de bu tutuklama bir tehdit değil, yalnızca bir uyarıdır. Her ne olursa olsun, K. davayı kendi girişimleriyle yürütmek ister; mahkemenin çok ağır çalıştığı düşüncesiyle, bir an önce mahkûm olabilmek için çare arar. Mahkûm olmak istemesinin nedeni, davadan ancak böyle kurtulabileceğini bilmesidir. Gerçi ressam Titorelli ile yaptığı uzun görüşme sırasında, gerçek anlamda aklanma, görünüşte aklanma ve sürüncemede bırakma gibi yolların da bulunduğunu öğrenmiştir. Ancak, gerçek anlamda aklanma kararını yalnızca hiç kimsenin ulaşamadığı en yüksek mahkeme verebilmektedir; geriye kalan öteki iki yolun ortak noktası ise, Titorello'nun deyişiyle, davalının mahkûmiyetini önlemektir; ne var ki bu K.'ya göre aynı zamanda gerçek anlamda aklanmanın engellenmesi demektir.

Mahkûmiyetin engellenmesi, aklanmanın engellenmesiyle eşanlamlı olunca, tutuklanana tutukluluktan kurtulabilmesi için kendini mahkûm ettirmekten başka çare kalmamaktadır. Kafka'nın burada anlatmak istediği, K.'nın aslında zaten yaşam ya da dünya tarafından tutuklanmış, fakat bunun bilincine hiçbir zaman varamamış oluşudur. Bu, her insan için geçerli olan bir konumdur. Dava'da yer alan bütün ayrıntılar, bu tutukluluğun kanıtlarıdır. Bu bağlamda romandaki mahkeme süreci, yaşam süreciyle eşanlamlıdır; yaşam tarafından tutuklanmış olmaya bir son verme girişimi, yani elde edilecek mahkûmiyet, tutuklulukla birlikte yaşamın da son bulması anlamına gelecektir.

Daha soyut anlatıldığında bu, dünya ile yaşayamayan bir Ben'in, dünyasız yaşama olasılığını seçmesi demektir; ama dünya, yaşamanın onsuz olunamaz koşulu niteliğini taşıdığından, sözü edilen olasılığın seçilmesi yaşamın yitirilmesine yol açmaktadır.

Kafka'nın kahramanının istemediği dünya, en başta sözünü ettiğimiz korku çağının dünyasıdır.
İnsanı insan kılan sözcüklerinle "ne garip federico adında olmak…" başlıklı yazını bitirdiğin ve dediğin gibi, "Peki. Öyle olsun!"

Dava'larla olan sıradanlık ilişkisinde "Kafka, Dava ve Gerçeklik" yazın üzerinden insanlığın insan korkusunu anlamak için çaba göstermeye ve aydınlığını anlamaya çalışacağım Ahmet

Cemal…

Gerçekliğinle yeryüzünden uğurluyorum, ışıklar içinde kal…

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Pazartesi, Nisan 25, 2016

KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMAMASI KANUNU


Av. Fikret İLKİZ
25 Nisan 2016
Basit bir soru, kişisel veri nedir?

Kısaca kişiyi doğrudan ve dolaylı olarak belirlenebilir kılan tüm veriler kişisel veridir.

Anayasa Mahkemesinin 09.04.2014 tarihli kararına göre; kişisel veri kavramı, belirli veya kimliği belirlenebilir olmak şartıyla, bir kişiye ilişkin bütün bilgileri ifade eder. İlk adımda bir kişinin adı, soyadı, doğum tarihi ve doğum yeri gibi bireyin sadece kimliğini ortaya koyan bilgiler kişisel veridir. Ama sadece bu değildir, telefon numarası, motorlu taşıt plakası, sosyal güvenlik numarası, pasaport numarası, özgeçmiş, resim, görüntü ve ses kayıtları, parmak izleri genetik bilgiler, IP adresi, e-posta adresi, hobiler, tercihler, etkileşimde bulunan kişiler, grup üyelikleri, aile bilgileri gibi kişiyi doğrudan ve dolaylı olarak belirlenebilir kılan tüm veriler kişisel veri kapsamında düşünülmelidir (Esas 2013/122, Karar 2014/74)

Kararı okumaya devam edelim…

Kişisel verilerin korunması hakkının amacı nedir?

Kişinin insan onurunun korunmasını amaçlar. Daha da önemlisi her bireyin kişiliğini serbestçe geliştirebilmesi hakkının özel bir biçimi olarak, bireyin hak ve özgürlüklerini kişisel verilerin işlenmesi sırasında korumayı amaçlamaktadır. Bir başka deyişle bu hakkın kullanımında kişisel veririn işlenmesi en çok dikkat edilmesi gereken ve hakkı koruyan bir kavramdır.

Artık bilişim teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde eski ve geleneksel yöntemlerle mümkün olmayan hızla ve kolaylıkla çok sayıda verinin toplanabilmesi günümüzde çok basit bir bilişim işlemidir. Bir anlamda çeşitli yerlerde depolanmış, durduğu yerde duran ve daha önce birbirinden ilişiksiz şekilde tutulan pek çok verinin merkezi olarak bir araya getirilebilmesi yani verilerin işlenmesi basittir. Günümüz teknolojileri ile verilerin, veri eşleştirme ve veri madenciliği gibi ileri teknolojik olanaklarla analize tabi tutulmak suretiyle, veriden yeni veriler üretme kapasitesi çok artmıştır. Verilere erişim ve veri transferleri çok kolaylaşmıştır.

Kişisel verilerin ticari işletmeler için kıymetli bir varlığa dönüşmesi ve çok değer kazanması sonucunda özel sektör tarafından ticaret/iş/kâr üçgeninde yaratılan riskler düne göre daha yaygın ve önemli boyutlara ulaşmıştır. Hatta terör ve organize suç örgütlerinin kişisel verileri ele geçirme yönündeki faaliyetlerinin artması endişe verici boyutlardadır. Ortaya çıkan sonuçtan ürkmemek olası değildir. Anayasa Mahkemesi kararında yaptığı bu tespitlerden sonra şu sonucu ulaşıyor; bilişim teknolojilerinin sahip olduğu olanaklar “Günümüzde kişisel verilerin en üst seviyede korunmasını zorunlu kılmaktadır.

AYM’ye göre bu bağlamda Anayasanın 20. maddesinin üçüncü fıkrasının son cümlesinde, “Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir” hükmüne yer verilerek kişisel verilerin korunması hakkı anayasal güvenceye bağlanmıştır. Yani, bu şekilde kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı bireylerin kişisel verileri koruma altına alınmıştır.

Anayasa'nın  “Özel hayatın gizliliği ve korunması” başlıklı 20 maddeye eklenen ek fıkraya göre “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsar. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller kanunla düzenlenir.” (12.9.2010 -5982 sayılı Kanun 2 md.)

Kişisel verilerin “gizliliğinin korunması” Anayasanın teminatı altında değildir ama buna rağmen, kişisel verilerin “korunması” anayasal teminat altına alınmıştır.

Anayasadaki bu düzenlemeye göre acaba Kanun çıkarılmış mıdır?

24.3.2016 kabul tarihli 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, 07.4.2016 tarihli ve 29677 sayılı Resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Kanunun Yürürlük maddesine göre; kişisel verilerin aktarılması, yurt dışına aktarılması, ilgili kişinin hakları gibi bazı düzenlemeler Kanunun yayımı tarihi olan 7.4.2016 tarihinden itibaren altı ay sonra yani 7 Ekim 2016 tarihinde yürürlüğe girecektir.

Kanuna göre bu 6 ay içinde “Kişisel Verileri Koruma Kurulu” kurulacaktır. Kurul, bu Kanunla ve diğer mevzuatla verilen görev ve yetkilerini kendi sorumluluğu altında, bağımsız olarak yerine getirecek ve kullanacak. Görev alanına giren konularla ilgili olarak hiçbir organ, makam, merci veya kişi, Kurula emir ve talimat veremeyecek, tavsiye veya telkinde bulunamayacaktır. Aslında böyle bir düzenleme gereksiz olmuştur Zaten daha başında kuruluşu itibariyle “bağımsızlığı” söz konusu değildir. Çünkü dokuz üyeden oluşacak olan bu Kurulun beş üyesi Türkiye Büyük Millet Meclisi, iki üyesi Cumhurbaşkanı, iki üyesi Bakanlar Kurulu tarafından seçilecektir.

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu hükümlerine göre;  kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri özel nitelikli kişisel veri olarak kabul edilmiştir.  Özel nitelikli kişisel verilerin, ilgilinin açık rızası olmaksızın işlenmesi yasaktır. Ama bu yasağa getirilen bazı istisnalar çok düşündürücü ve çok sakıncalıdır.  Örneğin Kanunda sayılan sağlık ve cinsel hayat dışındaki kişisel veriler, kanunlarda öngörülen hâllerde ilgili kişinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir.

Sağlık ve cinsel hayata ilişkin kişisel veriler ise ancak kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla, sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından ilgilinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir. Özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesinde, ayrıca Kurul tarafından belirlenen yeterli önlemlerin alınması şart koşulmuş olmasına rağmen (Madde 6); yeterli önlemin ne olduğu bile yeterince açıklanmamıştır.

Bir başka önemli sorun daha var. İlgili kişinin açık rızası aranmaksızın kişisel verilerin işlenmesinde ve korunmasında Kanunun 28 inci maddesinde yer alan “istisnalar” çok düşündürücüdür. Sadece iki örnek vermekle yetinelim…   

Örneğin “Kişisel verilerin millî savunmayı, millî güvenliği, kamu güvenliğini, kamu düzenini, ekonomik güvenliği, özel hayatın gizliliğini veya kişilik haklarını ihlal etmemek ya da suç teşkil etmemek kaydıyla, sanat, tarih, edebiyat veya bilimsel amaçlarla ya da ifade özgürlüğü kapsamında işlenmesi” mümkündür ve bu Kanun kapsamı dışındadır.

Artık ifade özgürlüğünüz kayıt altındadır.  

Hatta “Kişisel verilerin millî savunmayı, millî güvenliği, kamu güvenliğini, kamu düzenini veya ekonomik güvenliği sağlamaya yönelik olarak kanunla görev ve yetki verilmiş kamu kurum ve kuruluşları tarafından yürütülen önleyici, koruyucu ve istihbarı faaliyetler kapsamında işlenmesi” de mümkündür.

Milli güvenlik veya savunma, kamu güvenliği, kamu düzeni ve hatta ekonomik güvenlik gerekçeleriyle ilgili kişinin açık rızası aranmadan kişisel verileriniz işlenebilir, transfer edilebilir, yeterli koruması yoktur.

Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, insan haklarının korunmasında yaratılan risklerin başında gelen kanuni bir engel ve düzenlemedir.  

Etiketler: , , , , , , , ,

Pazartesi, Haziran 15, 2015

Fikret İLKİZ'den durum saptama: "HERKES EGOSUNU BİR KENARA KOYMALI"

Fikret İlkiz- 15 Haziran 2015
HERKES EGOSUNU BİR KENARA KOYMALI

Başta sözün sahibi ve sonra herkes…

Anayasaya göre egemenlik yetkili organlar eliyle kullanılır. Yürütme yetkisi ve görevi Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasa ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir (AYM Madde 8). Cumhurbaşkanı parlamenter sistemlerde devletin başı sıfatıyla hakem konumundadır. Tüm siyasi partilere, iktidar ve muhalefete karşı bağımsız ve tarafsız kalması beklenir. Bu beklentinin yaşama geçirilmesi amacıyla Cumhurbaşkanının parlamento veya halk tarafından seçilmesinin özel önemi vardır.

1924,1961 ve 1982 Anayasalarının yapım sürecinde Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yöntemi önerilmiş ama benimsenmemiştir. Bu arayışın nedeni cumhurbaşkanının tarafsızlığını sağlamayacak bir statünün sağlanabilmesidir.

1987 yılında eski Cumhurbaşkanlarından Turgut Özal’a Başbakanlığı döneminde; “Ben Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini daha demokratik görüyorum. Çünkü Cumhurbaşkanı’nın epey yetkileri var. 1961 Anayasası gibi değil. Partiler aday gösterebilir veya dışarıdan aday gösterebilir, ama Meclis yerine Cumhurbaşkanı’nı halk seçmelidir. Cumhurbaşkanı da ona göre kendini güçlü hissetmelidir. Dikkat edin, bu başkanlık sistemi değil. Yani Amerika’daki başkanlık sistemi değil. Cumhurbaşkanımıza yetkiler vermişiz… Ağırlık onda… Halk seçerse daha güçlü olur” demişti (Hürriyet 23.04.1987). Aynı görüşü paylaşan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 01.10.1999’da TBMM yasama yılı açış konuşmasında mahzurlarına rağmen Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin, hatta mutlaka halk tarafından seçilmesinin, demokrasiye güç kazandıracağı ve demokratik kurumlara daha çok otorite kazandırması için yararlı olacağı görüşündeydi (Onar, Erdal yazısından. Anayasa Hukuku Kurultayı, 2001. TBB Yayını. Sayfa 373-374).

Geçmiş tartışmaların ve köprülerin altından çok sular aktı…

31.05.2007 kabul tarihli 5678 sayılı Kanunla Anayasa’da yapılan 14. değişiklikle 1982 Anayasasının 102 inci maddesi değiştirildi. Cumhurbaşkanının TBMM tarafından seçilmesi yürürlükten kaldırıldı.  Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan adayın cumhurbaşkanı seçilmiş olacağı ve bir kimsenin en fazla iki defa olmak üzere beş yıl süreyle Cumhurbaşkanı seçilebileceği kabul edildi. Anayasa değişikliğinden sonra yürürlüğe giren 19 Ocak 2012 kabul tarihli 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu hükümlerine göre “Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilir” (Madde 2).

Recep Tayyip Erdoğan 14 Ağustos 2001'de Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kurdu. Kurucu Genel Başkanı seçildi. AKP, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde üçte iki parlamento çoğunluğuyla tek başına iktidar oldu. Genel seçimlerde milletvekili adayı olamayan R.T. Erdoğan, yapılan yasal düzenlemeyle milletvekili adaylığının önündeki yasal engelin kalkması üzerine, 9 Mart 2003'te Siirt ili milletvekili yenileme seçiminde oyların yüzde 85'ini aldı ve 22. Dönem Siirt Milletvekili olarak parlamentoya girdi. 15 Mart 2003 tarihinde Başbakan görevini üstlendi.

Şimdi Cumhurbaşkanı olan R.T.Erdoğan, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde partisinin %46,6 oy alması üzerine 60. Hükümeti, 12 Haziran 2011 seçimlerinde % 49,8 oy alarak 61. Hükümeti kurdu ve Başbakan olarak görev yaptı.
10 Ağustos 2014 Pazar günü yapılan seçimde 21.000.143 (%51,79) oy olarak 12. Cumhurbaşkanı seçildi.

28 Ağustos 2014 tarihli 29102 sayılı 2. Mükerrer sayılı Resmi Gazetede “10.8.2014 Pazar günü genel oyla yapılan seçimde halk tarafından seçilerek görevime başlamış bulunuyorum” diyen Recep Tayyip Erdoğan; TBMM üyeliğinin sona ermesi ve “Başbakanlık Makamının boşalması nedeniyle, yeni Başbakan atanıncaya kadar Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığa vekâlet etmesini ve yeni Hükümet kuruluncaya kadar mevcut Bakanlar Kurulunun görevini sürdürmesini” Cumhurbaşkanı sıfatıyla rica etti.

12. Cumhurbaşkanı Anayasanın 103 maddesine göre hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, laik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağına, adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağına yemin etmiştir…

Cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu sıfatla Türkiye Cumhuriyetini temsil eder, Anayasanın ve Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. Anayasa kendisine “tarafsız devlet başkanı” sıfatıyla yetkiler vermiştir. Siyasal olarak “taraflı olan” Hükümetle veya Hükümet Partisi ile yetkilerini paylaşamaz. Örneğin yüksek yargı organlarına yaptığı seçimler bakımından kullandığı yetki “tarafsızlık statüsü” nedeniyle verilmiştir. Kanunların Anayasaya aykırılığı nedeniyle Meclise geri gönderme yetkisi verilmesinin nedeni de tarafsızlığıdır.

Daha açık söyleyelim; Cumhurbaşkanı devleti temsil etmek, demokratik sosyal hukuk devleti ilkelerini ve laik T.C’yi yüceltmek ve kollamak görevlerini Anayasa kurallarıyla üstlenen yansız bir baştır (AYM 18.12.1979 tarih 1979/45 sayılı kararından, AYMKD, s. 17, s372-376).      

Günümüzün 12. Cumhurbaşkanı Anayasada ve Anayasa Mahkemesi kararlarında yazılı tarife uyup uymadığı son seçimlerde kendini gösterdi.  

12. Cumhurbaşkanı genel oyla halk tarafından seçilmiş ilk Cumhurbaşkanıdır. Demokrasi anlayışlarının başımıza açtığı baskı rejimi ve olağanüstü dönemlerin olağanlaştırılmasındaki çabaları inkâr edilemeyen önceki Cumhurbaşkanlarından Özal ve Demirel’in demokrasinin kuvvetlenmesi ve kurumları için Cumhurbaşkanının halk tarafından seçimin sonucu ve yaşananlar ortada. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra Türkiye’nin “uçurumun kenarından döndüğü” ve aktif olarak seçim çalışmalarına katılımından dolayı asıl seçimi kaybedenin 12.Cumhurbaşkanı olduğu ve “başkanlık sistemi” isteğine halkın “hayır” dediği tekrar tekrar söyleniyor, yazılıyor ve herkes tarafından vurgulanıyor.

Umarım anlaşılmıştır…

Anayasa Mahkemesi twitter.com’un kapatılmasının ifade özgürlüğüne aykırı olduğu kararına Hükümet çok sert tepki göstermişti (20.03.2014/zaman.com.tr/politika_twitter-mwitter-hepsinin-kokunu-kaziyacagiz_2206121.html) web sayfasında yer alan Zaman gazetesi haberine göre Başbakan R.T.Erdoğan partisinin mitinginde yaptığı konuşmasında "Uluslararası komplolar bu işin içinde, bu twitterler var ya, şimdi mahkeme kararı çıktı. Bu twitter mwitter, hepsinin kökünü kazıyacağız.  Efendim uluslararası camia şöyle der böyle der, hiç beni ilgilendirmiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gücünü görecekler. Bunun özgürlükle alakası yok. Özgürlük birinin mahremine girmek değildir, özgürlük devletin sırlarını bu tür kanallarla, fitnelemek değildir. Buna fırsat vermeyeceğiz, süratle bu adımı atıyoruz. Ülkemin güvenliği söz konusu. Ülkeme fitne fesat sokmak isteyen ister ulusal olsun ister uluslararası olsun karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve bizi bulacaktır."  demişti.
Başbakan olarak kullanmadı ama 12. Cumhurbaşkanı şimdi twitter.com hesabını kullanıyor.

Seçimleri değerlendirdiği “Recep Tayyip Erdoğan ‏@RT_Erdogan 11 Haz.” twittleri Cumhurbaşkanlığının web sayfasında duruyor.

“Türkiye'yi hükümetsiz bırakan, egolarına mahkûm olanlar, tarihe de milletimize de bunun hesabını veremezler.”

Bir diğeri; Herkes egosunu bir kenara koymalı, bir an önce ülkemizde hükümet kurulmalı ve devlette devamlılık esastır anlayışıyla devam edilmelidir.”

Twitter hakkında Başbakan olduğunuz yıllarda görüşleriniz malum olmasına karşın; 7 Haziran 2015 genel seçim sonuçlarından sonra 12. Cumhurbaşkanı olarak, “Devletin başı” olduğunuza göre; önce siz Sayın Cumhurbaşkanı ve sizden sonra “herkes egosunu bir kenara koymalı”…



Etiketler: , , , , , , , , ,