Pazar, Mart 25, 2012

GAZETECİLER VE KİŞİSEL VERİLER



                           Fikret İLKİZ

Haberlere göre, kişisel verilen korunması ile ilgili olan Kanun tasarısının yeniden Meclis gündemine getirileceği açıklandı. Böylece Anayasa değişikliği ile kabul edilen yeni düzenleme ile Türk Ceza Kanunundaki kişisel verilerle ilgili hükümlerin ardından “kanun” yapılacağı anlaşılıyor. 
Sadece ve sadece bu nedenle yeniden ve yeniden yazarak hatırlatmak gerektiğine inanıyorum. 
Hükümet tarafından, TBMM 23 üncü dönemde 24.04.2008 tarihinde kanun tasarısı olarak Meclise sunulduğu halde her nedense kanunlaşmadığı için eski tasarı artık hükümsüz durumda. Anlaşılan Hükümet, tasarıyı yenilemek suretiyle Meclise yeniden getirecek.  
Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısının özü, kişisel verilerin ne olduğu ve işlenmesinde kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı ile temel hak ve özgürlüklerinin korunması ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin uyacakları esas ve usullerin düzenlenmesi ve bir kurul korunmasını amaçlamaktadır.
Çoğunluğun evet dediği Anayasayı, 5982 sayılı Kanunla (13.05.2010 Resmi Gazete) değiştirerek Anayasa’nın "Özel Hayatın Gizliliği" hakkındaki 20. Maddesine eklenen son bir fıkra ile “kişisel verilerin korunması” anayasada yer aldı. Düzenlemeye göre, artık herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsamaktadır. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller ise kanunla düzenlenecektir. 
Böylece kişisel verilerin “korunması” ve bir kanun yapılması Anayasada yer aldı. 
Görüşüme göre, Anayasa Madde 20 son fıkrası, kişisel verilerin “gizliliğinin korunması” hakkında bir düzenleme içermiyor ve devlete insanların kişisel verilerinin gizliliğinin korunması hakkında bir yükümlülük de getirmiyor. Hatta çıkarılacak olan kanunda yapılacak düzenleme ile “öngörülen hallerde” veya kişinin açık rızası ile kişisel verilen “işlenmesi” kabul ediliyor. Ama tam tersi olmalı ve “kişisel verilerin gizliliğinin korunması” Anayasada ilke olarak yer almalıydı. Böylece Anayasadaki bu yasak nedeniyle gizliliğin ihlaline neden olacak nitelikte kanun çıkarılması da yasaklanmış olacaktı.   
Ne devlet, ne de kişiler, kimsenin kişisel verilerinin gizliliğinin ihlaline neden olacak hukuka aykırı davranış içine girmelidir ne de kanunlar hak ihlaline neden olacak biçimde düzenlenmelidir. Anayasada yer alan düzenleme kişiler verileri koruyor, ama kişisel verilerin gizliliğini korumuyor. Çıkarılacak olan kanunlarla, “öngörülen hallerde” gizliliğin ihlal edilebileceğine dair kanuni düzenleme yapılmasına açık kapı bırakıyor. 
Kişisel veriler hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olarak elde edilmelidir. Kişisel verilerin toplanması, elde edilmesi, kaydedilmesi, düzenlenmesi, saklanması, değiştirilmesi, okunması, sorulması, kullanılması, transfer yoluyla başkalarına verilmesi, yayılması ya da hazır bulundurulması için yapılan her türlü işlem, yani “kişisel verilerin işlenmesi” de hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun olmalıdır. 
Kişisel veriler açık ve belirli olan, hukuka ve dürüstlük kurallarına uygun amaçlar için kaydedilebilir ve kullanılabilir. Kullanmak için amaç aşılmamalıdır. Kişisel veriler doğru ve güncel olmalıdır. Gerektiğinde yenilenmeli ve silinebilmelidir. Bu nedenle bütün bu halleri gerektiren “gereken haller” açık olmalıdır. Kişisel verilerin toplandıkları amaç için gereken sürenin dolması ile kişilerin kimliklerini belirtecek şekilde muhafaza edilmemelidir. 
Daha da önemlisi kişisel veriler sadece açıklanan koşullardan anlaşılan veya kanunla öngörülen amaçlara uygun olarak işlenebilirler. Sadece bu nedenle bile, çıkarılacak olan kanun veya kanunlar çok önemlidir. 
Sonuç olarak kişisel verilerin “gizliliğinin sağlanması ve korunması” temel insan hakkı olarak kabul edilmelidir. Kişisel verilerle ilgili tek bir kanun çıkarılması dahi yeterli değildir. 
108 sayılı Kişisel Verilerin Otomatik İşlenmesine İlişkin Olarak Bireylerin Korunması Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesinde (28 Ocak 1981), “Özellikli veri kategorileri” olarak sayılan “hassas kişisel veriler” “İç hukukta uygun güvenceler sağlanmadıkça, ırk menşeini, politik düşünceleri, dini veya diğer inançları ortaya koyan kişisel nitelikteki verilerle sağlık veya cinsel yaşamla ilgili kişisel nitelikteki veriler ve ceza mahkûmiyetleri otomatik bilgi işlemine tabi tutulamazlar”. 
Yeniden ve başka bir kanun tasarısı hazırlanır mı bilinmez ama eğer eskinin tekrarı yeniden gündeme gelirse, 2008 yılında hazırlamış olan kanun tasarısı herkes ve özellikle "gazeteciler" için bazı sakıncalar içermektedir ve “çok” tehlikelerle doludur. 
Bir kurulumuz daha olacak ve “Kişisel Verileri Koruma Kurulu" kurulacak. Kurulunun üyelerini ve Kurul Başkanını, Bakanlar Kurulu seçecek. 
Gazetecilerin kendi meslek örgütleri tarafından belirlenmiş olan meslek kuralları veya etik ilkeleri artık bu Kurul tarafından belirlenebilecek ya da Kurul kararları ile “uyumlu hale” getirilmesi istenecek gibi gözüküyor.  
Haberler ve köşe yazıları hakkında bu Kurul “geçici önlem” kararları(!) bile alabilecek…
Neyse, geçmişten geleceğe bir kanun tasarı hakkında hatırlatmada bulunmak istedim. 
Gazeteciler böyle bir kanun tasarısıyla ne bu ülke insanları için ne de kendi özgürlükleri, hakları, çalışma koşulları ve meslek ilkeleri için geçmiş yıllarda ilgilenmediler. 
Yeniden gündeme gelecek bu kanun tasarı hakkında kamuoyunu bilgilendirmek, haber vermek, aydınlatmak gibi amaçlarla da ilgilenmeyecekler ve başlarına dert açılmadan da ilgilenecek gibi gözükmüyorlar zaten…

Etiketler: , , , ,

Pazar, Mart 04, 2012

PİÇÂPİÇ, NE DEMEK?


Av. Fikret İLKİZ

Tarihin acılarıyla yüzleşmek yerine, acıları yeniden kanatmak ve insanlarda karmakarışık duygular yaratarak şaşkınlığa uğratmak yaşam biçimimiz olmuş. 

Taksim’de yapılan “Hocalı Katliamı”  mitinginde “Hepiniz Ermenisiz, Hepiniz Piçsiniz” pankartı ne demektir? Neden piç kelimesini kullanarak ve Ermenileri hedef alarak nefret söylemleri yayılıyor? 

Piç,  Farsça sıfat ve büklüm, kıvrım, dolaşık demek. Osmanlıca-Türkçe Sözlük (Mustafa Nihat Özön.1965) böyle yazıyor. 

Hatırımda, sizlerin hayatına dair her daim, piçtabım var benim… Yazıyı yazan ve göstere göstere yürüyen hanım ve onun gibilerin ruh haline dairdir bu düşüncem. Çünkü, piçtab demek telaş, sıkıntı ve şaşkınlık demektir. 

Nasıl telaşlanmam? Nefret söylemleri, düşmanlık ve kin yayıyorsunuz…

Nasıl şaşırmam, protesto ederken bile, piçtab yaratıyorsunuz bilerek ve isteyerek…  

Aslında haliniz piçâpiç, ya da piç ender piç; yani pek dolaşık, karmakarışık

Ama biliyorum ki, siz bu kelimeyi lügat anlamında kullanmadınız. Tam aksine küfretmek, nefretinizi saçmak için, kinle, düşmanlıkla ve intikam duygularıyla kullandınız. 

Piç, dediğinizde “anası ile babası arasında evlilik bağı olmadan dünyaya gelen çocuk” anlamında, önyargıyla ve nefret için kullandıysanız eğer; siz ne anlarsınız çocuktan?  Siz ne bilirsiniz “evlilik bağı olmadan” yaşamanın, sevginin ve çocuk yapmanın ne olduğunu? 

Çocuklar dünyaya geldikten sonra anası babası arasında evlilik birliği olmasa bile bizim ülkemizin vatandaşı değiller mi? Çocuklar üzerinden nefret söylemleri yaratmak ve onları öne sürerek politika yapmak, hangi ana babanın düşüncesi olabilir? 

Yoksa terbiyesiz, arsız çocuklar için mi kullandınız bu kelimeyi? 

Yoksa Atilla İlhan’ın “ Nasıl olsa bugünü de harcadık, piç ettik.” dizelerindeki gibi,  katliamı protesto edeyim derken, sizler de işi bozdunuz ve tadını mı kaçırdınız? 

Aslında yarattığınız piçâpiç, pek dolaşık ve karmakarışık değil, çok açık. 

Siz nefret duygularınızı dile getirmek için pankartlara “piç” yazmadan önce, çocuklara hakaret etmekten ve çocuklarımızın şahsi hallerine, dünyaya gelmeleri sırada yaşardıkları hallerin ne olduğuna baksanız ya! 

Yoksulluğun, göçlerin yol açtığı travmalar, yaşamın acımasızlığı gibi nedenlerle her gün daha çok çocuk suça sürükleniyor, çocuklar aleyhine açılan davaların oranı dikkat çekici biçimde artıyor.  

Cezaevlerinden tahliye olan çocuklar duygularını ve hayal kırıklıklarını nasıl yazıyor biliyor musunuz? 

“Çocuk mu var evde yok mu hiç önemsemezlerdi, başka aileler öğle yemeğinde, akşam yemeğinde en azından çocuklarını eve çağırırlardı, en azından açlıklarını düşünürlerdi çocuklarının, bizimkilerde o da yoktu. Şimdiki aklım olsa kaçar giderdim o evden” (Yaş, 20). 

“Arkadaş, dost kavramlarına cezaevine girdikten sonra farklı bakıyorum ve sadece bir tane dostum var o da suçu birlikte yaptığımız cürümüm. Onun da içinde kötülük yok, kara gün dostu.” (Yaş, 19). 

“Tahliyesiniz dediler. Biz inanamadık. Akşam karanlığında tahliye olduk. Çıkar çıkmaz gökyüzüne baktım. Gökyüzüne hep başım dik bakardım, artık normal bakınca da gökyüzünü görebiliyordum. Yıldızlara, gökyüzünün o anki manzarasına âşık oldum. Ama oradan ben değil ‘içimdeki ağlayan çocuk’ dışarı çıktı.” (17) (Cumhuriyet. 03.03.2012. Figen Atalay Haberi)

Yıldızlara âşık olan çocuğunuz var mı sizin? Siz hiç kafanızı kaldırıp gök kubbenin ne kadar güzel olduğunu fark ettiniz mi? 

Kin ve düşmanlığınız, nefret söylemleriniz kimseye yakışmıyor… 

Önyargılarınızla yaşıyorsunuz, herkese nefret bulaştırıyorsunuz ve nefret söyleminin topluma hâkim olmasını istiyorsunuz. Önyargılarınızdan kurtulun ve nefret suçuna dönüştürmeyin.   
Irkçı şiddetin ve nefret söyleminin tam karşılığıdır bu pankart. Irkçı nefreti yayın, kışkırtan bir niteliğe sahiptir. Bu yüzden nefret suçlarını işleyenlerin mağdur etmek istedikleri kitle çok geniştir. Mağdurun dışında mağdurun mensubu olduğu grubun bireyleri de suçtan zarar görmüş gibi etkilenirler. Tedirgin olurlar. Başkasını tedirgin etmek, kimsenin hakkı değildir. Hedef kitlede yer alan insanları zarar görecekleri endişesi ile karmakarışık (piç ender piç) etmeye kimsenin hakkı yoktur. İnsanlar arasındaki barışı bozamazsınız. Toplumsal çatışmayı tetiklemeyin. 

Çocuklara, Ermenilere, hiç kimseye ve hatta kendinize bile nefret suçlarını bulaştırmayın. 
Barış bu toprakların kaderi olmalıdır, kin ve nefret söyleminden vazgeçin. 

Etiketler: , , ,

Pazar, Ocak 15, 2012

YARGININ HIZI ve HAMMARBERG RAPORU


16 Ocak 2012
                                   
                                                                                                                                  Fikret İLKİZ
Yargıyı “hızlandırma” amacıyla bir yasa “tasarı”nın varlığını Adalet Bakanının basında yer alan açıklamalarından öğrendik. Ancak “tasarının” içeriğini ve yargıyı nasıl “hızlandıracağını” bilmiyoruz. Belki açıklandığında veya tasarı TBMM’de kanunlaştığında öğreneceğiz. Öyle ya, çoğunluk iktidarı…
Kamuoyu ile paylaşılmadan kanunlaşan kanun tasarılarının kanunlaşma süreçlerini gün ışığında yönetim ilkelerine, çoğulculuk ve demokrasiye aykırı görüyorum. Sadece Mecliste yapılan tartışmalarla kabul edilerek yürürlüğe konulan bazı temel kanunların demokratik hukuk devleti ya da hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmadığı inancındayım.
Özgürlüklerimizi koruyan insan haklarıdır, biçimsel anlamda kabul edilerek uygulamaya konulmuş yasalar değildir.
Hukuk devletinde, devletin gücü, insan temel hak ve özgürlükleriyle sınırlıdır. Bu nedenle içeriği adil olmayan, insan haklarına aykırı yasaların çıkarılması önlenmelidir. Asıl olan amaç, adaletli bir demokratik toplum düzeninin yaratılmasıdır.
Öteki türlü bir yaklaşımla, eğer “biz yaptık oldu” diyorsanız, kabul ettiğiniz yasalarla oluşturduğunuz “yasa devleti” olmanın ötesine geçemezsiniz. Bu adalet değildir, hukuk devleti hiç değildir.
Yargının “hızlandırılması” mıdır, yoksa adil yargılanma hakkı gereği herkesin makul sürede yargılanması ve makul sürede davasının görülmesini isteme hakkının düzenlendiği ve insan haklarının korunduğu bir adalet sisteminin inşası mıdır amacınız?
Çok dikkat çekici bir zamanlama içinde olduğumuzu düşünüyorum. Anımsar mısınız bilmiyorum, tam bu sırada geçtiğimiz günlerde yargı sistemimiz hakkında gerçekçi tespitlerinin yapıldığı çok önemli bir rapor yayınlandı. Konusu, Türkiye’nin yargı sistemi.
Yargının “hızlandırılması” hakkındaki yasa tasarısının kamuoyuna açıklanan bir raporla ilintisi var mıdır acaba?
Avrupa İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, 10-14 Ekim 2011 tarihleri arasında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sonucunda “ülkedeki adalet yönetiminin durumunu ve insan haklarının koruma düzeyini” 10 Ocak 2012 tarihli Raporunda değerlendirdi.  
“Türkiye’de Adalet Yönetimi ve İnsan Haklarının Korunması” raporunun her satırının okunmasında yarar var. Adaleti yönetenlerin nasıl yönettiğini, Türkiye’de insan haklarının korunma düzeyini gözler önüne seriyor.
Raporda yer alan ve aşağıda tırnak içinde okunmasını istediğim bazı cümleler var.
“Ayrıca adli kolluk sistemi, savcıların bu görevleri yerine getirmelerine tam anlamıyla destek olmak üzere geliştirilmelidir. İddianamelerin kalitesine de dikkat edilmelidir.
Komiser, özellikle AİHM içtihadı göz önüne alındığında, tutukluluğa çok sık başvurulmasına ve uzun tutukluluğa ilişkin kaygılarını tekrarlamaktadır.”
“Komiser, yargılamanın aşırı uzun sürmesinin, Türk adaletinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin mükerrer kararlar almasına yol açan kronik bir işlevsel bozukluk olduğunu gözlemlemektedir.”
(Avrupa Konseyi) “Bakanlar Komitesi’nin çeşitli vesilelerle belirttiği gibi, adaletteki aşırı gecikmeler, özellikle hukukun üstünlüğü ilkesine saygı duyulması ve adalete erişim bakımından büyük tehlike oluşturmaktadır. Aşırı uzun mahkeme işlemleri genel olarak adalet sisteminin saygınlığını ve toplumun adalet sistemine olan güvenini zedelemektedir.”
“Dava sürerken gerçeklesen usule ilişkin ertelemelerin, Türkiye’deki uzun yargılamaların bir başka önemli nedeni olduğu görülmektedir. Türkiye’de sıradan bir davada, mahkemenin türünden bağımsız olarak, mükerrer ertelemeler ve dava dosyasının bilirkişilere gönderildiği uzun sürelerin olduğu görülmektedir.
Birçok davada, duruşmalar aylarca sonrasına ertelenmektedir. Bu durum, özellikle ceza davalarında sorun yaratabilmektedir, çünkü bu, şüpheli veya sanığın sorguya çekilmeden önce uzun süre tutuklu kalmasına neden olabilmektedir. Komiser’e, bu tür gecikmeler ve verilen aralar nedeniyle birçok kişinin, mahkûmiyet kararının ardından, o zamana kadar tutuklu olarak geçirdikleri süre hesaba katılarak hemen salıverildiği bildirilmiştir. Davaların sık sık kesintiye uğradığı bir ortamda, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde (…) sıklıkla yapıldığı gibi, organize suç ya da terör davalarında birçok sanığın davasının birleştirilmesi uygulaması özellikle kaygı vericidir, çünkü bu uygulama bazı davalarda işlemlerin daha da uzamasına yol açmaktadır.”
“Komiserin daha önce İfade Özgürlüğü Raporu’nda da gözlemlediği gibi, savcıların mesnetsiz davalar da dâhil yargılamanın başlatılması konusunda kendilerini pek kısıtlamadıkları görülmektedir ki bu da bu sorunu şiddetlendirmektedir. Savcıların aynı zamanda davaları eleme, yani hangi davaların kamu adına kovuşturulmak üzere yargı sistemine takınacağını belirlemek gibi bir rollerinin ("kapı tutma işlevi" de denilen rol) olduğunu algılama konusunda, yeni (Türk Ceza Muhakemesi) TCMK’nın kendilerine bu imkânı açıkça sağlamasına (170-175. maddeler) rağmen, bir zorlukları olduğu görülmektedir. Bunun yerine savcıların, özellikle de devlet güvenliği meselelerinin söz konusu olduğuna inanıldığı zaman, davayı mahkemeye taşımayı ve delillerin değerlendirilmesi işini mahkemeye devretmeyi tercih ettikleri bildirilmektedir.”
İstisnaları dışında, gazeteciler bu Raporu haberleştirmedi, Rapor üzerine yazı yazmadı. Eğer gazeteciler bu Rapora hak ettiği ölçüde sütün/cm ayırmak suretiyle haber yapmış olsalardı, bu çok önemli tespitlerden kamuoyu haberdar olurdu.
Türkiye’de adaleti nasıl yönettiklerini bilenler dışında, nasıl yönetilemediğini de toplum öğrenirdi.
Ancak nasıl olsa bu Rapor çok önceden onlara verildiği için, hem Türkiye’de adalete bakanlar ve hem de Avrupa Konseyi’nin adalet işlerine bakanlar zaten ve umarım çok şey öğrendiler.
Bu Raporla adaleti yönetenlerin “yönetim becerileri” ile insan haklarının korunmasındaki “koruma düzeylerini” hep beraber bir kere daha öğrenmiş olduk.
Keşke gazeteciler bu Raporu kamuoyunun bilgisine çok daha geniş biçimde sunmuş olsalardı…
Acaba, içeriği bilinmeyen ama yargının hızlandırılması hakkında hazırlandığı öne sürülen yasa tasarısı “paketi”, aslında Thomas Hammarberg’in bu Raporuna karşılık olarak hazırlanmış ve “işte biz sorunu çözüyoruz ve yargıyı hızlandırıyoruz” yanıtı mıdır? 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Pazartesi, Ocak 09, 2012

ASIL SORUN 250 VE 251


                                                
                                                                                                                                 Fikret İLKİZ

Türk ceza hukuku “panik mevzuatına” geri dönmüştür. Ceza Muhakemesi Kanununun 250, 251 ve devamı maddeleri artık yargıya tam anlamıyla hâkimdir.

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında tutuklama kararı verildi.  Tüm siyasetçiler, politikacılar, Hükümetin üyeleri, Bakan’lar, Hükümetin ileri gelenleri konuşuyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı konuşuyor.

Herkes, hukuk üzerine demeçler veriyor. Hukuktan anlayan ne kadar çokmuş… Masumluk karineleri, suçsuzluklar, üzüntüler, alkışlar, hesaplar, kitaplar ve hukuk havalarda uçuşuyor…

Avukatlar tutuklandığında, gazeteciler tutuklandığında profesörler tutuklandığında bu kadar çok konuşulmadı, tepki gösterilmedi ama “tersinden” konuşanlar pek çoktu… Çünkü onlara göre, onlar “terörist” sayılıyordu. Özel yetkili savcıların bir bildiği vardır, özel görevli mahkemelerde yargılanacaklar, o halde bir şeyler, deliller vardır zaten, anlayışı hakimdi.

Şimdi “silahlı terör örgütü kurmak ve üye olmak” suçlarının konuşulmasına sıra geldi…

Herkes taraf olduğu için, herkes “tutukluluk” üzerinden bir şeylere taraf olarak bir şeyler söylediği için, sonuç olarak Türkiye’nin ceza hukuku sistemi, bertaraf oldu.

Artık Türkiye’de yargı; “tutukluluk hali”, “tutuklama”, “tutuklanırsın”, “tutuklandı”, “tutuklanacak” gibi kelimelerden kurulu bir yapıya dönüştürülmüştür.  

Kısacası, “tutukluluk hali”, tutukludur. Tedbir falan değildir, cezadır ve cezanın infazıdır. 

Artık, yargıda önce kanuna uygun “sorun” yaratılıyor. Sonra yaratılan sorunun çözümü için “demokrasi gereği” davrandıkları edasıyla çözüm üretiyormuş gibi yapılıyor. Daha sonra da buldukları çarenin yarattığı yeni sorunlar üzerinden “siyasetler” sürdürülüyor…

İnsanların “tutuklulukları” üzerine kurulu bir yargı sisteminde; cezaevindeki tutukluların “özgürlükleri” üzerine politika yapılan ülkede yaşamak demek, siz de tutuklusunuz demektir.

Bu durum biraz da sizin ve benim kabahatim! Dün aldırmadığınız tutukluluk hali süren “tutukluların haline”, dün sesinizi çıkarmadığınız avukatların tutuklanmasına, dün tepki göstermediğiniz gazetecilerin cezaevlerine atılmasına, dün profesörlerin tutuklanmasına, dün gençlerin aylarca tutuklu kalmasına, seyirci kalan kim? Sen ve ben, siz ve bizler… 

Daha da vahimi, size ve bize dokunmadığı için aldırmadığınız bir hukuk sistemini, bu gün sorgulamadığınız takdirde; bir gün sizin için ses çıkaracak kimsenin kalmamasına sebep olmayacak mıyız?      

Artık “korkular” üreten, herkese gözdağı veren ve vicdanı olmayan bir hukuk sistemi üzerinden yaratılan sorunlar yargı sistemini bozmuştur ve toplumda panik yaratmaktadır.    

Yargıda demokratikleşmenin sağlanacağı ve hazırlandığı söylenen “paket” tasarılarla tüm sıkıntıların çözüleceği vaat ediliyor ve bekleniyor! Açıklanmayan, ama Bakanlar kurulunda görüşülerek Meclise sevk edileceği beklenen ve adına “paket” denilen, ama gizli tutulan  “tasarılarla” yargıda “demokratikleşme” ve/veya tutuklulukta geçen “uzun süre”ye çözüm bulunacağı rivayet ediliyor…

Şapkadan tavşan çıkacak… Çok beklersiniz!

Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler; Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 29.10.1985 tarih ve 40/32 ve 13.12.1985 tarih ve 40/146 sayılı Kararla onaylanmıştır. (Gemalmaz, M.Semih. İnsan Hakları Belgeleri. Cilt IV. Sayfa 403-413.Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi İstanbul 2000)

“Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler” neden kabul edilmiştir?

Çünkü Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’ne göre; özellikle kanun önünde eşitlik, masumluk karinesi ilkelerini ve kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir yargı yeri tarafından adil ve aleni olarak yargılanma hakkını içermektedir. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar ile Medeni ve Siyasi Haklar Uluslar arası Sözleşmeleri bu hakların kullanılmasını güvence altına alır. Sadece Türkiye’de değil dünya üzerinde bu ilkelerin hayata geçmemesi yüzünden yargı ile bağımsızlık, yargı ile tarafsızlık, yargı ile temel haklar ve özgürlükler arasında ne yazık ki uçurumlar vardır. Bu uçurumların önlenmesi için kabul edilmiştir.

Her ülkede adalet teşkilatının ve adaletin işleyişinin bu ilkelerden esinlenmesi ve bu ilkelere tam olarak gerçeklik kazandırmak üzere gayret gösterilmesi gerekir. Yargısal görevi ifayla ilgili kurulların, yargıçların, bu ilkelere uygun tasarrufta bulunmak amaçları olmalıdır.

Yargıçlar, vatandaşların yaşamı, özgürlükleri, hakları, ödevleri ve malvarlığı üzerinde nihai kararı vermekle görevli olduklarına göre; Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler, tüm Hükümetler, tüm yargı organları ve özellikle adalet adına, hukuk adına hepimiz tarafından, kendi iç hukukumuzda göz önünde bulundurulmalı ve bu ilkelere saygı gösterilmelidir.

Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler’den (5) numaralı ilkeye göre;  “Herkes, önceden konmuş hukuki usullere göre yargılama yapan olağan mahkemelerde veya yargı yerlerinde yargılanma hakkına sahiptir.”  

Türkiye’de CMK 250 inci maddesi ile görevli Mahkemeler yargıya egemendir ve olağan dönemde, olağanüstü görevlidir. Cumhuriyet Başsavcılığının CMK.'nun 250. Maddesi ile Yetkili Bölümü vardır ve daha başından itibaren soruşturmalara egemendir. Yazanlar öyle yazdı, kanunu yapanlar böyle kabul etti.

Bu Mahkemeleri ve Savcılıkları kurma görevi Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nundur. Referandum yapıldı “evet” dediniz…

Özgürlükler, tutukludur. Yargının yargıları, Yargı Bağımsızlığı Hakkında Temel İlkeler’e aykırıdır.  

Aslında bilinerek ve istenerek CMK’nun 250-251 inci maddeleriyle yargı; olağan dönemde “olağanüstü” bir yargı sisteminin egemenliğine terk edilmiştir ve “panik mevzuatına” geri dönülmüştür.  

Sorun buradan başlamaktadır. 

Etiketler: , , , , ,

Pazar, Ocak 01, 2012

BEN AYRIK OTUYUM


Fikret İLKİZ
Ayrık otu, tereler ve maydanozlar… 

26.12.2011’de Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı tarafından Afyonkarahisar’da düzenlenen değerlendirme toplantısında konuşan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, “…terör örgütünün yürüttüğü çalışma sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, gece arka sokaklarda haince pusu kurarak yaptığı saldırılardan ibaret değil, sadece silahlı terör değil. Bunun bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var.” dedi.

Ayaklardan biri, sanatçılar, ressamlar, şairler ve yazarlar (mış)! Terörle mücadele edenlerle, mücadele edenler varmış ve bakın bu mücadeleyi “neyiyle” veriyormuş? 

“Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor. Terörün arkadan dolanarak arka bahçede yürüttüğü faaliyetler ki arka bahçe İstanbul'dur, İzmir'dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Almanya’dır, Londra'dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur. Şimdi dağdaki ile belki kırsaldakiyle mücadeleniz kolay bana göre ama bu arka bahçede ayrık otu ile tereler birbirine karışıyor. Hepsi yeşil renkte görünüyor. Birbirine karışıyor, kimisi zehirli, kimisi faydalı. Hangisinin faydalı, hangisinin zehirli olduğunu ancak yiyince anlıyorsunuz.”
Ayrık otu ile tere otu arasındaki farkı daha kavrayamadan, aradan dört gün geçmemişti, 30 Aralık 2011 sabahı Türkiye bir facia haberiyle uyandı. Şırnak Uludere ilçesinin hemen karşısındaki Irak topraklarında terörist sanılan ve aralarında çocuklarında bulunduğu insanlarımızın üzerine bomba yağdırıldı. 35 ölü… Meğer tütün ve mazot kaçakçılarıymış…

Bu insanlar neden kaçakçılık yapıyor? İş, aş, ekmek ve geçim için… Ucuz mazot karşılığı geçim için kaçakçılık yaparken terörist sanılarak bombalanan hayatlar… Şimdi 35’i ölü. Ölenlerin ölümü, terörle mücadelede “hata” olarak mı yazılacak? Refah içinde olan ve büyüme hızı önlenemeyen(!) Türkiye’nin, önlenebilir ölümler karşısındaki hatalarından biri midir, terörle mücadele edeceğim derken havaya uçurulan hayatlar! Sorumluları kimlerdir? Bu kadar cenaze üzerine, ölümler üzerinden yapılan siyaset ne kadar kolay acaba? 

Dağdaki ile kırsaldakiyle mücadele ne kadar kolaymış…“Özür dileriz, terörist sandık!”…

Öyle ya, terörle mücadele edildiğine göre, “tere otları” ile “maydanozlar” konuşacak sadece. 

Yazarlar ve gazeteciler, bu faciayı yazarsa, şairler genç ölümlere ağıtlar dizerse, ressamlar bombalanan hayatların resmini yaparsa, onlar ayrıkotlarıdırlar. Zararlı ve zehirdirler!

Bir ön bahçe var, ama daha tarifi yapılmadı. Bir de arka bahçede yetişen ve birbirine karışan ayrıkotları, tere otu ve maydanozlar… Bazıları zehirliymiş ve yenilince anlaşılıyormuş… 

Birbirine karışan otlar hangileriymiş ve zehirli mi miymiş?   
Ayrık Otu, (Ayrık kökü. Agropyrum repens)  yabanidir ve aslında faydalı otsu bir bitkidir. İçerisinde potasyum, demir ile A ve B vitaminleri bulunur. Vücudu kuvvetlendirir, kanı temizler, ateşli hastalıklarda hastayı rahatlatıcı etkisi vardır. İdrar söktürücüdür, böbrek iltihaplarını giderir, kum ve taşları düşürmeye yardımcı olur. Prostata karşı koruyucudur. Deri hastalıklarına karşı da faydalıdır. Romatizma ve gut şikâyetlerini azaltıcı etkisi vardır. Hatta ruhani rahatsızlıklara bile iyi gelir (Bazılarına tavsiye olunur!). Nesi zararlı ki?  
Tere (Lepidium sativum), turpgiller (Brassicaceae) familyasından, yaprakları salata olarak yenen baharlı bir bitki türüdür. Vücuttaki yağ yakımını hızlandırır. İnce yaprakları pişince acılaştığı için çiğ yemek gerekir. Ayrıca içinde birçok vitamin barındıran bir bitkidir. Anadolu'da bolca yetişir. Karaciğere faydalıdır. Sigaranın zararlarını azaltır. Birçok insan yer ve sever… Ama ayrık otundan daha az yararlı olduğu anlaşılıyor… 

Maydanoz (Petroselinum crispum), maydanozgiller familyasından yeşil renkli, damarlı bir bitkidir. Yaprakları baharat olarak kullanılır. Ağustos-Eylül ayları arasında, beyaz renkli çiçekler açan, kazık köklü, 30-100 cm boylarında, iki yıllık otsu bir bitkidir ve özel kokuludur. Meyvelerinin içeriğinde uçucu bir yağ ile apiin adlı bir glikozit vardır. Kökünde, biraz uçucu yağ, müsilaj ve apiin vardır. Yaprakları, kökü ve meyvesi kullanılır. Ayrıca maydanoz suyunun ödemleri atmada çok etkili olduğu bilinmektedir. (Wikipedia)
“Önce o arka tarafı ayırt etmekte neticede zorlanıyoruz. O ayırt etmekteki zorluktan yararlanarak 'ben de maydanozum, ben de iyi otum, ben iyi iş yapıyorum' diyor. (…)
Acaba, “arka tarafı ayırt etmek” için bu kadar zorlanacak ne var? Otları, saydık işte. Ne yapmak lazım(mış)!

“Ne diyorlarsa tersine çevirmek lazım. Ben böyle buldum bunların niyetlerinin ne olduğunu, dünyalarının ne olduğunu. İyi dedikleri her şey kötüdür, kötü diyorlarsa iyidir. 'Barış' diyorlarsa orada savaş vardır. 'Demokrasi' diyorlarsa orada zulüm vardır. 'İnsan' diyorlarsa orada insana yönelik tuzak vardır. 'Sevgi' diyorlarsa kin ve nefret vardır. Ne diyorlarsa tersidir. Tersten okuyunca onların düzü anlaşılır.” (http://www.cnnturk.com

Şair, şiir yazınca, ölümlere ağıt yakınca, ressam bombalanan hayatların resmini yapınca, makale yazarı makalesini yazınca, tersine çevirmek lazımmış! Çünkü terörün yeni tarifine göre; “ben maydanozum” veya “ben otum” diyenlere inanmamak lazım(mış)! Çünkü onlar barış derse “savaş”, demokrasi diyorlarsa “zulüm”, sevgi diyorlarsa “kin ve nefret vardır” demeye getirmiş İçişleri Bakanı…

Yazılanları okuduğunuzda, halktan biri olarak böyle anlamanız mümkün müdür? Ben öyle anlamıyorum. O halde ben saydığım şifalı bitkilerden suda kaynatıp her sabah aç karnına içmeliyim, iyi gelir.  

Ama galiba ben bu otlardan sadece birisine benziyorum. Ben ayrık otuyum…

Beni “yeseniz” bile zararım değil yararım olur.  Ne yazarsam tersinden anlamayın ey tere otları, ey maydanozlar! Sizler de iyi otlardansınız. Ama derdim tereler ve maydanozlar değil. Ben yazıları ve şiirleri okurum, resimlere bakarım…

Bilinsin isterim, terör yaratmak için değil; belki cahillik bile giderir, zihin açar, eğer kaynatılıp her sabah aç karnına içilirse ayrık otları… 

Etiketler: , , , , ,

Pazar, Aralık 04, 2011

BİZ AŞAĞIDA İMZASI BULUNANLAR VE SAYIN TANİLLİ


Fikret İLKİZ

Aydınlanmanın, insan haklarının ve demokrasinin savunucusu hocamız Server Tanilli’yi kaybettik. Yolumuzu aydınlatan bir bilim insanının, bir bilgenin hepimize örnek hayatının altında Sayın Server Tanilli’nin imzası vardır.

İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler akademisi Şişli İktisadi ve Ticari İlimler Yüksek Okulu öğretim üyeleri tarafından “Doç.Dr. Server Tanilli’nin “Uygarlık Tarihi” isimli eserinin ders kitabı olarak okutulmasının ne kadar yararlı olacağı konusundaki kararın altında Prof.Dr. Reşat Kaynar, Prof.Dr. Süleyman Barda, Prof.Dr, Vakur Versan imzaları vardır (22 Mayıs 1973).

Doç.Dr. Server Tanilli imzalı “ Uygarlık Tarihi Ders Notları” aydınlanmanın, kilometre taşlarındandır.

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü, İstanbul Cumhuriyet Savcılığının 3.4.1975 tarih ve 1975/88 Mv. sayılı yazısı üzerine “Uygarlık Tarihi” adlı ders notlarında komünizm propagandası yaptığı, öğrencileri Marksist eylemlerde teşvik ve tahrik ettiği ihbar ve iddialarını araştırmak üzere Sayın Prof.Dr. Nurullah Kunter”i soruşturmacı tayin eder. Bu yazının altında Rektör Prof.Dr. Haluk Alp imzası vardır.

Bu dosyada Server Tanilli’nin kitabı hakkındaki bilinmeye değer görüşü” ile “…Ceza Kanunu’nun 142 inci maddesinde öngörülen bir suç hür demokratik düzen aleyhine işlenmesi ve Devlet Güvenliğini doğrudan doğruya ilgilendirmesi sebebiyle (…) gereği yapılmak üzere” dosyanın İstanbul DGM’ye gönderilmesine “karar” verilen 22.09.1975 tarihli yazının altındaki imza Soruşturmacı Prof.Dr. Nurullah Kunter’e aittir.

Prof.Dr. Nurullah Kunter imzalı yazıya göre kitapta komünizm propagandası yapılmıştır.

Yine bilinmeye değer olan Sayın Tanilli hakkında komünizm propagandası yapıldığı iddiasıyla dava açan iddianamedir.  “Ders notlarını bütünüyle inceleyen, tetkikle görevli Prof.Dr. Nurullah Kunter’in Karar Raporu ise ilmi açıdan doyurucu ve detaylı görülmüş olup, ilmi değeri olduğundan şüphe götürmeyen bu rapordan sonra bir bilirkişi tetkikatına dahi lüzum görülmemiştir” görüşüyle aynen katıldıkları Sayın Profesörün kararından aldıkları pasajlarla yazılan iddianame altında Sayın Taylan A. Erimer (Hâkim Kd. Binbaşı İstanbul DGM Cumhuriyet Savcı Yardımcısı) imzası vardır.

Bu yazıda imzası bulunan ben, bir zamanlar için “ne yapalım o zamanlar öyleydi” diyenlere diyorum ki; hayatlarınızdan çekildikten sonra çağınıza ve bu topluma karşı olan sorumluluğunuzu nasıl yerine getirdiğinizi anlatan görüşleriniz ve altındaki imzalarınızdır.
Sizden geriye kalan hayat, bundan ibarettir.
Bu dosyada bulunan “anılmaya değer” bir görüşe göre; “Uygarlık Tarihi” adlı eserin, propaganda unsuru taşımadığını belirten beş bilim insanı profesör ise incelemeleri şöyle bitiriyordu:  “Sözlerimize son verirken, Türkiye’mizde anlamamakta hala ısrar edilen şu önemli noktayı bir kez daha vurgulamak istiyoruz: Olayları bilimsel şekilde açıklama çabası ile TCK. M. 142 arasında hiçbir bağıntı yoktur. Bu yol bir kere açılırsa, sosyal bilimlere mensup hiçbir bilim adamı, sosyal olayları açıklamaya cesaret edemeyecek ve bizzat bu olay Türkiye'de ilmin gelişmesini önleyecek ve bu açıklamalar yapılmış olsaydı alınacak politik tedbirlerin gecikmesine yol açacaktır. Bundan zarar görecek olan da toplumun kendisi olacaktır. Diğer yandan, bir üniversite öğretim üyesi, bilimsel yöntemler karşısında dilediği biçimde seçim yapmakta özgürdür. Bilimsel objektiflik açısından eleştiriye açık olan taraf, seçilen yöntem değil, yöntemin uygulanmasının başarı derecesi olabilir ki, bu konu da yargı mercilerinin değil, akademik çevrelerin işidir” (16 Mart 1976). Bu bilimsel görüş altında ise; Prof. Macit Gökberk, Prof.Dr. C.O Tütengil, Prof. Dr. Berna Moran, Prof.Dr. Nuri Karacan ve Prof.Dr. Öztekin Tosun imzaları vardı.  
               
30 Eylül 1976 tarihinde Doç.Dr. Server Tanilli İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde yaptığı savunmada…

Doğrudur veya yanlıştır, taraftar olunur veya olunmaz, bir bilim adamı olarak kabul ettiğim metot, görüş ve düşüncelerimden dolayı kime karşı sorumluyum? Yaşadığım çağa ve topluma karşı. 


Ya Mahkemelere? Asla. (…) Bilim adamı, seçtiği metoddan dolayı yaşadığı topluma karşı da sorumludur. Bilim adamının mahkemelere karşı sorumluluğu var mıdır? (…) Hayır. Bilim adamı, bilimsel görevini yerine getirirken, mahkemelere karşı hesap vermez. Böyle bir yol tutulursa, o toplumda hem bilim ilerleyemez, hem de tarihte çok acı örneklerini gördüğümüz büyük yanlışlıklar yapılmış olur mahkemelerce; giderek, adalet ağır yaralar alır.”

İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama sonunda  “anılmaya değer” bir beraat kararı verdi (1977/294 Esas, 1978/62 Karar ve 31.03.1978 tarihli karar). Kararın altında Başkan Yargıç Naci Tanverdi, Üye Yargıç Lamia Onat, Üye Yargıç A.Nuran Tosun’un imzaları var.

Bütün bu yazılanlar kitap oldu (Bir Bilim Adamının Savunması. Emin Değer. Birinci bası Eylül 1978.  Geliri ise Tanilli’nin tedavisi için açılan fona yatırıldı.

Server Tanilli’nin “Uygarlık Tarihi” ders notlarında ileri sürülen düşünce ve tahlilleri aynen paylaşıp paylaşmadıkları meselesinden ayrı olarak;  “…bu bilimsel eseri kendi eserimizcesine imzalamayı demokrasinin düşün ve bilim özgürlüklerinin ve akademik özgürlüklerin savunulması adına görev biliriz” diyen 774 aydın, Tanilli’nin yargılanmasını kınayan ve 21 Mart 1976 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir bildiri imzaladılar.
Bu bildirinin girişinde; “Biz aşağıda imzaları bulunan kişiler, demokrasinin ve özgürlüklerin savunulmasında ortak sorumluluğumuz olduğu inancıyla,” yazıyordu.
Sayın Prof.Dr. Server Tanilli, ışıklar içinde yat.  

Pazar, Ekim 30, 2011

DEVLETİN DEPREM SORUMLULUĞU


Fikret İLKİZ 


Gelişme hakkı, bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerinin tam olarak gerçekleştirildiği ve bu hak vasıtasıyla her bir insanın ve bütün halkların ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal gelişmesine katılma, bunlara katkıda bulunma ve bunlardan yararlanmaya hak sahibi olduğu devredilmez bir insan hakkıdır. 


İnsanlar, sürdürülebilir gelişme hakkının sağlanması için doğa ile uyumlu şekilde sağlıklı ve üretken bir yaşama hak sahibidir. 


Deprem nedeniyle meydana gelen ölümlerden dolayı kim sorumludur? 


Devlet, sorumludur. 


Devletin sorumluluğunun, bütün kazalar ve doğal afetler için genişletilmesi doğru mudur? 


Nükleer santralde veya mühimmat fabrikasındaki patlamalardan sonraki olaylarda veya bir tsunami felaketinden dolayı Devletlerin potansiyel olarak yaşam hakkını ihlal edebileceğini mi düşünmeli miyiz?   


Ne olursa olsun, AİHS’nin 2. maddesinde yer alan yaşam hakkının yorumunda, bireylerin yaşam hakkının etkili olarak korunması amacı temel ilkedir. 


Devletler, yaşam hakkının korunmasındaki sorumluluklarının “dar” yorumlanması gerektiğine inanırlar. 


Oysa Devletler bireylerin yaşamlarının korunmak amacıyla, kazalar ve felaketlerde dâhil olmak üzere “ölmelerini engellemek”  için kendilerinden beklenen “tüm önlemleri” almalıdır. Örneğin, eğer gübre fabrikasından yayılan zehirli atıklardan veya nükleer denemelerden dolayı kişilerin yaşamları tehlikeye girerse, sorumluluğu devletindir. Çünkü Devletler, egemenlik yetkileri içinde bulunan kişilerin yaşamlarını korumak için gerekli önlemleri almak konusunda pozitif bir yükümlülük yüklenmiştir. 


Bu yüzden, hayati tehlike içeren koşullar yüzünden insanların karşı karşıya kalacağı riskin ne zaman gerçekleşebileceği konusundaki belirsizlik, (tıpkı depremin ne zaman olacağı belirsizliği gibi) olası bir felaket karşısında ve sonrasında bu tür hayati tehlikeli koşulların ortaya çıkışında payı olan kişilerin statüsü dikkate alınmalıdır. Bu kişilere atfedilen eylem veya ihmalin kasıtlı olup olmadığı belirlenmelidir. Bütün bu olgular inceleme sırasında Devletlerin Sözleşmenin 2. maddesi bakımından taşıdığı sorumluluğu belirlemek amacıyla göz önünde bulundurulmalıdır.  


Sözleşme’nin 2. maddesi bakımından Devletlerin pozitif yükümlüğü, insan yaşamını korumak amacıyla bütün uygun tedbirleri ve önlemleri almak, özellikle insan yaşamına karşı oluşan potansiyel riskin düzeyi hesaba katılarak gerekli düzenlemeleri yapmaktır. Örneğin konutlar için ruhsat verme, yaşanabilir bir çevre kurma, tesisleri risklerden arındırarak işletme, yapıların ve çevrenin güvenliği sağlama ve gözetim altında tutma, imara aykırı yapıları yıkma gibi, çevreyi mutlaka koruma gibi düzenlemeler ihmal edilemez. Dolayısıyla deprem ve benzeri felaketler yüzünden var olan ve sonra ortaya çıkan, işin doğasındaki risklerle yaşamları tehlikeye giren vatandaşların etkili bir biçimde korunmaları için devlet ilgili herkesi pratik tedbirler almaya zorlamalıdır.


Anımsayın… 28 Nisan 1993’de Ümraniye’de şehir çöplüğündeki patlamadan doğan toprak kayması sonucu çevredeki gecekondu sahiplerinden M.Öneryıldız’ın evinin yıkılması nedeniyle aile üyelerinden dokuz kişinin ölmesi çok acı bir dramdı. Yoksulluk içinde çöplük kıyısında yaşayan insanların ölümü bir dizi davaya neden olmuştu. Yaşam hakkının ihlal edildiği iddiasına karşılık AİHM önündeki Devlet savunmaları, hiçte inandırıcı olamadı. 


Hatta genel imar sorunları karşısında güçsüz olduğumuz ve ortaya çıkan yasal tedbirlerin uygulanmasında belirsizlik yaratan uygulamalarımız nedeniyle daha da kötüleşen durum ve Ümraniye’deki ruhsatsız yapıların yıkılmaması/yıkılamaması hali yüzünden, Devlet görevlilerinin bu insanların maruz kaldıkları acil ve bilinen risklerden korumak için hiçbir önlem almadıkları sonucuna varılarak Türkiye, AİHM önünde yaşam hakkının ihlalinden mahkûm oldu. ( Karar Sıra no: 4806, Tarih: 30.11.2004, Başvuru no: 48939/99)   
  
AİHM’ sinin Ümraniye çöplüğünün patlaması yüzünden oluşan toprak kayması nedeniyle ölenlerle ilgili Öner Yıldız /Türkiye Büyük Daire Kararının yeniden okumak gerekiyor. 


İnsan yaşamı, olası tüm felaketler ve potansiyel riskler dâhil korunmalıdır. Bu bir görevdir ve sorumlu olan devletin pozitif yükümlülüğüdür. 





Etiketler: , , , ,

Pazar, Ekim 09, 2011

ALTERNATİF MEDYA ŞENLİĞİ- 16 Ekim 2011


Yeşil Gazete- Alternatif Medya Şenliği düzenledi...
Şenlik Programı:

•             11:00 – Şenlik başlangıcı: standlar
•             12:00-13:15- Medya Okuryazarlığı (Moderatör: Nadire Mater)
•             13:30-14:45- Yeni Medya Düzeni (mi?) (Moderatör: Tolga Çevikel)
•             15:00-16:15- İnternet Sansürü (Moderatör: Avniye Tansuğ)
•             16:30-17:45- Medyada Nefret Söylemi (Moderatör: Yasemin İnceoğlu)
•             18:00-19:15- Dijital Aktivizm (Moderatör: Alper Akyüz ve Erkan Saka)
•             20:30- Konser: Serbest Radikaller
* ve Şafak Yüreklik ve Bülent Develi’den Sokak performansları

Ayrıntılı bilgi Şenliğin FaceBook sayfasında!
Şenlik web sitesi: http://alternatifmedyasenligi.wordpress.com/

Etiketler: , , ,

KİŞİSEL VERİLER VE GAZETECİLER



               Av. Fikret İLKİZ

Yaklaşık bir yıldır arada bir yazdığımız konu yeniden gündeme gelecek.

Avrupa Konseyi'nin 1981’de imzaya açtığı 108 sayılı Otomatik Olarak İşlenen Kişisel Veriler Bakımından Bireylerin Korunması Hakkında Sözleşme Türkiye tarafından imzalanmıştır, ama onaylanamamıştır. Çünkü bu Sözleşme'nin onay kanununu çıkarabilmek için Türkiye’nin iç hukukunda öncelikle bu Sözleşmeye uygun bir “kanun yapma” şartı var.

Türkiye kişisel verilerin gizliliğini koruyacak bir kanunu henüz kabul etmemiştir. Yıllardır Türkiye hakkındaki İlerleme Raporlarında bu “eksiklik” yazılıdır. En son hazırlanan "Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı"  2008 yılından beri gündemdedir.

Hatta bu tasarı kanunlaşmadan “kişisel verilerin korunması”, en son 5982 sayılı Kanunla (13.05.2010 Resmi Gazete) değiştirilen Anayasa’nın "Özel Hayatın Gizliliği" hakkındaki 20. Maddesine eklenen bir fıkra ile anayasal bir hak haline gelmiştir.

Anayasaya göre, artık herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir. Bu hak; kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsamaktadır. Kişisel veriler, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebilir. Kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usuller ise kanunla düzenlenecektir.

Bir türlü çıkamayan kişisel veriler hakkındaki kanun çalışmaları hızlandı.

Eski Tasarıda kişisel verilerin işlenmesinde kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı ile temel hak ve özgürlüklerinin korunması ve kişisel verileri işleyen gerçek ve tüzel kişilerin uyacakları esas ve usullerin düzenlenmesini amaçlanmıştı.

Yenisi ne olur bilinmez… Ama eğer eskinin tekrarı yeniden gündeme gelirse 2008 yılında hazırlamış olan kanun tasarısı "gazeteciler" için bazı sakıncalar ve tehlikeler içeriyordu. Hak olarak kişisel verilerin korunması Anayasada yer almasına rağmen, geçmiş yasama döneminde kalan Tasarı gizliliği korumuyor, kişisel verilerin kişinin rızası dışında işlenmesini sağlıyordu.

Eski Tasarıda "Kişisel Verileri Koruma Kurulu" kurulması vardı. Eğer yeniden getirilirse; bu Kurula öğretim kurumlarında en az on yıl öğretim üyeliği yapmış veya özel veya kamu hizmetinde en az on yıl fiilen çalışmış olanlar arasından, altı yıl süreyle görev yapmak üzere 7 kişi seçiliyor. Kurulun yetkilerini bağımsız olarak kullanması söz konusuydu. Hatta hiçbir organ, makam, merci ve kişi Kurulun kararını etkilemek amacıyla emir ve talimat veremeyecekti. Kurulunun üyelerini ve Kurul Başkanını, Bakanlar Kurulu seçecekti. Bu durumda eski Tasarıya göre Başbakanlığa ve Bakanlar Kuruluna bağımlılığı olan bir Kurul daha kurulması hedeflenmişti.

Eğer yeni Tasarıda aynı düzenleme korunursa, bağımsız olmak bir yana kurulacak Kurul "yürütmeye" bağımlı olacaktır.
Gerçi günümüzde artık yürütmeye bağımlı olmayan bir Kurul kalmamış olsa bile; en az bağımsız ve özerk kurullar kadar önemli olan bir başka sorun daha kapıdadır. Çok daha sakıncalı olan böyle bir yapılanma bakımından "gazetecilik amacıyla veri işlenmesi” adı altında, gazetecilerin ellerindeki verilerin gazetecilik amacıyla işlenip işlenmediğinin denetimi yolu açılacaktır. Bu amaç kim tarafından ve nasıl belirlenecektir?

Önceki Tasarıda olduğu gibi "kişisel verilerin işlenmesi bakımından mesleki davranış kuralları" eğer kurulacak  "Kurul" tarafından belirlenecek olursa; gazetecilerin kendi meslek örgütleri tarafından belirlenmiş meslek kuralları veya etik ilkeleri artık yürütmeye bağımlı bir Kurul tarafından belirlenecek demektir. En sakıncalı düzenlemelerden birisi de budur.  Gazetecilerden ve onların meslek örgütlerinden, kendi meslek ilkelerini bu Kurul kararları ile “uyumlu hale” getirmeleri istenirse, bu nasıl olacaktır?

Eski Tasarıda yayın yoluyla kişilik hakları ihlal edilenlerin Kurula şikâyet etme hakkı tanınmıştı. Şikâyetçi kişi bakımından telafisi güç veya imkânsız bir zararın doğması ihtimali bulunursa, Kurul'un "geçici önlemler almak" – ne demekse- dâhil, karar verme yetkisi vardı. Kurul nasıl bir "geçici önlem kararı” alacaktır ve karar medyada nasıl uygulanacaktır?

Bütün bu düzenlemeler önceki Tasarıda yer aldığına göre, yeniden gündeme gelecektir.

Yıllardır söylediklerimizi tekrarlarsak, kişisel verilerin gizliliğini korumak adına getirilmesi düşünülen denetimle, gazetecilerin ve kamuoyunun haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkı bir kere daha sınırlandırılacaktır.

Olabilecekleri ve karşılaşılacak sorunları tekrar tekrar yazarak anlatmaya çalıştığımız, sadece gazetecilerin basın özgürlüğünün sınırlandırılacağı ve medya üzerinde bir denetim sistemi daha yaratılacağı endişesi yanında, asıl önemli olan; herkesin kişisel verilerinin gizliliğinin ortadan kalkacağı tehlikesidir.

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Pazar, Ağustos 07, 2011

İnternet için ihtisas mahkemeleri geliyor / Türkiye / Radikal İnternet

NAOTA KAN ÖRNEK OLSA



                                                                                                                      Fikret İLKİZ

İkinci dünya savaşının sona erdirmek amacıyla ABD, 66 yıl önce Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atınca Japonya kayıtsız şartsız teslim olmuştu.

6 Ağustos 1945 günü atılan atom bombası yüzünden Hiroşima kül oldu. Dünyaya barış, atom bombası ve kül ettiği insanların ölümü ile geldi.  

Dünya tarihine nükleer saldırıya maruz kalan ilk şehir olarak geçen Hiroşima’daki Barış Mezarlığında atom bombasının atıldığı 6 Ağustos günü saat 08.15’de yapılan törene Japonya Başbakanı Naoto Kan katıldı. Başbakan, başlarını öne eğerek saldırıda hayatlarını kaybedenleri ananlara yaşanan dehşetin bir daha tekrarlanmayacağı sözünü tekrarlamış.

Oysa yaşamlarını atom bombası yüzünden yitiren insanların önünde saygı ile eğilen insanların sayısı yıllar geçtikçe azalıyor. İnsanlar, yıllar önce yaşanan dehşeti ve ölümün getirdiği barışı unuttu.

Dünya nükleer saldırıda ölenleri unutuyor. Geçen zamana yenik düşen dehşetin unutulduğu coğrafyalar üzerinde savaşlar hüküm sürüyor… Devlet başkanları vatandaşların üzerlerine tanklar gönderiyor, bombalar yağdırıyor… Artık atom bombasına gerek bile yok. Barış, kalıcı olmaktan süratli uzaklaşıyor. İnsanlığın kazancı olan yüzyılın belgesi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi neden kabul edilmişti? Unuttuk, hatırlanmıyor bile…

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı olduğu sırada nükleer güç karşıtı çalışmalarından dolayı 2005 yılı Nobel Barış Ödülü verilen hukukçu Muhammed El Baradey, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının yol açtığı felaketleri anımsatan konuşmasındaki "zamanın, dünyanın nükleer silahların ne kadar yıkıcı olduğunu unutmasına izin vermemesi gerektiğini" ifade eden sözleri yıllardır önemini koruyor.

Nükleer silahlar ortadan kaldırılmalıdır. Hiroşima’nın en büyük öğretisi budur.

Sadece nükleer silahlar mı?

Peki ya nükleer santraller?

Japonya 2011’de nükleer santralde yaşanan sızıntı ile sarsıldı. Hiroşima ve Nagazaki’deki kayıplarını anma gününde nükleer gücün çok yönlü etkisiyle yüzleşti Japonya…

Japonya geçmişte atom bombası karşısında yaşanan çaresizliğin yarım asır sonra yeniden ve nasıl hortladığına tanık oldu. Atılan atom bombası değildi ama deprem sonrası yaşanan felaketin baş sorumlularından birisi de kendi kendilerine yarattıkları enerji politikalarıydı.

Bu yıl Japonya'da 11 Mart 2011 günü yaşanan deprem ve sonrasında Fukuşima Nükleer Enerji Santralinde ortaya çıkan nükleer sızıntının yol açtığı felaket üzerine, Hiroşima'da düzenlenen törende görüşlerini dile getiren Başbakan Kan; ''Nükleer gücün güvenli olduğu efsanesi hakkında ciddi şekilde düşüneceğim, kazanın nedenleri ve güvenliği sağlamak için esaslı tedbirler alınmasıyla, nükleer enerji santrallerine olan bağımlılığın azaltılması konularında tam bir inceleme yapacağım ve nükleer santrallere ihtiyaç duyulmayan bir toplumu amaçlayacağım'' diye konuştu.

Dahası konuşmasında “Nükleer enerjinin güvenli olduğu efsanesine inandığım için derin bir üzüntü duyuyorum'' dedi.

Bu sözlerin gerçekleşeceği bir dünyayı umut etmek herkesin hakkıdır. Ne yazık ki Japonlar dünyada ilk defa nükleer silahla yok edilen bir ulusa mensup oldukları gibi, Çernobil’den sonra ilk defa nükleer sızıntı karşısında çaresizliğin dehşetini yaşadılar. Dünya, tedirgin oldu ve etkileri geçmiş değil.

Artık herkes “yaşanabilir bir dünya” isteminin insan hakkı olduğuna inanıyor.  

Dünyanın tanık olduğu bunca felaket karşısında Türkiye’de nükleer santrallerin kurulmaması ve insanların yaşamı nükleer enerji politikalarına feda edilmemesi gerekir.  

Yanı başında savaşların hüküm sürdüğü bir coğrafyanın fay hattı üzerindeki Türkiye’de nükleer enerjinin güvenli olduğu efsanesine inanmaktan vazgeçmemiz için en iyi örnek Japonya Başbakanıdır.

Keşke sizin Başbakanınız dâhil, bütün ülkelerin başbakanları nükleer santrallere ihtiyaç duyulmayan bir toplum isteseler, tıpkı Japonya Başbakan’ı gibi.